Altı yıl önce şöyle bir not yazmışım: “Merkel’de bir Hindenburg potansiyeli görüyorum, yine de herhalde ondan sonra kötü yerlere savrulmaz ve hepimizin kaderini kötü etkilemez Almanya...”
Bugün, tarihte iki defa acı bir şekilde yaptığı gibi, Avrupa’nın ve dünyanın kaderini kökünden değiştirecek adımlar atmaya hazırlanıyor Almanlar. Bunun sonucunun yine “acı” olabileceğini söylerken kolaycılığa kaçarak “faşizm”, “‘aşırı’ sağ” gibi kavramlara sığınmak istemiyorum. En baştan belirteyim ki bu sonuç, tekno-faşizmin veya tekno-feodalizmin gölgesinde insanlığın geçen iki asırlık sosyal haklarını ve kazanımlarını çöpe atacak bir yere götürebilir bizi.
Saksonya-Anhalt seçimlerini ve Almanya’nın geleceğini analiz edip sorgularken Nazilerin iktidara yükselişinde ve AfD’nin geçtiğimiz yıllarda kurduğu ağların benzerliklerini doğal olarak tahlil etmemiz gerekir. Çünkü insanız, insan olan hiçbir şey bize yabancı değil; bundan hatalarımız da nasibini alıyor: Nasıl ki 1920’lerde yaşanan krizler 1930 ve 1940’larda tarihin gördüğü en büyük yıkıma yol açtı; bugün de yüz yıl öncesini mumla aratacak derecede derin krizlerden geçiyor ve belki de geçen asrın dehşetini arzulatacak dönemeçlere ilerliyorsak geçmişe dönüp bakmamız lazım.
Gelgelelim, olası bir AfD iktidarı, Naziler devrinin tekrarını yaşatacak demek değildir; fakat mevzubahis seçim zaferi, Nazilerin yükselişini mümkün kılan ekonomik/statü kaybı ve korkusunu, demografik değişimi, kültürel yozlaşma söylemini, iç düşman arayışını ve elbette küresel kapitalin desteğini kabul edip zihinsel süzgeçten geçirmemiz gerektiğini gösteriyor.
Şu anki noktaya bizi getiren 1990’lardan beri kapıldığı hülyalardan uyanamayan liberaller oldu ki seçmenin isteklerine kulak kapayarak defalarca yenilgiye uğradıkları ve “‘aşırı’ sağa alan açtıklarına dair Yönelim’de bir yazı kaleme almıştım (“‘Aşırı’ Sağ, ‘Aşırı’ Sol, Penaltı, Gol”, 10 Eylül 2026). Burada ise tarihsel bir analiz yapmak ve sıkça dile getirilen bazı yanlış yorumları değerlendirmek istiyorum.
Saksonya-Anhalt’ın Önemi
Muhafazakâr İngiliz dergisi The Spectator’ın Şubat 1990 sayısında yayınlanmış ünlü bir karikatür vardır: Batı Almanya’yı temsilen dönemin şansölyesi Helmut Kohl, Doğu Almanya’yı yutmaktadır. Sanki bir kehanetmiş gibi görünen bu çizim aslında o devirde de bugün de dillendirilmekten pek hoşlanılmayan bir gerçekliği ortaya koyar: Birleşme ve bütünleşme masallarıyla beraber vahşi kapitalizm, Hitler’in orduları gibi, iştahla Doğu’ya el koymuştur.
Bu açılımın sonuçları, özellikle son on sekiz yılın küresel krizleri ve son beş yılın teslimiyetçi dış politikası nedeniyle birer felakete yol açtı. Eyalet seçimlerinde %43,8’lik oy oranıyla tarihî bir rekor kıran AfD bundan beş yıl önce oyların sadece %20,8’ini toplayabilmişti. Bu başarıyı hem de tepkili seçmeni sandığa çekerek, katılım oranının %60,3’ten %77,8’e yükseldiği bir atmosferde elde etti.
Birleşmeden otuz küsür yıl sonra bölgedeki ekonomik veriler seçim sonucu açıklamaya yetiyor. Eyalette Ağustos 2026 işsizlik oranı %8,2 iken Almanya ortalaması %6,5’ti. Bölgede tam zamanlı çalışanların 2025 ortalama brüt yıllık geliri 51.937 avroyken ülke ortalaması 65.441 avro. Seçmenlerin %70’i fiyatlar böyle giderse bir gün faturalarını ödeyememekten kaygı duyduğunu söylüyor. Seçimde en önemli mesele %25 ile sosyal güvenlik, sonra %17 ile Avrupa’da barış, %15 ile ekonomi olmuş. Göç ise genel seçmen kitlesinde yalnızca %9 ile daha aşağılarda. Keza 2025 tarihli Sachsen-Anhalt Monitor’da halkın yaklaşık %61’i kendisini Doğu Almanı olarak “ikinci sınıf vatandaş” gibi hissettiğini söylemiş; %48 ülkenin refahından hak ettiği payı almadığını düşünüyormuş.
Doğu Almanya’daki ekonomik ve demografik güvensizlik, mevcut düzene duyulan öfkeyle birleşiyor; AfD de bu hoşnutsuzluğu hem kültürel hem ekonomik bir programla karşılamaya çalışıyor. Fakat bu programın sosyal devlet bakımından nereye uzanabileceğini görmek için Almanya’dan biraz uzaklaşıp başka bir güncel deneye, Arjantin’e bakmak gerekiyor.

The Spectator karikatürü (Şubat 1990)
Sosyal devletin sonu
Nasıl mı? Arjantin’deki kukla parçası Javier Milei üzerinden girişilen deney artık olgunlaştığından bunun çıktıları muhtemelen Almanya gibi bir dev üzerinden dünyanın geri kalanına yayılabilecek bir potansiyeline sahip hâle geldi.
Milei’yi iktidara taşıyan faktörlere ek olarak Elon Musk ve Peter Thiel’in sunduğu açık destek de rol oynadı. Lakin neticede Arjantin’de ekonominin öncekinden de beter bir duruma evrilmesine ve faturanın emekçi kitlelere patlamasına yol açılmış durumda.
AfD içinse durum elbette daha farklı. Musk ve Thiel’in desteklediği parti, adına “refah şovenizmi” denen bir kavramla açıklanacak bir siyaseti savunuyor: Evet, sosyal devlet küçültülecek, vergi yükü azaltılacak ama Arjantin’in aksine ayakta tutulan bir kısım milliyet/katkı esasına göre yeniden dağıtılacak.
Elbette şu an için söylenen bu. Covid sonrasında gördüğümüz gibi sözler ve vaatler eyleme dönüştüğünde daha farklı bir hâl alıyor.
Bununla beraber, AfD’nin yeni “Nazi Partisi” olduğu çokça dile getirilmekte. Buna hemen karşı çıkmadan, Nazilerin yapısına ve savundukları politikalara bakarsak arada pek çok paralellik kurmak mümkün.

Thiel ve Milei (Nisan 2026)
Thyssen’den Musk’a kapitalistlerin faşizmle flörtü
İş, siyasî ortaklıklara gelince kavrayış kabiliyeti gayet yüksek bir siyasetçi olan Hitler, başarısızlığa uğrayan darbe girişiminin (1923) ardından sermayedarları yanına çekmeden iktidara ulaşmanın mümkün olmayacağını anlamıştı.
1920’lerden beri yanında olan Fritz Thyssen’le bu sebeple hem daha yakın ilişki tesis etti hem de bu ilişkiyi kullanarak Ruhr sanayicileriyle temas kurdu. 1932’de Hindenburg’a Hitler’i şansölye yapması yönünde baskı kuran isimler arasında Thyssen de vardı. İkilinin mesaisini bitiren ise Nazilerin Yahudilik karşıtı politikaları değil, Thyssen’in çıkarlarını tehdit eden II. Dünya Savaşı’na karşı tutumu oldu. Musk ve Thiel, Thyssen’a kıyasla daha şanslı olsalar gerek; sonuçta sahne önündeki sözde muhalefetlerine rağmen Ukrayna’dan Gazze’ye, Kızıldeniz’den Hürmüz’e İmparatorluk’un savaşlarına tam desteklemek sunuyorlar.

Hitler ve Thyssen Ruhr’da (1935)
Thyssen, ismi tesadüfî olarak zikredilecek, alelade bir kapitalist değil. Zira kendisi 1926’de Almanya’nın demir-çelik imparatorluğunun başına geçmişti. Mirasçılarının 1999’da birleştiği Krupp da kurulduğu tarihten itibaren Alman savaş makinesinin en önemli parçalarından biri olmuştu. İktidara gelmeden önce Nazilere Thyssen kadar sempati duymasa da oğul Alfried Krupp, II. Dünya Savaşı’nda rejimin en önemli ortaklarından biri hâline gelmişti.
Ukrayna Savaşı’ndan sonra Alman ve Japonların yeniden silahlanmasını teşvik edenler bakalım birkaç yıla bu eylemlerinden “pişman” olacaklar mı?
Weimar’dan Wokeizm’e
AfD’nin geleneksel seçmen nezdinde, belki de haklı olarak, cazibe yaratmasının sebeplerinden biri de 2010’lardan bu yana Batı’yı dönüştüren woke kültürüne ve ABD’den ithal “kültür savaşları”na karşı tutumu. Frühsexualisierung (çocukların cinsellikle erken tanıştırılması), Genderideologie (toplumsal cinsiyet ideolojisi), geleneksel ailenin çözülmesi, cinsiyetlendirilmiş dil gibi kavramlara savaş açan AfD açıkça “aile değerleri yerine gender” karşıtlığı kuruyor.
Sonuçta “kükreyen 2020’ler” her alanda ahlakî ve kültürel yozlaşmaya kucak açıyor. AfD de buna, “‘aşırı’ sağ” bohçasına atılan diğer hareket ve örgütler gibi, meydan okumakta. Sermayenin bu süreçteki rolünü tersine çevirip bugün -yine isimlerini anmak gerekirse- Musk ve Thiel gibi figürler üzerinden karşı dalga yarattığı gerçeği bir yana; bu durum kaçınılmaz olarak -yine- yüz yıl öncesini hatırlatıyor.
Nazilerin de hedefinde bir başka toplumsal mesele olarak “ahlakî erozyon” vardı. Sanat hayatında yeni deneylerin yapıldığı, Institut für Sexualwissenschaft (Cinsel Bilimler Enstitüsü)’nün kamusal tartışmalarda rol üstlendiği, gey ve lezbiyen barların dolup taştığı Weimar Berlin’i fakirleşmiş ve mülksüzleşmiş Almanlar nezdinde pek de muteber değildi. Nitekim Versay’da ulusal onurunu zedelenen, tarihte görülmemiş bir enflasyon dalgasının vurduğu, her köşesinde eski Genel Savaş askerlerinin hakir görüldüğü Almanya’ya bu tablo yakışmamaktaydı! İktidara gelir gelmez de hızla “Yahudi ve komünistlerin” saçtığı bu “hastalık”tan kurtuldular.
Hakikaten de bu kadar muhafazakâr mıydı Naziler? Hitler’in parti içi hesaplaşmaya kurban giden kısa süreli sağ kolu Ernst Röhm’ün adının karıştığı “aşırılıkçı” eşcinsel pratikler pek çok üst düzey ismi de içine çekti 1930’lar boyunca. Burada görülen; aslında “ahlak” ve “kültür” üzerine kurulan muhafazakâr söylemin, başka zaman ve mekanlarda da gözlendiği gibi, iktidarın işine geldiği müddetçe göz ardı edilebildiği ya da aslında hiç de muhafazakâr olmayan isimlerin işlevlerine göre sistem içinde bir rol edinebildiğidir. Sanırım AfD’nin lideri ve partneri üzerinden kurulan eleştiri veya ithamların bu tarihî gerçeklik üzerinden yeniden değerlendirilmesi gerekir.

Hitler ve SA’nın kurucu lideri Röhm (sağda)
Yahudi-Bolşevizmden İslamogoşizme
Naziler için en büyük tehdit Sovyetler Birliği ve onun Almanya “içerisindeki” işbirlikçileriydi. Daha 1917 sonundan itibaren bu tehdidi ifade etmek için şöyle bir terim kullanıma girmişti: Yahudi-Bolşevizm (Judeo-Bolshevism). Doğu’daki Bolşeviklik kendiliğinden tehlike yaratmak için yeterli olmuyor; bunun bir de aslen Yahudi olan (Trotskiy, Zinovyev, Kamenev, Radek, vs.) veya Yahudi olduğu iddia edilen (Lenin, Stalin, Dzerjinskiy, Buharin, vs.) isimlerce dünyayı yok etmek üzere tasarlandığı dile getiriliyordu.
Bugün ise özellikle Almanya’da Yahudi örgütlerine veya İsrail’e yönelik en ufak bir eleştirinin ne büyük polis şiddeti ve hukukî cezalarla karşılaştığı ortada. Çünkü bugün, AfD’nin de gayet iyi ifade ettiği üzere, bir başka “tehdit” var: O da göçmenler, (Türkleri ayrı bir kategoriye koyarsak) bilhassa Müslüman ülkelerden gelenler.
Bunu diğer Batı ülkelerinde sağcı çevrelerde gittikçe şiddet(len)dirilen eşzamanlı İslam ve sol düşmanlığı ile nefretiyle ilişkilendirmek mümkün. Çağımızın en büyük insanlık suçunu işleyenler ödüllendirilirken, daha önce tarihte defalarca benzerlerini gördüğümüz gibi, kurbanlar cezalandırılıyor, suçlanıyor ve karalanıyor.
Hâl böyleyken fıkra gibi açıklamalara da rastlamak mümkün: İsrail’in Berlin Büyükelçisi Ron Prosor, AfD’nin seçim zaferini “ikaz ışığı” olarak niteliyor ama bunları doğrudan kınamıyor. Şaka gibi gelecek ama bu ortamda asıl “sola” karşı siyasî koruma duvarı kurulması gerektiğini söylüyor!..
Ezelî düşmanlığa ne olacak?
Naziler ve AfD arasındaki benzerlikleri çoğaltmak mümkün. Fakat iki parti arasında çok önemli bir ayrım var ki o da Rusya’ya bakışları.
İster adı Yahudi-Bolşevizm olsun ister (sonrasında) Stalinizm; Moskova, Hitler ve partisi için daima bir numaralı tehdit oldu. Unutulmamalı ki maymun iştahlı sermayedarların desteğiyle açtığı yeni dünya savaşında Holokost kurbanlarından neredeyse beş kat fazla Slav hayatını kaybetti.
AfD ise ideolojik babası olduğu söylenegelen Nazi Partisi’nden farklı bir yerde duruyor. Moskova’yla ilişkilerin düzeltilmesini, Rusya’ya yönelik yaptırımların kaldırılmasını ve Ukrayna’ya desteğin kesilmesini savunuyor. Düşmanı daha soyut bir şekilde tasavvur ediyor. Dış güçlerin kuşattığı Alman ulusunun; göç dalgaları, kültürel yozlaşma, ekonomik savaş ve (üstü kapalı) ABD-NATO ağlarıyla çevrildiğini öne sürüyor.
Fakat bunun nihaî bir hedef olduğunu kim savunabilir?
Liberallerin anmayı çok sevdikleri Molotov-Ribbentrop Paktı’ndan cayan da ısrarla görmezden geldikleri Münih Anlaşması’nı hiçe sayıp Chamberlain’i ateşe atan Almanlar değil miydi?
Şirketleri ABD-NATO güvenlik sistemiyle iç içe geçmiş olan Musk ve Thiel’in bu savaşlardan (yer yer ayrı ayrı yer yer kesişen ölçülerde) çıkarları olmadığını düşünmek mümkün müdür?
Bu yüzden AfD’nin yükselişini basitçe “Almanya, NATO'dan kopuyor ve Rusya'yla işbirliğine geçiyor” biçiminde okumak yanıltıcıdır (Ah, keşke bu senaryo 1919’da gerçek olsaydı!).
Alman sağının NATO’yla ilişkisi, Emin Gürses'in de defaatle dikkat çektiği üzere, daha derin bir tarihsel süreklilik gösterir. Unutulmamalı ki AfD, NATO’dan çıkmayı programlaştırmıyor; NATO’yu Amerikan müdahaleciliğinden arındırılmış, Avrupa ayağı güçlendirilmiş ve Alman ulusal çıkarlarına tâbi bir savunma ittifakı olarak yeniden tanımlamak istiyor.
Hâl böyleyken yarın ne olur, ki
Çok Okunanlar
Devlet Borçlu, Millet Borçlu…
Katılımevim’in ana hissedarında satış süreci krizi
Yapay zeka, dijital faşizm ve ütopik komünizm üzerine bir deneme
Antalya’da 2 emniyet müdürüne gözaltı
Firari savcılar için zamanaşımı talebi tepki çekti
Odysseus'un yolculuğu - 2.Eve giden yol insandan geçiyordu
Orada bir BRICS var uzakta!
Maria Suphi: Savaş ganimeti olarak görülen kadın
12 Eylül: Türk siyasi tarihinin utanç günü
Almanya’da tarih tekerrür mü edecek?