Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

'İntihar taktik olamaz': CHP ve ölüm dürtüsü

Geçtiğimiz yüzyılda Charles Darwin’in ve Karl Marx’ın sosyal alandaki devrimlerini tamamlayan Sigmund Freud, kendisinin önceki tezlerine karşı çıkarak “yaşamın amacı ölümdür” demişti. Freud böylece evvelden temelini attığı, bireyin ve psikolojinin merkezinde “haz istenci” olduğu fikrini alaşağı etti. Kullandığı argüman son derece basitti: “Bütün canlı varlıklar içsel sebeplerden ölür ve bir kez daha inorganik hâle dönerler. O zaman ‘bütün yaşamın amacı ölümdür’ ve geriye dönüp baktığımızda ‘cansız varlıklar, canlılardan önce var olmuştur’ demek zorunda kalırız.” (Haz İlkesinin Ötesinde).

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) son birkaç gündür, belki birkaç aydır veya yıldır, yaşadığı kriz sadece tüzük, yargı, liderlik, hizip meselesi değil. Mesele aslında çok uzun zamandır şundan ibaret: CHP neyin, kimin partisidir? Devletin mi toplumun mu? Değişimin mi statükonun mu? Halkın mı yoksa düzenin mi?

Çok uzun zamandır, diyorum, çünkü bu soru 1945’ten beri gündemde. Bu hususta kalem oynatanların en kudretlilerinden Hikmet Kıvılcımlı, 1970 yılında kurucu parti için psikanalitik olarak nitelendirilebilecek (aman, Doktor da öğrencileri de bu ifade için bana kızmasın!) bir teşhis koymuştu:

“CHP biçaresi, kendisinin ne olduğunu bilemedi. Türkiye'nin trajedisi, demokrasinin, devletin ne olduğunu bilmemekte değil, CHP'nin ne olduğunu bilmemekte toplanıyor. CHP'nin, modern sosyal bilim açısından ne olduğunu bilmemekte kendi kendisi de dahil iktidar da, muhalefet de, herkes de ‘mutabık’! Bir bilinse. Hele CHP'nin kendisi bir bilse!” (Sayın İ.İ. Paşa’ya Mektup)

Kıvılcımlı’ya göre mesele yalnızca demokrasinin ya da devletin ne olduğunu bilmemek değildi. Türkiye’nin trajedisi, CHP’nin kendi nefsini, yani psikolojisini,yani temsil ettiği sınıfı bilmemesinde, tanımamasında yatıyordu. Kıvılcımlı’nın ifadesiyle bir partinin “nefsi” onun tüzüğü, programı ve prensipleri; “Tanrısı” ise temsil ettiği sosyal sınıftı. CHP’nin problemi bugün de elli beş yıl önce olduğu gibi tam da burada başlıyor: “Kendi Tanrısı”nı bilmeyen parti, her krizde eskinin hayaletlerine, hayallerine sığınıyor.

Bu nedenle bugünkü krizi yalnızca iki isim arasındaki mücadele ya da iktidarla muhalefet arasındaki kayıkçı kavgası gibi okuyamayız. Prof. Dr. Barış Doster’in 22 Mayıs 2026 günü bir televizyon yayınında söylediği gibi keşke isimleri değil, fikirleri tartışsak; çünkü Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasında dış politikadan ekonomiye radikal bir ayrım yoksa, sorun kişilerden çok daha derindedir. 

Hâl böyle olunca sormamız gereken soru şudur: CHP, lider değiştirdiğinde gerçekten yön mü değiştiriyor, değiştirecek; yoksa Freud’un kavramsallaştırdığı şekilde ilksel hâline, bir tür ademiyete yani yokluğa geri dönecek? Kurucu partinin milyonlarca seçmeni partilerinin intiharına mı tanık olmakta?

Bu noktada yine Freud’un “ölüm dürtüsü” kavramına dönmek yararlı olabilir. Ölüm dürtüsü, kaba anlamıyla yok olmayı istemek değildir. Daha derinde, canlı olanın kendi geriliminden kurtulup daha eski, daha tanıdık, daha düşük yoğunluklu, daha istikrarlı bir duruma dönme eğilimidir. Freud’un dediği gibi “bütün dürtüler daha önceki bir durumu yeniden kurmaya yönelir.” Bu cümle CHP’nin siyasal davranış kalıpları için şaşırtıcı derecede açıklayıcıdır. Parti yıllardır her büyük krizden sonra “yenilik”, “değişim”, “normalleşme”, “mücadele” ve “birlik” diliyle sahneye çıkıyor; fakat kriz derinleştiğinde daha önce bildiği güvenli alanlara geri dönüyor. Eski liderlik reflekslerine, eski “devlet aklına”, eski sınıfsal belirsizliğe tekrar sığınıyor.

Freud’un başka bir yargısı yine bu döngüyü anlamak için önemlidir: “Yenilik, haz almanın daimi koşuludur.” CHP de her seferinde kendi tabanına usanmadan yenilik vaadi sunuyor. Yeni genel başkan, yeni kurultay, yeni ittifak, yeni söylem, yeni mücadele biçimi, yeni cumhurbaşkanı adayı… Fakat bu “yenilikler” çoğu zaman sahici bir kopuşa yol açmıyor. Yenilik süregiden sahnenin dekorunu değiştiren bir işlev görüyor. Partili değişimden, parti değişimin reklamından haz alıyor; ama değişimin bedelinden kaçınıyor. İşte ölüm dürtüsü tam burada devreye giriyor: CHP yok olmak istemiyor fakat kendisini yaşatacak kopuştan korkuyor.

Bir başka psikanalist Jacques Lacan’ın ifadesiyle mesele yalnızca tekrar değil, “semptoma” bağlılıktır. Semptom sadece kurtulmak istenen bir arıza değil, aynı zamanda belirli bir varoluş ve haz biçimi sağlayan düğümdür. CHP’nin “semptomu” da burada aranabilir:Hem halkın partisi olmak istiyor hem devletin kurucu aklına yaslanıyor; hem sola açılmak istiyor hem “aşırıcı” görünmekten korkuyor; hem değişim istiyor hem değişimin sınıfsal ve siyasal sonuçlarından ürküyor. Bu çelişki çözülmediği için krizler ve sonuçları sürekli yeniden sahneleniyor. Kurultaylar, mahkemeler, liderler, grup toplantıları ve televizyon tartışmaları değişiyor; fakat semptom aynı kalıyor.

ABD’li düşünür Catherine Liu’nun Amerikan liberal siyaseti için kavramsallaştırıp kullandığı“ölüm dürtüsü” de durumu analiz etmekte fayda sağlar. Liu’nun eleştirdiği liberal-profesyonel sınıf kültürü çoğu zaman iktidarı gerçekten yenmekten çok, yenilirken ahlakî üstünlüğünü korumaya odaklanır. Bu mantık CHP çevresindeki seküler-profesyonel muhalefette de görülebilir. Haklı olmak, incelikli olmak, medeni olmak, makul olmak, “biz onlar gibi değiliz” diyebilmek çoğu zaman siyasal zaferin önüne geçiyor. Böylece yenilgi bile kimliğin, aidiyetin bir parçasına dönüşüyor. Parti ve çevresi, iktidarı devirecek çatışmalı toplumsal enerjiyi örgütlemek yerine kendi haklılığını tekrar tekrar teyit eden bir mağduriyet estetiğine hapsoluyor.

Sonuç olarak CHP’de ölüm dürtüsü güçlü ve CHP ölüme, ilksel hâle doğru hızla gidiyor. İntihar ediyor CHP. Çünkü kazanmak için gereken riskli, sınıfsal ve çatışmalı siyaseti benimsemek istemiyor ve böylece yine, yeniden yeniliyor. Belki bilinçli bir biçimde kendisini yok etmek istemiyor; ama kendisini dönüştürmemek için yok oluşa giden yolları tercih ediyor.

Bu noktada Kıvılcımlı’nın “tarafsız devlet” eleştirisine de değinmek gerekir. Doktor’a göre “tarafsız devlet” bir kuruntudur; iktidar kimin elindeyse devlet onun yanında işler çok partili hayata geçildiğinden beri. CHP’nin İsmet Paşa’dan bu yana refleksi ise devleti bir tür hakem, hukuk düzenini kendiliğinden işleyen bir mekanizma, kurumları da eninde sonunda makul davranacak yapılar olarak görme eğilimiyle hareket etmektir. Oysa devlet tarafsız değilse, yargı alanı siyasal güç ilişkilerinden bağımsız değilse, “aman düzen içinde kalalım” stratejisi işe yarar bir strateji değildir ve nihayetinde teslimiyet anlamına gelir. Kıvılcımlı’nın sert ifadesi bu noktada herkes için öğretici olmalıdır: “İntihar, taktik olamaz.” 

Bugün CHP’nin önündeki soru bu yüzden yalnızca “Kılıçdaroğlu mu Özel mi İmamoğlu mu şu mu bu mu?” sorusu değildir. Olmamalıdır. Soru şudur: CHP kendini tanıyabilecek mi? Kendi nefsini, yani programını, sınıfsal dayanağını, siyasasını açıkça tarif edebilecek mi? İşçilerin, öğrencilerin, emeklilerin yoksulların, güvencesizlerin, laik orta sınıfların gerçek ve somut bir tarihsel blokta nasıl birleşeceğine dair cesur bir siyaset inşa edebilecek mi? Yoksa her krizde eski makul pozisyonuna, eski lider tartışmalarına, eski “aşırıcı görünmeyelim” korkusuna mı dönecek?

Freud’un “yaşamın amacı ölümdür” sözü siyaset sahnesinde içinden çıkılmaz bir karamsarlığa yol açabilir. Fakat üzerinde iyi düşünüldüğünde şunu anlatır: Canlı olan kendi geriliminden kaçarsa, kendisini tanımazsa daha eski ve daha istikrarlı bir dengeye dönmek ister. CHP’nin bugünkü tehlikesi de budur. Parti hâlâ canlıdır; büyük bir toplumsal enerjiyi temsil etme potansiyeline sahiptir. Fakat bu potansiyel eski korkuların ve eski tekrarların içine hapsedilirse yaşam dürtüsü ölüm dürtüsüne yenilir.

CHP’nin ihtiyacı yalnızca yeni bir lider, yeni bir kurultay ya da yeni bir slogan değildir. CHP’nin ihtiyacı kendi kendisiyle hesaplaşmaktır. Kıvılcımlı’nın uyarısı bu yüzden bugün her zamankinden daha günceldir: İntihar taktik olamaz. Bir parti kendi korkusunu makul olmak, kendi belirsizliğini kapsayıcılık, kendi yenilgi alışkanlığını demokrasi terbiyesi sanıyorsa artık yalnızca hata yapmıyordur; kendi ölüm dürtüsünü siyaset zannediyordur.