Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
41,9333
Dolar
Arrow
37,9403
İngiliz Sterlini
Arrow
49,2524
Altın
Arrow
3798,0000
BIST
Arrow
9.484

Krizlerden halkın çıkaracağı ders

AKP iktidarının Türkiye’yi sürüklediği derin kriz bir yandan toplum üzerinde ekonomik olarak korkunç bir maliyet oluştururken, diğer yandan da politik olarak önemli bir fırsat sunar. Bugün, toplumsal bilincin inşası açısından değerli okurlarla bu konuyu tartışmak istiyorum.  

Önce bir kriz göstergesi olarak yoksulluk konusunu tartışalım. Bu konunun bazı siyasetçiler ve akademisyen dostlarımız tarafından yanlış tartışıldığı meselesine bir göz atalım. Dostlarımızın yoksulluğa yaklaşımında, yoksulluk tanımlanmakta, farklı kategorilerde tasnif edilmekte ve yoksulluğun kamu politikaları ile hafifletilebileceği vurgulanmaktadır. Akademi dünyasında yoksulluk konusuna böyle yaklaşım yapılabilir, fakat meselenin toplum önünde tartışılmasında bu yaklaşımın sistem mantığı oluşturma işlevi açısından fazla bir rolü yoktur. Zira meselenin bu şekilde tartışılması kamuoyunda sistemi geri plana atıp, yoksulluk sorununu hükümetin yanlış politikalarının sonucu olarak sergilenmesine sebep olur. Kanaatim odur ki, toplumsal bilincin oluşması açısından yoksulluk konusunun tartışılmasında bir sistem olarak kapitalizmin öne çıkarılması gerekir. Meselenin bir sistem sorunu olarak ele alınarak, sorunun çözümünde de sistemik yaklaşım yapıldığında kısa vadede sistemle ilgili bir sonuç sağlanamaz, bu çok doğrudur, ancak kamuoyunda yükselen bu tavrı bir tehdit olarak algılayan sermaye ve hükümet çevreleri sorunun yatıştırılması amacıyla taleplere karşı daha müsamahakâr davranabilir. Böylece, toplumu derinden yaralayan yoksullukla mücadelede yoksulluğa kısa süreli de olsa geçici bir çözüm sağlanırken, aynı zamanda politik mücadele alanında da toplumsal bilinç kazanılmış olur. 

Halkımızı yoksulluğa iten bir başka alan da asgari ücret meselesidir. Asgari ücret konusu da, açlık sınırı ya da yoksulluk sınırı gibi ölçütlerle ele alınarak normalleştirilmekte, sistemin işleyişinden soyutlanarak meşrulaştırılmaktadır. Asgari ücret meselesi emeği satın alınan emekçinin salt beslenme maliyetine indirgenemez. Asgari ücret konusunda uygulanan bu yaklaşım, ücret ve kâr bölüşümünde üretilen değerin taraflar arasında hakça çözümü olarak kabul edilemez. Enflasyon yaratma etkisi ileri sürülerek asgari ücretin baskılanması da geçerli bir tez değildir. Zira bu görüş son 11 aylık deneyimlerle çürütülmüştür. Yılbaşından itibaren asgari ücret yükseltilmediği halde enflasyonun yükselmesi bu durumun kanıtıdır. Ancak, asgari ücret baskılaması sonucunda günlük geçimini sağlamada zora düşen emekçilerin ve halkın büyük bölümünün finans kesimine yönelmesi, üretim alanında sömürülmüş olan emekçinin ikinci aşamada finans alanında da sömürülmesi anlamına gelir ki, bu durumda gelir dağılımının daha da bozulması yanında, finansal şişkinliklerle enflasyona dolaylı yoldan katkı yapılmış olur. Ücret konusunun katma değerden adil hisse olarak ele alınması, sermaye ve yandaşı olan hükümet çevresine bu görüşün kabul ettirilmesi gerekir. Asgari ücretin baskılanmasının üretim ile doğrudan bir ilişkisi olmayıp, siyasal güç dengeleri açısından verimsiz sanayi kesiminde kârların yükselmesine olduğu kadar, müsrif kamu yöneticilerin konforunun bozulmamasına yöneliktir. Asgari ücret komisyonunda yer alan emekçi kesim taraftarlarının pazarlıklarda idrak etmesi gereken konu budur.  

Yoksulluk ve asgari ücret gibi sosyo-ekonomik sorunlar devamlı gündemde tutulmalı ki, kamuoyu sistem mantığı ve işleyişi hakkında bir fikir geliştirebilsin. Kısacası, asgari ücret ve yükselen yoksulluk gibi sosyo-ekonomik sorunları bir arada ele aldığımızda kriz olgusunu toplumsal gelişmede bir şans olarak da görmemiz olasıdır. Şöyle eki, krizlerde halklar açısından büyük avantajlar, olanaklar ve olasılıkların saklıdır. Ekonomik krizler toplumlara sistem hakkında ciddi uyarılar sağlar, çünkü sistemler görece olumlu ve durağan aşamalarından çok kriz dönemlerinde topluma bilgi ve fikir sunar. Kriz dönemlerinde sıkışan insanlar hem sistemin işleyişini algılar, hem de içine düştükleri sıkıntılardan kurtulma çareleri üzerinde düşünce geliştirir, eylemlere yönelir. Kriz dönemlerinde siyasiler suçlanır, çeşitli politik öneriler geliştirilir. Diğer bir deyişle, toplum krizler dönemlerinde siyasallaşabilir. Halkların siyasallaşması doğal olarak tek bir kriz döneminde oluşmaz, ancak her kriz dönemi halklar için bir tür manevra ve proje geliştirme olanağı sağlar. 

Halklar anonim ve atomize olduğu için kolektif davranışa yönelmede zorlanabilir. Bunun tipik örneğini Gezi olayı oluşturur. Zira Gezi olayında görüldüğü üzere, organize olmayan halk hareketi sönmeye ya da devletin baskı örgütü tarafından baskılanmaya mahkûm olur. Bu tür örgütsüz ortaya çıkan anonim olaylar toplumda önemli bir deneyim olarak anılmakla beraber fazla bir iz bırakamaz. Bununla beraber, her olay ya da oluşum toplumsal açıdan bir ders olduğu gibi, kuşkusuz Gezi olayı da çok önemli toplumsal ders oluşturmuştur. O kadar ki, Gezi olayından alınan ders, her ne kadar örgütlü gruplar ya da kesimler tarafından desteklenmemiş olsa da, halk hareketlerinin siyaseti sarsabildiği anlaşılmıştır. Gezi olayının uğradığı akıbete rağmen, sosyal olayların halklar için fevkalade yararlı deneyimler olarak toplumsal gelişmede çok önemli yeri olduğu olduğu bilinmelidir. Başka bir deyişle, krizlerin halk hareketlenmesini tetiklemesi açısından önemi büyüktür. 

Ne var ki, toplumsal hareketleri sistem karşıtı organize konuma sokmak sendikaların sınırını aştığından, sendikal alanın dışına taşıp, siyasi partilerin faaliyet alanına girmektedir. Bugün dış sermaye ile birleşmiş iç sermaye ve hükümet birlikteliği toplumun üzerinde emperyalist baskı uygulayarak halkı yoksulluğa sürükleyebiliyorsa, bunun sorumlusu olarak organize olamayan halkları değil, organize şekilde halka yol göstermekle kendilerini sorumlu tutmayan siyasi örgütler görülmelidir. Derin krizde sürüklenen Türkiye’nin derdi kimin cumhurbaşkanı ya da kaçıncı kez cumhurbaşkanı olacağı değildir. Hatta ülkenin kurtuluşu cumhurbaşkanlığı tiyatrosunu adeta resmi sözcü olarak dillendirmeye tenezzül ederek hukuk adına utanmazca savunan geçmişin solcularının makam-mevki hırsları da hiç değildir. Halkımızın bugünkü mücadelesi, emperyalizme teslim olmuş tüm bu tuluat yapılanmalarına yönelik olmalıdır. Bu mücadelede ön saflarda topluma liderlik yapabilecek sol örgütler olmalıdır.