Türk halkı, 1538’den itibaren Anadolu’nun kalbinden binlerce kilometre uzaklıktaki Yemen için oğullarını şehit verdi. Yüz binlerce evladı için onlarca Yemen türküsü yaktı. Bunlardan birini de en güzel, en coşkulu ve aynı zamanda en acıklı şekilde okuyan merhum Ruhi Su oldu:
“Yemen, Yemen, şanlı Yemen
Toprakları kanlı Yemen
Ben Yemen’e dayanamam
Nazlı yârdan ayrılamam”
Genellikle her ulusal ve uluslararası meseleyi “jeopolitika” çerçevesinden okumayı seven halkımız ve bu halkın sinesinden çıkan tarihçiler, elbette kayıpları itibarıyla son derece duygusal hâle gelen bu meseleyi jeopolitikadan ari olarak okumayı tercih etmediler veya reddettiler.
Yemen, XVI. yüzyıldabugün olduğu gibi, hatta bugünden daha da güçlü bir şekilde küresel mücadelenin kalbindeydi. Sonraki asırlarda yeni ticaret yollarının tesis edilmesiyle görece azalan önemi, XIX. yüzyılda tekrar yükselişe geçti. Sebebi de Süveyş Kanalı’nın açılmasıydı.
Böylece 1869 tarihi, bölge için yeni bir milat oldu. Yemen’de ise Osmanlı Devleti’ne karşı Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna dek sürecek isyanlar silsilesi patlak verdi.
1870 isyanı sonrasında bölgede görev yapan Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın hatıratı, sanıyorum ki Yemen’in bugününü anlamak için bile özel bir işlev görmektedir. 93 Harbi’nde ölümsüzleşen ama Karadağ’dan Kızıldeniz’e imparatorluk coğrafyasında ordular yöneten Muhtar Paşa; Yemen’in coğrafî ve iklimsel şartlarının, girift kabile yapısının ve her kabilenin (Türkler dahil) farklı aktörlerle iş birliği etmesinin geçtiğimiz iki yüz yıl boyunca Yemen’in birleşememesindeki önemini gözler önüne serer.
Hatırat çok acı sahnelerle doludur. Sözü verilen fakat bir türlü ulaşmayan erzak ve mühimmat, günlerce perişan hâlde çölü aşmak için yürüyen ve şehit düşen askerler, Yemenlilerin birbirlerine ve Osmanlılara ihaneti… Sanki 1914’ten bugüne uzanan epizodun başlangıç sahnesi oynanmaktadır.
Bununla beraber Muhtar Paşa, bazı gülünç olaylara ve bunların içine yedirilmiş coğrafîve yerel gerçekliklere de yer verir. Örneğin bir noktada, aşılmaz denen bir kaleyi tarumar eden Türk topçularının zaferi üzerine Muhtar Paşa’nın yanındaki Yemenli, karşı taraftaki soydaşlarıyla alay etmeye başlar. Devamını şöyle anlatır Paşa:
“Bu sırada bizim Şeyh Ömer, Şakik devecilerine hitaben ‘Ya küllâb, bunlara Türk derler ki, bir tanesinin ölüsü, filan şeyiyle (kaba ismini söyleyerek) sizin on tanenizi öldürür!’ diye bağırmaktaydı. Sebebini sual ettiğimde, ‘Ya efendinâ, dün akşam askerin sam rüzgârından dökülüp perişan olduklarını gören bu habisler, Muhammed Aiz’e ziyafet götürüyoruz diye, âdeta alenen bayram ediyorlardı. Şimdi işte onun cevabını veriyorum. Çünkü onlara göre bu dağlara onlardan başka kimse çıkamazmış. Hususiyle dün akşamki hâl üzerine, bu askerleri harbe götürenin aklı var mı diye alay ediyorlardı’ dedi.” (Ahmed Muhtar Paşa, Anılar: Sergüzeşt-i Hayatım’ın Cild-i Evveli, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1996, s. 55.)
Bir asker olarak olayları soğukkanlılıkla analiz eder. Ama eserinde “jeopolitik” yaklaşım az yer tutar. Yemen’deki isyanda İstanbul’dan bağımsız hareket eden Mısır’ın, hatta Rusların parmağını görür.
Gelelim bugüne…
Yemen’deki direniş ekseninin son günlerde Kızıldeniz’e vurduğu darbeyle dünya para piyasaları altüst olmuş durumda.
Arap Baharı adı verilen dalganın içinden çıkan Ensarullah ya da Husiler, 2015’ten beri Körfez monarşilerine, resmî olarak da 2025’ten bu yana Amerikan emperyalizmine karşı mücadele vermekte. Ayrıca 2023’ten bu yana İslam dünyası içinden çıkıp da İsrail’e Gazze’de yaşattıklarının hesabını soran nadir aktörlerden biri.
Bölgesel bir güç olan ve Nurettin Taşar’ın formüle ettiği üzere, küresel hegemonyanın zayıflayıp uluslararası değişimin yaşandığı süreçte “orta büyüklükte devlet” olarak diplomatik esneklik ve bağımsızlık sergileyebilen Türkiye de kaçınılmaz olarak, bir asrı aşkın süre önceki gibi ama bu sefer farklı bir kapasiteyle, olayların hem içinde yer almakta hem de daha da derinlere çekilmekte.
Nasıl mı?
7 Ağustos’ta imzalanan “Mekke Anlaşması”nın taraflarından biri; ayrıca Husilerin son saldırıları bir başka imzacıyı (Suudiler) hedef almakta ve üçüncü imzacı (Pakistan) da üstü kapalı şekilde anlaşmanın devreye girebileceğine dair Ensarullah ve İran’a gözdağı vermekte.
Pakistan tarafı bu noktada, Trump başkanlık koltuğuna oturduğundan bu yana olduğu gibi, iki taraflı oynamaya devam ediyor. 10 Eylül’de Pakistan Dışişleri Sözcüsü, anlaşma kapsamında askerî karşılığın imza aşamasında görüşülmediğini fakat zamanı geldiğinde anlaşma doğrultusunda hareket edileceğini açıkladı.
“Bardağı taşıran son damla”, Siyonizmin ve Amerikan emperyalizminin oyuncağı olan Ebrehe rejiminin, Husilere ait bir İHA’nın Mekke’nin güneyinde, yasak hava sahasına girmeden düşürüldüğü iddiası oldu.
İslam dininin kutsal beldelerini fillerle değil ama inşaatlar ve emperyalizmle kurduğu ilişkiyle tarumar eden bu rejimin iddialarına inanmak çok ama çok güç. Sonuçta Ensarullah da emperyalizm karşıtı olsa bile İslamî bir dava gütmekte. Propagandanın sahadaki varlık kadar önemli olduğu bugünün savaşlarında böyle bir hamle yapması düşünülemez.
Ama Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif belki Çin ile yakınlığına rağmen Trump ile tesis edebildiği ilişki, belki de “Mekke Anlaşması” imzacılarından biri olması itibarıyla, anında Husileri kınadı. Tesadüf o ya, Mekke’de imzalanmamasına rağmen ismini akde veren şehre, hem de dünya Müslümanları için en kutsal beldeye, saldırı teşebbüsünde bulunulmuştu!
Trump ve yardımcısı Vance ile çok samimi ilişkileri olan, ABD Başkanı’yla öğle yemeği için Vaşington’a uçan Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir de 18 Eylül’de bu sefer İran’ı, Husileri dizginlemesi için uyardı.
Ve bütün bu tabloda Türk Dışişleri Bakanlığı, 16 Eylül tarihli şu trajik notu yayımladı:
“Husilerin, kutsal Mekke şehrini hedef alan İHA saldırısını şiddetle kınıyoruz.
Suudi Arabistan’ın egemenliği, toprak bütünlüğü ve güvenliğine olan desteğimizi teyit ediyor; Suudi Arabistan’la dayanışmamızı bir kez daha vurguluyoruz.
Bölgesel istikrarı ve güvenliği de tehdit eden bu saldırıların derhal sona erdirilmesi ve gerilimi daha da tırmandırmaya matuf her türlü eylemden kaçınılması yönündeki çağrımızı yineliyoruz.”
Elbette bu açıklama, tıpkı Pakistan gibi, anlaşmanın tarafı olmakla izah edilebilir. Ama umuyorum ki buradan ileri gidilmez, müttefik olduğumuz rejimden kanıtlar talep edilir ve Türkiye, asırlar önceki maceralara bu sefer kendi çıkarlarına uygunluğu tartışılır sebeplerle yeniden atılmaz.
Bugün Türk halkının önemli bir kesiminin Husilere, Yemen’e ve hatta bütün Arap dünyasına bakışı, kaçınılmaz olarak duygulardan ve tarihî hafıza nedeniyle olumsuz. Fakat yine halkımız, başındakilere kıyasla kendi ulusal (jeopolitik) çıkarlarını çok daha rasyonel bir şekilde tespit edebiliyor. Bugün elbette kendi oğullarını uzak çöllere yollamak istemez ve elbette artık savaş teknolojisi, askerlerini çöllerde yürütmekten çok daha ilerilere ulaştı.
Lakin umuyorum ki Ağustos ayında düşünülmeyen veya kamuoyuyla paylaşılmayan meseleler, Türkiye’nin ve bölgenin çıkarlarının aleyhine, kanıtlanmamış iddiaların peşinde bizi orta ve uzun vadede aleyhimize işleyebilecek noktalara çekmez. Evet, Muhtar Paşa’nın Yemenlisinin dediği gibi, bir Türk on düşmana bedel olabilir; ama Yemen’in coğrafyası ve insanî şartları değişmemiştir ve coğrafya, ABD ordusunun İran’daki içler acısı vaziyeti göz önüne alırsak, hâlâ önem taşımaktadır.
Ruhi Su bu durumu gayet güzel özetlemektedir:
“Yemen, Yemen, şanlı Yemen
Toprakları kanlı Yemen”
Çok Okunanlar
Genel başkanlık için adı geçen 6 ismi sıraladı
Doping suçlaması nedeniyle altın kemeri alınan isim CHP'de
PISA'nın iki yüzü: Yükselen başarı, süren eşitsizlik
Ümit Özdağ’dan Öcalan için evlilik iddiası
Mahkeme tedbiri kaldırdı ama Gürsel Tekin gitmiyor
Tuna Portföy'den TNR fonu açıklaması
Özgür Özel o görüntülere çok sinirlendi, sert tepki gösterdi
Hasan Atilla Uğur gözaltına alındı
Ünlülere yönelik uyuşturucu soruşturması
Arınç’tan Kahire’de iki fıkralı mesaj