“Sıkı lider” Putin’in yaldızları dökülürken

Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin, Ukrayna’ya karşı açtıkları savaştan bu yana ilk kez bir Batılı gazeteciyle söyleşi gerçekleştirdi. ABD’de, Joe Biden yönetimine mesafesiyle bilinen ünlü sunucu Tucker Carlson, bizzat Moskova’ya giderek Putin’le görüştü. 6 Şubat günü gerçekleştirilen iki saati aşkın bu uzun söyleşi, Carlson’ın internet temelli kişisel hesaplarından Türkiye’ye göre 9 Şubat’ın ilk saatlerinde yayımlandı.

Aslına bakılırsa, söyleşi Putin’den ziyade Carlson’ın ya da belki Carlson’ın, başta Donald Trump, yakın olduğu Amerikan siyaset çevrelerinde bir kesimin işine daha çok yaramış görünüyor. Carlson’ın kişisel kazanımı açık. Kendisiyle uzun süredir Batı’dan herhangi bir gazetecinin söyleşmediği bir devlet başkanıyla böylesine dikkat çekici bir söyleşiyi gerçekleştirebilmiş olması bile Carlson’ı küresel düzeyde çokça konuşulur kılmaya yetti.

ABD’deki kimi siyasî çevrelerin, Trump’ın başkanlık döneminde iyice temayüz eden bir kesimi açısından ise bazı olguların Amerikalılara Putin eliyle birinci ağızdan aktarılarak Amerikan kamu kanaatinin belli bir yönelim içine sokulması da bir kazanım olarak görülüyor olabilir. Söz konusu kesimlerce, genel olarak Batı açısından pek de arzu edildiği gibi gitmediği iyiden iyiye belli olan Ukrayna’daki savaşın bir biçimde sonlandırılarak, ABD’nin esas odaklanması gerektiği bölge olduğu düşünülen Asya-Pasifik’in daha sağlam biçimde ele alınması hedefleniyor olabilir. Artık hayatta bulunmayan meşhur ABD’li diplomat ve akademisyen Henry Kissinger’ın, Trump döneminde böylesi bir hedefe matuf olmak üzere “devrede” olduğu çokça yazılıp çizilmişti. Kissinger’ın ABD yönetimlerinde aktif görev aldığı dönemlerde uygulamaya koyduğu, Çin’i Sovyetler Birliği’nin aleyhine ABD’nin yanına çekme biçiminde özetlenebilecek olan Nixon Stratejisi’ne atfen, bu defa “tersinden Nixon stratejisi” gütmeye çalıştığı ileri sürülmüştü.

Bu noktada, özellikle Rusya’yla ilişkiler hususunda Trump yönetiminin esas yöneliminin ne olduğu sorusu bana kalırsa hâlâ orta yerde duruyor. Artık daha muhtemel görünen ikinci bir Trump döneminde bunun daha açıklığa kavuşmasını bekleyebiliriz. Diğer yandan, doğası gereği “topal ördek” bir başkan olarak Trump’ın burada daha az köşeli bir tutum ile “idare-i maslahat” içine girmesi de muhtemel. Tabii, politikaya daha yapısal bakacak olursak, ABD içinde belirli toplumsal kesimler arasındaki sosyal güç dengesinin dış politikaya yansımalarının ve bu denge değiştiği ölçüde yeni dış politik yönelimlerin söz konusu olduğu muhakkak. Trump yönetiminin ve onun temsil ettiği toplumsal güçlerin yeni yönelimi, Çin’in yükselişini, tıpkı Putin’in söyleşi boyunca Amerikan kamu kanaatini ikna etmeye çalıştığı gibi, verili ve nesnel bir gerçeklik olarak görerek basitçe MAGA’vari (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap!) biçimde, aşamalarla da olsa, içe dönmek mi olacaktır? Ya da Monroe doktrinini andırır biçimde yeniden kendi yarıküresiyle sınırlı bir bölgesel güç olmakla mı yetinecektir? Yoksa Biden doktriniyle de uyumlu biçimde, fakat Biden doktrininden farklı olarak Rusya’yla bir tür uzlaşı tesis edip “tersinden bir Nixon stratejisiyle” agresif biçimde Asya-Pasifik’te Çin’le hesap görmeye mi girişecektir? Bu eğilimlerin tümüne birden nüveler hâlinde, özellikle Büyük Kadim Parti olarak bilinen Cumhuriyetçi çevrelerde rastlamak mümkün. Elbette bu eğilimlerden hangisinin galebe çalacağını yine Çin’le girildiği artık resmî ağızlardan kabul de edilen rekabetin gidişatı da belirleyecek.

Muhtemel bir ikinci Trump dönemi için beliren bu üç eğilimin de Rusya tarafından “ehven-i şer” görüldüğü aşikâr. Putin’in Carlson’ı ağırlarken duyduğu belli olan memnuniyet muhtemelen bununla da ilgili. Carlson, tabii, daha söyleşiyi yayımlamadan önce yaptığı duyurusunda, hiçbir hükümet tarafından fonlanmaksızın, kendi imkânlarıyla bu söyleşiyi gerçekleştirdiklerini öne sürüyordu. Söyleşi boyunca da Putin’i sıkıştırır görünen sorular sormayı ihmal etmedi. Hatta söyleşinin son olması niyet edilen sorusu, Rusya’da mahpus bulunan ABD’li bir gazetecinin serbest bırakılıp bırakılmayacağı ile ilgiliydi. “Niyet edilen” dememin nedeni, söyleşinin burada kesilemeyip başka sorularla devam ettikten sonra sonlandırılabilmiş olmasından.

Putin’in, ABD’li gazeteciyle ilgili soruya verdiği açık cevabın aksine, Carlson’ın sorduğu, 2022’deki saldırıya tam olarak neyin sebep olduğu gibi diğer sorulara ise uzun tarihsel açıklamalara başvurarak top çevirdiği ve günün sonunda muhtemelen kendisi ve bir grup Rus milliyetçisinin dışında kimsenin hak vermeyeceği gerekçeler öne sürdüğü görüldü. Putin’in, Ukrayna’nın nasıl da “yapay” bir devlet olduğundan, Ukrayna topraklarının Rus İmparatorluğu’nun parçası olduğundan, basitçe “Ukraynalı” kavramının ilk olarak “imparatorluğun kıyısında kenarında yaşayanlar” olarak Rusçada kullanıldığından ve modern Ukrayna’nın aslında Sovyetler’in aşırı cömertliği sonucu ortaya çıktığından söz ettiği bu tarihsel argümanlar üzerinde durmaya değdiğini düşünmüyorum. Bunlar yeni argümanlar da değil. Putin bunları 2022’de savaş ilân ederken de konuşma ve makaleleriyle fazlasıyla dile getirmişti.

Başkalarınca da değinildiği üzere, bu argümanlar, Ukrayna’yla yaşanan son sorunun, 2014’teki, kendi ifadesiyle, kanlı “Maydan darbesi” ile mi başladığı, yoksa on yedinci yüzyılda mı başladığı konusunda kafa karışıklığı yaşadığı izlenimi de veriyor. Amerikalı izleyici açısından, söyleşide bu argümanların uzun uzadıya anlatıldığı ilk yarım saatin sıradan izleyici tarafından “Bullshit!”, daha bilgili kesimlerce ise “Non-sense!” denilerek geçileceğini düşünmek mümkün. Aslında diğer uluslar için de benzer değerlendirmeyi yapmak mümkün.

Diğer yandan, söyleşide, söyleşiyi değerlendiren Batılı basının Putin hakkındaki yargılarının aksine, yer yer daha az köşeli bir Putin’e bile rastlanıyor. Mesela, Putin’in ABD’li gazetecinin salıverilmesiyle ilgili ABD’li gizli servis kurumlarıyla kendi kurumları arasında yürütülecek bir müzakereye açık olduğunu belirtmesi, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy hakkında ağır konuşmaması, Ukrayna’yla anlaşma imzalamaya yakın oldukları bir anda bunun Birleşik Krallığın eski Başbakanı Boris Johnson tarafından engellendiği iddiasını Ukraynalı yetkililere dayandırarak öne sürmesi, hem Ukrayna hem de ABD ile bir ortak zemin arayışında olduğu izlenimini veriyor. Zelenskiy ile bir diyaloğunda kendi cümlelerini aktarırken, Zelenskiy’in yanıtını, bunu söylemenin doğru olmayacağını belirterek aktarmama özenini göstermesi, Zelenskiy’e saygısızlık etmeme konusundaki dikkatini gösteriyor. Biden’la bir diyaloğunu aktarırken de aynı özeni göstermesi, belki bu düşüncenin haksız olduğunu düşündürebilir. Yine de, savaştığı ve “yapay bir devlet” olarak gördüğünü de saklamadığı, dahası söyleşinin sonlarına doğru daha açık biçimde “ABD uydusu” olarak adlandırdığı bir devletin, dünya kamu kanaatinin hâlihazırda sıklıkla karikatürize ettiği başkanına bile bu özeni göstermesi, Zelenskiy’le bir biçimde diyalog kanalını koparmak istememesine yorulabilir.

Putin’in söyleşi boyunca yer yer sergilediği bu yarı rahat yarı esnek tavrın, muhtemel Trump yönetimini hem daha da olası hâle getirmeyi hem de baştan bu kesimi kendine yaklaştırmayı hedeflediği düşünülebilir. Fakat her ne kadar Putin savaşın daha ziyade Ukrayna açısından artan olumsuz yanlarından söz etse de, kendi zaviyesinden her şeyin mükemmel gittiğine dair bir iddiada da bulunmadı. Bu elbette gerçekçi de olmazdı. Ukrayna’nın savaşı sürdürmekte giderek zorlandığı ve Batı’nın da özellikle kamu kanaati düzeyinde Ukrayna’yı finanse etmenin doğruluğuna daha az inanır olduğu bir gerçek.

Diğer yandan, Rusya’nın savaşın başındaki Kiev saldırısı başta olmak üzere pek çok açıdan askerî hedeflerine ulaşamamış olduğu da belli. Dahası, Putin’in, kendiliğinden, Carlson bu konuda soru sormamasına rağmen, Batılılarca, Ruslarla Ukraynalılar arasındaki birliğin onulmaz hasar aldığına inanıldığını ama aslında bu birliğin çok çabuk biçimde yeniden onarılacağını belirtmesi, aslında bu konuda kaygılar duyduğunu da açık ediyor. Söyleşi ilginç biçimde Putin’in genellikle tercih ettiği, “sıkı lider” imajı vermekten bir hayli uzak.

Hatta aslında çok tutarlı bir iç dünyası bulunduğuna dair, Trump’ın “Putin akıllı adam,” ifadesinde de kendini gösteren yaygın inanışı da bir hayli sarsan, kafası safsatalarla dolu, dış politika ve savaşta sallantıda gibi duran ve sanki bundan dolayı da alabildiğine esnek görünmeye çalışan bir Putin izlenimi veriyor. Ortada hayranlık duyulası bir liderden eser yok. Son olarak, Putin’in Çin’in yükselişine dair iddiaları bu denli memnuniyetle tekrarlaması ve adeta bu yükselişe bel bağlar görünmesi de yine “sıkı lider Putin” imajını hayli zedeliyor. Putin’in Çin’in sözde yükselişi hariç Suriye ve Gazze gibi diğer küresel meselelerden hiç söz etmemesi de sanki bir tür ikincil rolü içten içe benimsediğini dışa vuruyor. Sanki ortada yalnızca Ukrayna sorunundan şikâyetçi olan ve bu meseleyle ilgili Batı’dan ricacı olan bir Putin var.

Hülasa, Carlson söyleşisiyle Putin, Amerikan siyasetinin bir kesimini hedeflemiş ve bu kesime hitap etmeyi tercih etmiş gibi görünüyor. ABD’nin kendi iç siyasî çekişmeleri ve Çin karşısında üstünlüğünü yitirip yitirmemesi meseleleri bir yana, karşımızda tarihi, safsata sayılabilecek güncel politik argümanların hizmetine koşmaya çalışan ve kendi destekçileri dışında kimseyi ikna edemeyen, diğer yandan küresel iddialarını yitirmiş, bir başka gücün yükselişinden heyecan duyan ve yalnızca buna bel bağlar gibi görünen, dahası saplandığı Ukrayna bataklığı konusunda ise Batı’dan ricacı gibi görünen bir Putin var. Carlson söyleşisiyle Putin’in küresel düzeyde ya da Batı nezdinde meşruiyetini artırması gibi bir kazanımının olmadığını, fakat fazlasıyla burnu sürtülmüş görünen ve müzakereye açık bir lider olarak yansıdığını belirtmek herhalde yanlış olmayacaktır. Diğer bir deyişle, “sıkı lider” Putin’in yaldızlarının döküldüğü bir hasbihal izledik.