Son günlerde komedyen Deniz Göktaş hakkında yürütülen soruşturma ve uygulanan tutuklama tedbiri, kamuoyunda yalnızca mizahın sınırlarını değil, ceza muhakemesinin en temel kurumlarından biri olan tutuklama tedbirini de yeniden tartışmaya açtı. Olayın maddi vakıaları ve isnat edilen suçun unsurları elbette yargı mercilerinin değerlendirmesine tabidir. Ancak bu tür dosyalarda asıl tartışılması gereken husus, belirli bir kişinin haklı ya da haksız olması değil, tutuklama tedbirinin hangi şartlarda uygulanabileceği ve bu tedbirin gerçekten gerekli olup olmadığıdır.
Ceza muhakemesinde tutuklama bir ceza değildir. Hatta kanun koyucu, kişi özgürlüğüne en ağır müdahalelerden biri olması nedeniyle bu tedbiri istisnai bir koruma tedbiri olarak düzenlemiştir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 100. maddesi uyarınca yalnızca kuvvetli suç şüphesinin varlığı tutuklama kararı verilmesi için yeterli değildir. Bunun yanında kaçma şüphesinin, delilleri yok etme veya değiştirme ihtimalinin, tanık ya da mağdur üzerinde baskı kurulabileceğine ilişkin somut olguların da bulunması gerekir. Kısacası tutuklama, soruşturmanın sağlıklı yürütülmesi için zorunlu olduğu ölçüde başvurulabilecek bir tedbirdir.
Bu yaklaşım yalnızca Ceza Muhakemesi Kanunu'nun değil, Anayasa'nın 19. maddesinin ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. maddesinin de doğal sonucudur. Esas olan kişinin yargılanırken özgürlüğünden mahrum bırakılmaması, koruma tedbirlerinin ise ancak daha hafif yöntemlerin yetersiz kaldığı durumlarda uygulanmasıdır. Bu nedenle adli kontrol gibi daha hafif tedbirlerle ulaşılabilecek bir amacın tutuklama yoluyla gerçekleştirilmesi, ölçülülük ilkesi bakımından her zaman tartışmaya açıktır.
Somut olay bakımından kamuoyunda en fazla tartışılan hususlardan biri de kaçma şüphesidir. Basına yansıyan bilgiler çerçevesinde Deniz Göktaş'ın yurt dışında bulunduğu sırada soruşturmadan haberdar olmasına rağmen kendi iradesiyle Türkiye'ye dönerek adli sürece katıldığı anlaşılmaktadır. Elbette bu olgu tek başına tutuklama kararının hukuka aykırı olduğu sonucunu doğurmaz. Ancak Ceza Muhakemesi Kanunu'nun aradığı kaçma şüphesinin değerlendirilmesinde, kişinin soruşturmadan kaçmak yerine kendi isteğiyle ülkeye dönmüş olması göz ardı edilmemesi gereken önemli bir vakıadır. Koruma tedbirlerinin uygulanmasında mahkemelerin yalnızca aleyhe değil, lehe olan somut olguları da birlikte değerlendirmesi hukuk devleti ilkesinin bir gereğidir.
Dosyanın bir diğer dikkat çekici yönü ise sosyal medyada yürütülen tartışmalardır. Özellikle X platformunda yapılan paylaşımların bir kısmı, henüz hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmayan bir kişinin hedef gösterilmesine ve kamuoyu nezdinde peşinen suçlu ilan edilmesine varan bir atmosfer oluşturmuştur. Oysa ceza muhakemesi sosyal medya platformlarında değil, bağımsız ve tarafsız mahkemeler önünde yürütülür. Kamuoyunda oluşan tepki, yoğun eleştiri ya da destek, koruma tedbirlerinin uygulanmasına ilişkin hukuki ölçütlerin yerine geçemez. Aksi hâlde yargı kararlarının hukuki gerekçeler yerine toplumsal baskıyla şekillendiği yönünde ciddi bir algı oluşur ki bu durum hukuk devleti açısından son derece sakıncalıdır.
Bu dosyanın ifade özgürlüğü bakımından da ayrı bir önemi bulunmaktadır. Demokratik toplumlarda ifade özgürlüğü yalnızca toplumun benimsediği veya rahatsızlık yaratmayan düşünceleri değil, sert, sarsıcı, rahatsız edici ve kimi zaman ağır eleştiri niteliği taşıyan açıklamaları da koruma altına alır. Stand-up gösterileri ise doğası gereği abartı, ironi ve mizah üzerine kuruludur. Elbette ifade özgürlüğü sınırsız değildir. Şiddeti teşvik eden, nefret söylemi oluşturan veya başkalarının temel haklarını ihlal eden ifadeler hukuki sorumluluk doğurabilir. Ancak bir ifadenin suç oluşturup oluşturmadığına ilişkin değerlendirme ilebu ifade nedeniyle kişinin özgürlüğünden yoksun bırakılmasının gerekli olup olmadığı birbirinden tamamen farklı meselelerdir.
Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarında da tutuklamanın peşin cezalandırma aracı veya kamuoyu tepkisini yatıştırma yöntemi olarak kullanılamayacağı açıkça vurgulanmaktadır. Tutuklama, yalnızca muhakemenin sağlıklı yürütülmesini güvence altına almaya hizmet eden istisnai bir koruma tedbiridir. Koruma tedbirlerinin uygulanmasında esas alınması gereken ölçüt, kanunda öngörülen şartların somut olay bakımından gerçekleşip gerçekleşmediğidir.
Deniz Göktaş dosyası nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, bu soruşturmanın hukuk açısından hatırlattığı temel gerçek değişmeyecektir: Tutuklama, suç isnadının doğal sonucu değildir. Her olayda ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken, somut olgularla gerekçelendirilmesi zorunlu olan istisnai bir koruma tedbiridir. Hukuk devleti de tam olarak bu noktada sınanır. Bugün tartışılan dosya değişebilir; değişmemesi gereken ise kişi özgürlüğünü koruyan anayasal güvenceler ve bu güvencelerin istisnası olarak düzenlenen tutuklama tedbirine gösterilecek hukuki hassasiyettir.
Av. Deniz Ali İlkem Demir
Çok Okunanlar
Özgür Özel yeni partinin adını ilk kez açıkladı!
Gözaltındaki avukat Ece Güner’in ifadesi ortaya çıktı
Memurların 14 günlük maaş farkı hesaplandı
Haluk Levent'in emniyetteki ifadesi ortaya çıktı
Hemşire kılığına girip bebek kaçırmaya çalışan şüpheli adliyede
'Ceddin Dede'yle karşıladık da sonuç?!
Bir temmuz gecesi
Kayıp ihbarından vahşet çıktı: Babasını parçalayıp tuvalete gömmüş
FETÖ'nün 15 Temmuz'u: Farz-ı kifaye
Küreselleşme komada