Müyesser Yıldız

Müyesser Yıldız

İki haftada çöken asırlık 'Devlet Aklı'

7 Ekim'de Hamas'ın saldırısıyla başlayan Filistin-İsrail savaşının beşinci gününde Erdoğan, iki tarafa eşit mesafede durarak, “Taraflar arasında körü körüne bir tarafın safında yer almak, sadece yaşanan krizi derinleştirmeye yarar. Bunun için Türkiye olarak biz tarafları itidale davet ediyoruz.” dedi.

Yaklaşık 1 hafta sonra da Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, “garantörlük formülünü” gündeme getirdi.

“Garantörlük” demişken; Londra-Zürih Antlaşması ile 1969'dan beri Kıbrıs'ta da garantörüz. Ama yaşanana bakın; Filistin-İsrail savaşının ardından Rum kesimine Alman askerler geldi.

KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, “Kıbrıs Cumhuriyeti'nin garantörü olan Türkiye ile ortağı olan bizim iznimiz ve onayımız olmadan yabancı askeri kuvvetlerin Ada'ya gelmesi uluslararası anlaşmalara aykırıdır... Kıbrıs’ın genelinde askeri her gelişmeden mutlak surette Türkiye'ye bilgi verilmesi gerekir.” diye feryat etti. Yetmedi, “Yakın bir coğrafyada olan Kıbrıs'ı böyle bir trajediye bulaştırmamaları lâzım.” uyarısında bulundu.

Ankara'dan bir ses çıktı mı? 

Güya Rusya-Ukrayna savaşında da garantörüz. Tahıl nakliyeciliği dışında ne yapabildik? Savaşa benzin döken NATO'nun genişlemesine karşı mı çıkabildik?

Ya Suriye İdlib'de El Nusra konusundaki garantörlüğümüz, PKK/YPG'ye garantör olan ABD ve diğer emperyalistlerin elini rahatlatmıyor mu?

NETANYAHU'NUN ELİNİ SIKMAK

Malûm; İsrail ve hamilerinin Arz-ı Mevud ve Filistin projelerinde milim değişiklik olmadığı halde, son savaşa kadar Türkiye-İsrail ilişkileri tam gaz normalleşiyordu. Eylül'deki BM Genel Kurulu toplantısında Erdoğan, Netanyahu ile buluştuğunda İsrail Başbakanlığı, “iki ülkenin bağlarının güçlendiği” açıklamasını yaparken, “iki liderin karşılıklı olarak birbirlerini ülkelerine davet ettiğini”, “bu ziyaretlerin koordineli bir şekilde yakın zamanda gerçekleşeceğini” bildirdi.

Erdoğan da, Netanyahu'nun hastalık nedeniyle ertelenen Türkiye ziyaretini Ekim-Kasım gibi gerçekleşeceğini sandığını belirterek, “Ondan sonra da biz iade-i ziyaretimizi yapacağız.” dedi.

Peki Erdoğan geçen haftaki AKP Grup Toplantısı'nda buna ilişkin neler anlattı?

“Hayatında bir kere, ABD'deki Türk Evi'nde, Netanyahu'nun elini sıktığını” vurguladıktan sonra şunlar söyledi: “İyi niyetimiz vardı ama iyi niyetimizi suistimal etti. İsrail'e gitme projemiz vardı; iptal, gitmeyeceğiz.”

Önce Netanyahu gelmeyecek miydi?!

BRÜKSEL'DE ÖYLE ANKARA'DA BÖYLE

Erdoğan'ın grup konuşmasından bölümler halinde devam edelim.

Savaşın ilk günlerinde “körü körüne bir tarafın safında yer almanın” yanlışlığına dikkat çeken Erdoğan, iki hafta sonra şöyle konuştu:

“Tüm Batı, Hamas'ı bir terör örgütü olarak görüyor. Ey İsrail, sen bir örgüt olabilirsin. Çünkü bu Batı'nın sana borcu çok ama Türkiye'nin sana borcu yok. Hamas bir terör örgütü değil topraklarını ve vatandaşlarını koruma mücadelesi veren bir kurtuluş ve mücahitler grubudur.”

İyi de 11-12 Ekim'de Brüksel'de yapılan, ülkemizi Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler'in temsil ettiği NATO Savunma Bakanları toplantısında neler olduğunu hatırlayalım mı?

İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant bu toplantıya video konferans yoluyla bağlanıp İsrail propagandası yaptı.

Asıl önemlisi; NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, “tüm müttefikler adına terör örgütü Hamas'ın saldırısını kınadıklarını” açıkladı. Türkiye'nin ise bu açıklamaya itiraz etmediği vurgulandı.

O zaman biz de, “Doğruysa, bu tavır Türkiye'nin de Hamas'a resmen 'terör örgütü' dediği anlamına gelmiyor mu?” sorusunu yönelttik; ancak kimseden ses çıkmadı.

Demek ki; Brüksel'de, NATO'da öyle, Ankara'da böyle!..

“HAMASET” DEĞİL “DEVLET AKLI”NIN BULDUĞU ÇÖZÜMLER

Erdoğan'ın konuşmasından bir başka bölüm:

“Son çeyrek asırda tamamı yalan bahaneler ve kurdukları piyon örgütler üzerinden Irak'ta 2 milyon, Afganistan ve Suriye'de 1'er milyon insanın ölümüne yol açanlarla, kendi ülkelerinde mazlum Filistin halkı lehine açıklama yapan üniversite öğrencilerini, akademisyenleri, gazetecileri, sanatçıları, sporcuları, iş insanlarını tehditle, hatta şantajla susturmaya kalkanların aynı ülkeler olduğunu” anlattı.

Bunlar yaşanırken, Türkiye'de hangi yönetimin işbaşında olduğunu ve hangi cephede yer aldığını belirtmeye gerek var mı?

Erdoğan, “kuru hamasete, Türkiye ve Filistin halkına fayda getirmeyecek adımlara, stratejisiz hamlelere tevessül etmeyeceklerinin” altını çizerken de şunları kaydetti:

“Çünkü biz, gerisinde binlerce yıllık bir devlet geleneği ve devlet aklı olan Türkiye Cumhuriyeti’yiz... Devlet ve millet olarak söylediğimizi yapmakla, başladığımızı bitirmekle, hedeflediğimize ulaşmakla mükellefiz. Aksi takdirde, kendine de millete de ümmete de insanlığa da hayrı olmayan nice devletten, nice topluluktan farkımız kalmaz. İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarına karşı yürüttüğümüz politikayı da işte bu anlayışla şekillendiriyor, büyük bir titizlikle uyguluyoruz.”

Devamında; İsrail'e sınırsız destek verenleri eleştirip, “Sağduyu ve basiretle hareket ederek bize zorla giydirilen deli gömleğini artık parçalamamız gerekiyor. Aksi takdirde, canımızla, kanımızla, kaynaklarımızla, geleceğimizle bedel ödemeye hep birlikte devam ederiz.” dedikten sonra Türkiye'nin yapabileceklerini sıraladı.

Bunlar; “Filistin tarafının garantörlerinden biri olma” teklifi, diğeri ise Cumhur İttifakı'nın önceki gün İstanbul'da düzenlediği “Büyük Filistin Mitingi'ne en yüksek katılımı sağlama” idi.

Ayrıca, “kuruluş amacı Kudüs'ün mahremiyetini ve Filistin davasını savunmak olan İslam İşbirliği Teşkilatı’ndan, hiç değilse bu defa, misyonuna yakışır bir etkinlik ortaya koymasını” istedi. Ama bir gün sonra Papa'yı arayıp ondan da yardım istemek durumunda kaldı.

ÜSLERIN KAPATILMASI İÇİN DAHA KAÇ ÇOCUĞUN ÖLMESİ LÂZIM?

Perşembe günkü 8. Aile Şûrası'nda da Erdoğan'ın gündemi Filistin'di. AB'yi, BM Güvenlik Konseyi'ni, tüm Batılı ülkeleri harekete geçmedikleri için eleştirip, “Daha ne kadar insan ölmesi lâzım? Ne kadar çocuk ölmesi lâzım?” diye sordu. Ardından Türkiye'nin tek başına kalsa da hakkı ve hakikati haykırmaktan çekinmeyeceğini belirterek şunları söyledi:

“Gözlerimizin önünde bir mezalime imza atılırken kimse bizden sükût etmemizi bekleyemez. Dilimizi bağlasak da böylesi bir vahşete sessiz kalmaya her şeyden önce vicdanımız el vermez... Şu Batı'nın sesini çıkarmayanları var ya; bunlar İsrail'e borçlu olanlardır, borçlu... Ama Türkiye'nin İsrail'e borcu yok. Onun için biz rahatız, onun için biz güçlüyüz. Bundan sonra da aynı şekilde hakkı haykırmaya devam edeceğiz.”

Erdoğan'ın bu konuşmasının ertesi günü, iktidarı destekleyen Yeni Şafak'ın manşetteki iki haberinin başlığı, Türkiye'nin hamasetten başka bir şey yapmadığını farkında olmadan gözlere sokar nitelikteydi.

İlkinde Erdoğan'ın, “Ateşkes için daha kaç çocuk ölmeli?” sorusu, ikincisinde ise, “Soykırımı ambargo durdurur” başlığı vardı.

Demek ki, neymiş? İsrail ve hamilerini “ambargolar” durdurabilirmiş.

Çok da haksızlık etmeyelim. Ankara, İsrail'e “ağır bir darbe” vurdu. Ne mi yaptı?

“İsrail ile Akdeniz’de ortak enerji arama ve Avrupa’ya gaz ihracatı planlarını” durdurdu. Bu amaçla İsrail’e gidecek olan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar da programını iptal etti!..

Ayrıca Erdoğan, Filistin mitinginde iki yeni açılım daha yaptı. Gazze için “kıyamda” olduğumuzu açıklayıp İsrail'i “savaş suçlusu” ilân etmeye hazırlandıklarını duyurdu.

Ancak, acaba tüm bunlardan önce başka yapabileceklerimiz yok mu? Ya da şöyle soralım:

“İncirlik ve Kürecik'in kapatılması için daha kaç çocuğun ölmesi gerekiyor?”

Buyurun; önceki gece İsrail bir kez daha Gazze'ye saldırdığında İngiliz savaş uçaklarının İncirlik'ten kalktığı öne sürüldü. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı da bunu yalanladı.

Uçaklar o gün İncirlik'ten kalkmamış olabilir. Peki bundan sonra kalkmayacağının garantisi ne? Ankara, “Asla ve gerekirse kapatırız.” diyebiliyor mu?!

 

Müyesser Yıldız

Müyesser Yıldız Tüm yazıları için tıkayın