Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,6882
Dolar
Arrow
43,8028
İngiliz Sterlini
Arrow
59,3048
Altın
Arrow
7069,1131
BIST
Arrow
10.729

O madalyanın anlamı!..

Soykırımcı İsrail’in en büyük hamisi Trump, Erdoğan için, “Bölgede size güveniyoruz... Bölgesel politikalarımızda sizinle birlikte çalışacağız.” derken, bölgeye sömürge valisi olarak atadığı Tom Barrack’tan da “olağanüstü iş yapmasını beklediğini” açıkladı.

Barrack da az zamanda çok “iş” başardı.

“Kürtlerle ilgili aksilikleri” Lozan’a dayandırdı...

Türkiye’nin bölgede “merkez noktası” olabileceğini belirtirken, “Osmanlı İmparatorluğu’ndaki millet sistemini” önerdi...

Hazar Denizi’nden Akdeniz’e uzanan bir hat çizip Kıbrıs’ı “sağlıklı bir vücudun ortasındaki apse”ye benzetirken, “1919’dan beri ulus devletler tarafından engellendiklerini” itiraf etti...

Erdoğan’a gelelim.

Suriye’de HTŞ lideri Colani/Şara’nın yönetime gelmesi, bölgedeki gelişmeler ve PKK açılımı merkezli konuşmalarında sık sık “Türk, Kürt, Arap birliğini” dillendirip şunları söyledi:

- “Birinci Dünya Savaşını kaybettik, aramıza sınırlar çizildi, duvarlar örüldü. Ne zaman ayrıldık; kaybettik, yenildik... Bunlar, ümmet bilinci nedir ne değildir, bunu bilmezler.”

- “Türkler, Kürtler, Araplar tarihte olduğu gibi birleşerek, tek yürek olarak, aynı istikamete bakarak bölgemizin sorunlarını birlikte çözeceklerdir. Bizim tek ve ortak bir şemsiyemiz var, o da İslâm kardeşliğidir.”

Tesadüf, iktidarı destekleyen Yeni Şafak’ta dün “diplomatik kaynaklara” dayandırılarak hazırlanmış olan “Orta Doğu’ya Yeni Konsept” başlıklı haber-analizde Erdoğan’ın bu sözleri hatırlatılarak, “Türkiye’nin öncülüğünde, Orta Doğu’nun kendi meselelerini kendi iradesiyle ele alabileceği, kapsayıcı bir bölgesel iş birliği modelinin gerekliliğinin gündeme geldiği” ve “Türkiye’nin, görüşme yaptığı diplomatik muhataplarına bu isteğini aktardığı” vurgulandı. Bu çalışma kapsamında da; “Türkiye ve dünyada sözü geçen Müslüman ülkelerin” bir araya gelip “bir çeşit dayanışma ve entegrasyonu projesini” gerçekleştirmesi hedefleniyormuş.

Bölge ülkelerine kimler hükmediyor, kimin eli kimin cebinde hiç bilmiyoruz ya!..

''GEL BAKALIM KRAL''

Buradan Erdoğan ile Ürdün Kralı 2. Abdullah’ın önceki günkü İstanbul Dolmabahçe’de buluşmasına geçelim.

İktidarı destekleyen Milat gazetesi dün şu başlığı attı: “Gel Bakalım Kral”...

Haberin alt başlığında da şöyle denildi:

Ortadoğu'da ve dünyada rüzgâr İsrail'in tersine döndü. Türkiye ise hızla yükseliyor. Bugüne kadar İsrail'in sözünden çıkmayan Ürdün Kralı, böyle bir dönemde Türkiye'ye geldi.”

Erdoğan’ın misafiri kimmiş; “bugüne kadar İsrail’in sözünden çıkmayan” biriymiş!..

2013’te dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davetlisi olarak Ankara’ya geldiğinde, Anıtkabir’deki saygı duruşunda ağlamasıyla hafızalarımıza kazınan Kral 2. Abdullah, bu son ziyaretinde Erdoğan’a Ürdün’ün en önemli nişanı “Hüseyin Bin Ali Nişanı”nı takdim etti.

Erdoğan da, “Şahsıma gösterilen teveccüh için şükranlarımı sunuyorum. Bu nişanı ülkelerimiz ve halklarımız arasındaki derin tarihî bağların somut bir tezahürü olarak görüyor ve kabul ediyorum. Bu müstesna nişanın köklü kardeşlik ve dostluk münasebetlerimizi daha da pekiştireceğine inanıyorum.” dedikten sonra Ürdün Kralı ile görüşmelerinde; “İki ülke dostluğunu kuvvetlendirecek önemli kararlar aldıklarını”, “bölgemizin her metrekaresinde barış, huzur, güvenlik ve istikrarın hâkim olması noktasında hemfikir olduklarını” anlattı. Ayrıca “Doğu Kudüs’teki mukaddes mekânların hamisi olan Ürdün’ün bu alandaki çabalarını takdirle karşıladığını ifade ettiğini” söyledi.

Şu anda bölgemizde en büyük tehdit ABD-İsrail’in İran’a saldırmasıyken, Erdoğan-Kral görüşmesinde buna ilişkin neden tek bir kelime yok?!

OSMANLI MEBUSUYDU... ARAP İSYANLARININ LİDERİ OLDU 

Asıl merak ettiğim ise Erdoğan’a verilen o nişandaki Hüseyin Bin Ali’nin kimliği oldu.

Yeni Türkiye”de tarih yeniden yazılıyor ya; eski AKP milletvekili Yasin Aktay geçen ay Yeni Şafak’taki köşesinde, Osmanlı Devleti’nin yıkılışı konusunun üzerinde yeterince durulmadığını belirtirken, şu iddialarda bulundu:

“Yıllarca kendimize yenilgiyi yakıştıramadığımız için müttefiklerimizin yani Almanların savaşta yenilmiş olduğu, bundan dolayı bizim de hükmen yenik sayılmış olduğumuz hikayelerini dinledik. Yoksa bizim yenilmiş olmamız ne mümkündü? Başka bir hikâye ise hala hiç sorgulanmadan ve ne tarihi verilere ne de mantık ölçülerine vurulmadan tekrarlanır durulur: Araplar bizi arkamızdan vurdu, bu yüzden Arap coğrafyasında tutunma şansımız kalmadığı için geri çekildik. Koca Osmanlı ordusunun Şerif Hüseyin veya birkaç Arap aşiretinin ihanet ederek saf değiştirmesiyle çökmüş olduğunu kabullenmek ne akla ne mantığa ne de tarihin gerçeklerine kabul ettirilebilecek bir şey değil. Doğrusu Osmanlı safında son güne kadar, hatta Osmanlı savaştan çekildikten sonra bile Osmanlı lehine savaşa devam eden ve bu yolda destanlar yazan Araplar olmuştur... İşin doğrusu Arap Coğrafyasından çekilme fikri zaten İttihat Terakki subaylarının arasında çok önceden zaten öyle bir benimsenmiştir ki, o subayların niyet ve planları karşısında birkaç Arap aşiretinin İngilizlerin safına geçmiş olması sadece o niyet ve planlara biraz hizmet etmiştir. Yoksa bu olayda başrol oynayacak ne güçleri ne kapasiteleri olmuştur.”

Şerif Hüseyin’in kim olduğunu bir de AKP’lilerin en sevdiği tarihçilerden olan Murat Bardakçı’nın 1999’da Hürriyet’te kaleme aldığı “Yatağında ölemeyen lânetli hanedan” başlıklı yazısından hatırlatalım.

“Kral Hüseyin'in büyük dedesinin ismi ‘Hüseyin bin Ali’ydi ve biz ona ‘Şerif Hüseyin’ derdik. ‘Şerif’ unvanını taşırdı, zira peygamber soyundan geldiğine inanılırdı. 1856'da Mekke'de doğdu. Sultan Abdülhamid'in iktidar senelerinde ‘bağımsız bir Arap devleti kurup bütün Arapları tek bir bayrak altında toplamak’ hevesine kapıldığı ve bu iş için İngilizlerle temasa geçtiği anlaşılınca İstanbul’a getirilip göz hapsine alındı. Şehirden ayrılması, hatta evinden dışarıya adım atması bile yasaktı. Yıllarca böyle yaşadı ama Abdülhamid'i devirip iktidara gelen İttihadçılar akıl almaz bir iş yaptılar: Hüseyin ‘Emir’ unvanıyla Mekke'ye yollandı, yani kurda kuzu emanet edildi. Derken imparatorluk Birinci Dünya Savaşı'na girdi ve Hüseyin’in hayalleri de ‘Arap isyanı’ şeklinde yavaş yavaş hakikate dönmeye başladı. Bunda Londra'dan yollanan ve meşhur Lawrence'in dağıttığı altınların etkisi büyük oldu; Hüseyin 1916'nın 9 Eylül'ünde kendisini ‘Hicaz Kralı’ ilân etti, bir ‘isyan’ ve ‘cihad’ bildirisi yayınladı. ‘...Türkler dinden çıktılar... Araplar'ın Türkler’e karşı cihadı farzdır...’ diyordu. Bildirinin neticesi, on binlerce Mehmetçiğin Arap çöllerinde arkadan hançerlenerek can vermesi oldu. Hüseyin krallıkla yetinmedi, hemen arkasından hilâfetini de ilân etti ama halifeliğini kendisine bağlı birkaç kabileden başka kimseler tanımadı... Tahtını 1924'te Suudi Arabistan'ın şimdiki hâkimi olan Suudi hanedanının kurucusu İbn-i Suud’a terketti, önce Kıbrıs'a kaçtı, oradan Amman'a geçti ve 1931'de orada can verdi. Ölüm döşeğinde sayıklarken ‘Osmanlı'ya kılıç çekmemeliydim’ dediği ve lânete uğrama endişesi içerisinde olduğu rivayet edildi ama aradan geçen seneler bu rivayetleri de, endişeleri de haklı çıkardı. Kendisinden sonra tahta geçen çocuklarıyla torunlarının hiçbiri yataklarında can veremedi...”

“Hüseyin Bin Ali’den Şerif Hüseyin’in ihanetine nasıl geldin?” derseniz; işte adı Ürdün’ün en büyük nişanına verilen bu kişi, Şerif Hüseyin’in oğludur.

Şerif Hüseyin’in oğlu olmak elbette ki suç değil. Ama Hüseyin Bin Ali hakkında da önemli bilgiler var. Evvela, İslâm Ansiklopedisi’nden okuyalım:

“Hicaz Emîri Şerif Hüseyin’in oğludur. Mekke’de doğdu. Daha sonra İstanbul’a gitti ve tahsilini orada tamamladı. 1908’den sonra Osmanlı Meclis-i Meb‘ûsanı’nda Hicaz temsilcisi olarak bulundu. Hicaz’a gittiği bir sırada Mısır’a uğrayarak burada İngiltere’nin Mısır başkonsolosu Lord Kitchner ve Ronald Storrs ile I. Dünya Savaşı öncesinde bazı gizli görüşmeler yaptı. Osmanlılara karşı ayaklanan milliyetçi Arapların davasını destekleyen Reşid Rızâ’nın Kahire’de kurduğu Arap Birliği Cemiyeti’ne üye oldu. Osmanlılara karşı hazırladıkları ayaklanma hareketinde babası Şerif Hüseyin ile İngilizler arasında aracılık yaptı. 10 Haziran 1916’da Mekke’de ayaklanmanın başlaması üzerine o da harekete katıldı ve bir daha İstanbul’a dönmedi. 8 Mart 1920’de Şam’da toplanan Irak Kongresi’nde onun Irak kralı, kardeşi Faysal’ın da Suriye kralı olması kararlaştırıldı. Fakat Suriye kralı ilân edilen kardeşi Faysal’ı Fransızlar’ın Şam’dan çıkarmaları üzerine Irak krallığına Faysal getirilince, Abdullah da İngiliz mandası altındaki Filistin’den ayrı tutulan Şarkî Ürdün’de kurulmasına karar verilen Milli Arap Hükümeti’nin başına emîr olarak getirildi... İngiltere 22 Mayıs 1946’da Şarkî Ürdün’ü müstakil bir devlet olarak tanıyınca Abdullah Ürdün Hâşimî Kralı unvanı ile yeni kurulan devletin başına geçti... Abdullah b. Hüseyin, babası Şerif Hüseyin’in başlattığı harekette dış temasları ve bilhassa İngilizlerle olan görüşmeleri idare etmiştir. Bu faaliyetlerini Mü?ekkirâtî adlı hâtıratında bütün ayrıntılarıyla anlatmıştır.”

Yapay zekâ tarafından oluşturulan “Grokipedia-Wikipedia”da da; Ürdün Kralı 1. Abdullah tarafından 1949’da belirlenen bu nişanın, 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı yönetimine karşı Arap isyanına öncülük eden ve Ürdün’de Haşimi yönetimini kuran babası Şerif Hüseyin Bin Ali’yi onurlandırmak için verildiği belirtiliyor.

ÇÖL KAPLANI FAHRETTİN PAŞA'YI KURTARAN ADAM

Son olarak Ürdün Krallığı’nın internet sitesinde yer alan “büyük Arap isyanı” başlıklı bölümde Hüseyin Bin Ali’nin nasıl anlatıldığına bakalım. Deniyor ki;

“Kral Ali bin Hüseyin 1880 yılında Mekke'de doğdu. Babasıyla birlikte İstanbul'a gitti ve orada kaldı. Daha sonra babası Şerif Hüseyin Hicaz Emiri olunca Hicaz'a geri döndü. Babasına sorumluluklarında yardımcı oldu ve yokluğunda onun yerine vekalet etti. Büyük Arap İsyanı patlak verdiğinde, Prens Ali ordunun liderliğini üstlendi. Şerif Hüseyin Arap lideri ilan edildikten sonra Prens Ali devletin ilk hükümetinin başına getirildi. Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra, Türk ordusunun lideri Fahri Paşa (Fahreddin Paşa), üç yıl boyunca isyancı ordular tarafından kuşatıldıktan sonra Medine-i Münevvere'yi terk etti. Kendini Prens Ali'ye teslim etti ve Prens Ali şehre girerek Arap bayrağını astı. Babası da onu Emir olarak atadı.”

Şu notla bitirelim:

Halen Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı olan Abdullah bin Zayed 2017’de Medine Müdafaası kahramanı Fahreddin Paşa’yı “hırsız” olarak niteleyen bir tweet paylaşınca Erdoğan, “Medine Müdafaasını İslâm’ın ve Hz. Peygamber’in sembollerinin şartlar ne olursa olsun korunması gerektiğini gösteren ibretlik bir hadise” olarak nitelendirdikten sonra şöyle tepki göstermişti:

“Fahreddin Paşa Medine Müdafaasını yaparken, ey bize bühtanda bulunan zavallı, senin ceddin neredeydi? Ta İstanbul’dan kalkıp Medine Müdafaası için oraya gelen Fahreddin Paşa niçin geldi? O mukaddes toprakları orayı işgal etmek için gelenlere karşı korumak üzere geldi. Peki, senin ecdadın neredeydi? Fahreddin Paşa’nın 2 yıl 7 ay süreyle müdafaa ettiği Medine’de yaptığı işler, gösterdiği kararlı duruş ve son ana kadar sergilediği direniş, gerçekten takdire şayandır. Utanmadan, sıkılmadan ‘Erdoğan’ın ecdadının mukaddes emanetleri oradan çalarak İstanbul’a getirdiğini’ söyleyecek kadar hezeyan içerisinde olan bu zavallılar, bunun adı ‘çalmak’ değil tam aksine oraları istilaya gelen, işgâle gelenlerden onları korumaktır, ne adına? Şehit olmak adına. Meşhur İngiliz ajanı Lawrence’in bin bir vaatle Osmanlı’nın aleyhine döndürdüğü bazı Arap aşiretleriyle kuşattığı Medine’de bulunduğu süre içinde Fahreddin Paşa sadece savunma yapmamış, şehri adaletle de yönetmiştir. Paşa, Hicaz Bölgesindeki İngiliz kuşatmasının daralması üzerine Peygamber Efendimize ait mukaddes emanetleri ordusunun önemli bölümünü oluşturan 2 bin kişilik bir koruma gücüyle İstanbul’a göndermiştir. Böylece mukaddes emanetlerin işgalci güçlerin eline geçmesini ve muhtemelen Avrupa şehirlerindeki görkemli müzelerde sergi malzemesi hâline dönüştürülmesini engellemiştir... Maalesef oraya yakın topraklarda bulunanlar bize utanmadan, sıkılmadan bühtanda bulunuyorlar. Önce haddini bil. Sen demek ki, bu milleti tanımamışsın. Sen Erdoğan’ı da tanımamışsın, Erdoğan’ın ceddini ise hiç tanımamışsın. Ama biz sizin şu anda ne tür garabetler içerisinde olduğunuzu gayet iyi biliyoruz.”

Tek soru: adına nişan verilenin, Fahreddin Paşa’yı kuşatan kişi olduğu da mı bilinmiyordu?!