NATO, Türkiye’nin felaketidir. Kurucu babaların, yani CHP ricalinin de, ki DP ondan ayrı bir “şey” değildi, Türkiye’nin boğazına doladığı bir ilmek. Acısını çekiyoruz. Cumhuriyetin sonunu hazırlayan bir düzenek bu. Göreceğiz.
Kitlesel bir itiraz yok. Bir kabullenme utancı içindeyiz aslında. Ancak yine de bazı olumlu alametler belirmedi değil.
Liberal molozların koruduğu “liberal sol”, yasakları delen genç komünistleri, sosyalistleri, hatta kemalistleri görünmez kılmaya çalışsa da, büyümeye eğilimli bir itiraz var.
Sokağa yansıması önemliydi. Yansıyor da...
Gelmek istediğimiz yer farklı. Sorularımız da...
DENİZ GÖKTAŞ: SANKİ BİR KURUCU İRADE
Türkçenin olanakları mı? Zirvelerin, geçmişteki büyük ustaların bile zaman içinde, yani mekândaki değişimler sonucu, hızla eskitildiği gerçeği mi?
İkisi de...
Dünya ve tarih böyle bir şey. Mizah veya hiciv de diyebileceğimiz alandan bakalım. 1960 ve 1970’lerin ulaşılmaz devlerini hatırlıyor musunuz? Aziz Nesin eskitilmedi mi? O bir yana, Gırgır ve Oğuz Aral gibi büyük kitlelere seslenebilen eşsiz bir mizah ırmağı bile eskitildi. Aynı kadere dünya çapında benzersiz bir çizgi ustası olarak Turhan Selçuk ve başkahramanı Abdülcanbaz’da da rastlıyoruz. Normaldir.
Gerçi bu ustaların aşıldıklarını ve müzelik falan olduklarını söylemek, haksızlık olur. Ama bazı adımlar atılıyor. Eskiler unutuluyor. Mekân değişiyor çünkü. Başka bir rüzgâr esmeye başlamış görünüyor.
Deniz Göktaş da böyle bir “hadise”.
Sonrasına kefil olamayız elbette, ancak şu anda bir aydın tutumu karşısındayız. Sadece bu değil...
Şu: “İçeride” ve hatta “dışarıda” bir temizlikle karşı karşıya kaldık. Başka meseleler bir yana, tek kişilik gösteriler yapan, satır aralarına gizlediği incelikli şakalarla izleyicisini çaba göstermeye zorlayan sevimli genç bir adamın, “egemen ve eyyamcı” eski mizahı, Cem Yılmaz-Yılmaz Erdoğan okulunu diyelim, bir anda ıskartaya çıkardığına tanık olduk. Hatta gömdüğüne...
Hem öncekilerin yaptıkları mizahı, hem de garanticiliklerini, konformizmlerini bir anda, onlarla ilgili hiçbir “kem söz etmeksizin” deşifre etmiş oldu Deniz Göktaş, bu tutumuyla. Büyülü hapishanemiz Türkiye’yi bırakmama kararıyla... Sadece Cem Yılmaz-Yılmaz Erdoğan garanticiliğini ve zenginciliğini değil, asıl önemlisi, Almanya Avrupası’na kapağı atmış, oradan demokrasi dersleri pazarlayan garanticileri de boşa düşürmüş oldu. Bu ikincilerin politik itirazcılığı meslek edinmiş “demokrasi militanları” olduğunu eklemekle yetinelim, yani bizzat stand-up falan yapmıyorlar.
BENZERLİKLER...
Deniz Göktaş’ın, kendisi ne derse desin ve bundan sonra nereye yönelirse yönelsin, büyülü hapishanemiz Türkiye’ye gözünü kırpmadan dönebilmesi, bugünlerde belgeselinin ve hakkındaki kapsamlı kitabın yayımlanmasını beklediğimiz bir Yalçın Küçük’ü, o direnci ve derinliği hatırlatmadı değil.
Ortak yanları ODTÜ’lü olmaları mı? Belki...
Soydur, çeker... İlericilik de bir tür soydur, sonuçta. Toplumsal genler taşır kuşaktan kuşağa...
Tekrar: Bu genç adamın çıkışı, şimdiye kadarki stand-up’çıları silip süpürdü. En zor durumda kalanlar ise Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan takımları oldu... Hiçbir şeyin farkında değiller elbette. Şımarıklıkları izin vermez. Fakat bundan sonra şimdiye kadarki gibi sahne alamayacakları anlaşılıyor. İtibarları yerle bir oldu. Henüz algılamış değiller.
Deniz, çözümü Avrupa’da bulan “demokratların” yüzüne de atılmış bir tokat artık.
12 Mart ve 12 Eylül’den sonra Avrupa’ya gitmesi için kendisine yapılan bütün teklifleri reddetmiş bir Yalçın Küçük izleği bu. Bu tür duygular da bulaşıcı gerçekten. Kuşaktan kuşağa bulaşıyor.
“ALMAN KABARESİNE” DE DERS...
Sonuçta bu olan biteni “Türkiye’de pişer Almanya’ya da düşer” diyerek tersinden değerlendirebiliriz: Kabarenin neredeyse kurulup kurumlaştığı dil (Almanca) ve ülkedeki (Almanya, Avusturya ve biraz da İsviçe) pek bir eleştirel takılan “yerel sektör militanlarının” pabucunu dama atan bir çıkış bu.
Gelmek istediğimiz yer asıl burası: Hep “Türkiye’nin en az 50 yıldır ekonomik, demografik, askeri, siyasi, kültürel ve ahlaki bağlarıyla emperyalist dünya sistemi içinde Almanya’nın uhdesine bırakıldığını” yazıp duruyoruz. Pek itiraf edilmese de böyle bu.
Tabii bu ilişkilerin sadece emperyalist merkezden bağımlı “çevreye” doğru olduğunu söyleyemeyiz.
Yoksuldan zengine doğru da bir hat var.
Kültürel, dilsel bir hat mesela...
Genç Deniz’in çıkışı Türkiye ile sınırlı kalamaz. Kabaresiyle ünlü Almanya’da bile bunun gölgesini, daha doğrusu ışığını yakında göreceğiz.
Bugün Almanca kabare dünyasındaki keskin zekâyı, ki sistem dışı bir yırtıcılığı yoktur, Türkiye, Ortadoğu veAfrika kökenli sanatçıların temsil ettiğini söyleyebiliriz. Mikrofon üzerinden ve/veya sahneden şakalarla topluma ulaşan Türkiye bağlantılı insanların küçük ve epey eksikli bir geçici listesini verebiliriz:
Bülent Ceylan, Kaya Yanar, Django Asül, Fatih Çevikkollu, Şinasi Dikmen, Muhsin Omurca, Meltem Kaptan, İdil Baydar, Aydın Işık, Özcan Coşar, Şenay Duzcu, Tan Çağlar, Serhat Doğan, Sertaç Mutlu, Kadir Zeyrek, Osan Yaran, Filiz Tasdan, Serdar Nalçakar, Murat Topal, Kerim Pamuk, Özgür Cebe, Aylin Lefkeli, Serdar Karibik, Cüneyt Akan, Tahsim Durgun, Özgür Turhan...
Fakat eksikli bu listede veya “biyolojik Alman” olup da sahneye çıkan stand-up sanatçıları arasında, herhangi bir televizyonun desteği olmaksızın YouTube’da 10 günde 11 milyon görüntülenme alabilmiş genç bir kabareci veya stand-up’çı yok. Yaşlısı da yok. Ana akım medya desteği alanlarda da yok. Son dönemin yıldızı, bütün moral sınırları rahatça ihlal etmesiyle ve provokatif görüntüsüyle ünlü Lisa Eckhart bile bu rakamların ancak rüyasını görebilir.
“İmran Deniz Göktaş”, bütün stand-up’çıların, bizdeki en ünlülerinden ve pek demokrat Avrupalılarından başlamak üzere, hepsinin ipliğini pazara çıkarmış olmadı mı? Belki de kendi isteğinin çok dışında bir durum karşısındayız. Deniz daha yolun başında; buradan muhtemelen sinema ve yazıya “yatay geçiş” yapacağı anlaşılıyor. Burada kalamaz. Zekâ enerjisi izin vermez. Göreceğiz..
Fakat şu: Avrupa’nın demokrasisinde şöhret olmuş, kabarenin doğum yerlerinden biri kabul edilen Almanya’dan hareketle baktığımızda o şöhretlerin makyajını da dökmüş olmadı mı? Almanya’nın, Türkiye için en önemli bu dış emperyal merkezin içinde isim yapmış, kökleri Türkiye’deki kabaretistlerden söz ediyoruz.
Deniz’in büyülü hapishaneye dönüş kararı, emperyalist demokrasilerde ekmek arayan muhaliflerin canını sıkmış olmalı.
NATO belamıza geldik. Genç TKP’lilerin sokaklarda yasakları deldiği ve ister istemez sosyalist solu tetiklediği bir aşamadayız. Sosyalist solun ve diğer ilerici akımların derlenip toparlanması uzak değildir.
Yeni Denizlerin zamanındayız...
Gülmek devrimci bir eylemdir. NATO ve onun dinci/milliyetçi hizmetkârları, elbette bundan korkacaktı...
Çok Okunanlar
MASAK'tan işlem durdurma kararı
'Erdoğan ile Trump arasındaki doğrudan diyalog hareket alanı oluşturmuştur'
Melis Sezen ifadesinde aylık gelirini açıkladı
Teröristbaşını konuşmak varken Mansur Yavaş da kim oluyor!..
İstanbul için terk etme vakti
beIN Sports'tan Okan Buruk tepkilerine canlı yayında yanıt
1453’ten 2026’ya: Batı’nın 500 yıllık dünya sistemi sona ererken
Mikrofonlar namaza açık, adalete kapalı
Etki ajanlığı yasası yürürlükte mi?
Resmî Gazete / 7 – 20 Eylül 2026