Twitter devriminden dijital otoriterliğe
Takvimlerde 15 yıl kadar geri gitmeye ne dersiniz?
2010 yılından itibaren Ortadoğu, coğrafyayı bugün halen etkileyen bir dizi isyanla sarsılmaya başladı. Tunus’ta genç bir seyyar satıcının kendisini yakmasıyla başlayan Arap İsyanları, bölgedeki birçok ülkeyi etkisi altına aldı. O dönemlerde, bu isyanların çoğu için “Arap Baharı” nitelemesi yapıldı. İsyanların birçoğunun demokrasi üretememesi ve hatta büyük ölçüde kanlı birer iş savaşa dönüşmesi sebebiyle bugün bu kavramı kimse hatırlamıyor.
Ancak unutulan sadece bu bahar kavramı değil. Twitter Devrimi’ni hatırlayan var mı? Hatırlamakla mükellef bir mesleğim olmasa muhtemelen ben de unuturdum. Madem konuyu Ortadoğu’dan açtık, öyle devam edelim… Twitter Devrimi kavramı birkaç yıl önceye gitse de kavramın yoğunlukla kullanıldığı dönem Mısır’da 30 yıllık Hüsnü Mübarek rejiminin isyanlar sonucunda düşmesiydi. İsyancılar, Twitter – ve aslında dönemin bir başka hiti Facebook’u, geleneksel medyadaki sansürü aşmak, sokak hareketlerini örgütlemek ve protestoları dünyaya duyurmak için yoğunlukla kullanmıştı. 2011’den sonra hem medya hem de siyaset bilimi literatüründe Twitter, özgürleştirici bir araç olarak analiz edildi. Kısaca Twitter ve sosyal medyanın demokratikleştirici tarafı heyecanla tartışıldı.
Halbuki daha o zamanlar bile – düşünün ki hayatımızda Yapay Zekâ bile yoktu – aynanın öte yanına bakan karamsarlar vardı. Örneğin bu yazıyı yazarken aklıma gelen ilk eser, Evgeny Morozov’un Ağ Yanılsaması oldu. Kısaca özetlersek, internetin otoriter rejimlere karşı doğrudan demokratikleştirici bir güç olacağı tezine siber hayalcilik diyen Morozov, otoriter rejimlerin de bu ağlarla çalışmayı öğrendiklerinin altını çizmişti: Sansür mekanizmaları, manipülasyon, istihbarat toplama, fişleme ve benzerleri… Bir başka tartışma konuysa, sosyal medya aktivizminin sosyal hareketleri zayıflattığı meselesiydi ki buna da “slaktivzm” demiştik bir zamanlar. Günümüzden geriye doğru baktığımızda tartışmayı net bir biçimde karamsarların kazandığını görüyoruz. Bugün artık Yapay Zekâ’yı konuşup “tekno-feodalizm” gibi kavramları tartışıyoruz. Üstelik konuştuğumuz şeyler, örneğin platform sahiplerinin teknolord olup bizim de veri üretip yapay zekayı besleyen serfler olmamız hiç de garibimize gitmiyor. Zaten algoritmalar çağında neden gitsin?
Bu yazıyı neden yazdığımı herhalde bu noktaya gelene kadar anlamışsınızdır. Unuttuğumuz Twitter Devrimi anlayışından, bugün artık karamsarların daha o zaman tahmin ettikleri dijital otoriterliğe geçiş aşağı yukarı bir on yıl sürdü. Zaten ortada bir Twitter da kalmadı. Dünyada sağa destek veren Musk, Twitter’i X’e çevirdi: Artık parasını ödemiyorsanız birkaç kişiyi birden aynı anda takip edemeyeceğiniz, takipçi sayınız onbinler de olsa yazdığınız bir iletinin aşağı yukarı 800-1000 arasında kişi tarafından görüleceği bir düzende işliyor.
Türkiye özelindeyse daha akut bir tablo var. Şu sıralar Türkiye’de ne zaman gündemi sarsacak bir olay yaşansa – ki bildiğiniz gibi bu tarz olaylar pek de nadir olmuyor – özellikle muhalif sosyal medya hesapları ve internet sitelerine mahkeme kararıyla erişim engeli geliyor. Örneğin sadece Eylül 2026’da, özellikle ailem güvende meselesi ve fon krizinden sonra, 2025’in tümünde engellenen hesap sayısından fazla hesap mahkeme kararıyla Türkiye’den erişime engellendi. Öyle ki, aynı ay içinde hesabı erişime engellenen kişilerin açtıkları yeni hesaplar da erişime engellendi.
2007’de yasalaşan ve internet ortamındaki suçlarla mücadeleyi içeren 5651 sayılı kanun üzerinde daha sonradan yapılan birtakım eklemeler, bugünlerde sıkça tartıştığımız sosyal medya engellemelerinin yasal dayanağını oluşturuyor. Çoğu yasak ise 8-A kapsamında geliyor. Ancak bir yasanın varlığı ve içeriği ayrı şey, onun ne zaman ve ne şekilde uygulanacağı ayrı bir şey. İkincisini belirleyen faktör ise tabii ki politik iklim. (Yoksa 657 sayılı kanun da hala varlığını sürdürüyor).
Tabii gelinen noktada, ışık hızında alınan kararlar kadar bu kararları aynı hızda uygulayan sosyal medya platformlarını da sorgulamak gerekir. Dijital demokrasi fikrinin dijital otoriterliğe evrildiği ama neredeyse her şeyin de dijitalleştiği bir dünyada bu otoriterlikle nasıl başa çıkılabileceği pek de kolay cevaplanacak bir soru değil. Ancak, yaşananlara verilecek cevabın pes etmeyip yeni hesaplar açmak olmadığı da ortada. Yeni mecralar mı, yoksa yeni bir iletişim stratejisi mi? Hem bireylerin hem de muhalefetin çokça kafa yorması lazım...