Münih’le devam edelim. İki küçük ön değiniyle...
Bir: Münih Güvenlik Konferansı, ABD ile AB arasındaki mesafenin giderek açıldığını, Amerikan Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun şirinlik taslayarak puan toplama çabalarına (ve topladığı abartılı alkışa) rağmen yeniden gösterdi. Bu arada Alman ilericileri, bu militarist toplantıyı sokakta mütevazı ölçülerde de olsa protesto ettiler. Eski Sol Parti milletvekili ve uzun süredir BSW kurucusu Sahra Wageknecht'in mücadele arkadaşı Sevim Dağdelen burada iki oğlunun da katıldığı protesto gösterilerine işaret etti. “Sizin savaşlarınızda ölmek istemiyoruz. Çocuklarımızı alamayacaksınız!” diyen Dağdelen’in acil barış ve sosyal haklar taleplerini içeren ABD-NATO-savaş karşıtı konuşması gerçekten etkileyiciydi.
İki: Fakat, en az o konferans kadar önemlisi, İran’da rejim değişikliği ve Amerikan müdahalesi için aynı kentte, polisin verdiği rakamlara göre, 250 bin kişilik dev bir gösterinin yapılmış olmasıydı. Rıza Pehlevi’nin de katıldığı gösteride İran bayraklarının yanı sıra ABD, Alman, NATO, İsrail, Ukrayna ve -herhalde- birçok Batılı bayrak, flama vs. taşındı. Onları İran sokaklarındaki gösterilerde de görebiliyoruz. Peki.
Şurası ilginç: İranlıların ve İran’a dış müdahale isteyenlerin yaptığını henüz bizim Türkiye kökenli muhalif göstericiler yapmıyor. En azından Türkiye’de. Bu, Türkiye halkının, cumhuriyet rejiminde yetişmiş bağımsızlıkçı muhaliflerin bir terbiyesi veya zorlaması mıdır? Belki. Önümüzdeki zamanda buna ve anlamına değinme fırsatı buluruz. Batı’nın gözünde kırılması gereken bir inat olduğunu ekleyerek bu konuyu şimdilik kenara alalım. İyi.
İyi de, sadece ABD ile AB arasında değil, Avrupa içindeki cepheleşmelerin de sertleştiğini ve aradaki mesafelerin çoğaldığını gördük. Örneğin Almanya-Fransa hattındaki soğukluk gözle görünür boyutlar aldı. İki sağcının, Friedrich Merz ve Emmanuel Macron, adeta dirsekleştiğini gözledi herkes... Bu arada Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Slovakya da “Biz bu oyunda yokuz” mealindeki mesajlarıyla, AB içi birlik kuşkularını iyice bir büyüttü.
“Avrupa’nın en güçlü ordusunu kuruyoruz!”
Hepsi iyi de, Almanya Başbakanı Merz ciddi yankılar uyandıran konuşmasıyla neden eteklerindeki taşı dökme gereği duydu?
• Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu kurmakta kararlı olduklarının altını çizdi.
• Uluslararası alanda artık kurum, kuruluş, kural falan kalmadığını, “artık kurallar üzerinde yükselen” bir uluslararası düzen bulunmadığını vurguladı.
• ABD’nin dünya egemenliğinin tamamen kaybolmadığını, ama şimdiden sorgulandığını hatırlattı.
• Moskova’ya şimdiye dek görülmemiş ölçülerde zarar verebildiklerini ve büyük masraflara neden olduklarını, ancak Rusya ile barış pazarlığına kapalı olmadıklarını belirtti.
• Danimarka ve Grönland konusunda da açıkça dayanışma bildiriminde bulundu. Trump karşıtı bir tutumdu bu.
Neden? Bunlar Merz’in dünya sistemindeki fay hatlarında yaşanan kırılmalara acil yanıtları mıydı sadece? Taşların yerinden oynadığını gördüğü için mi tavır alıyordu?
Daha önemlisi, acaba bütün bunlardan, Türkiye için dış dünyadaki en önemli emperyal merkez Federal Almanya’nın dünya liderliğine oynadığı sonucu çıkar mı?
Mümkün değil. Bunu iki dünya savaşıyla öğrenmiş bir sermaye aklı var Almanya’da. Ancak emperyalizm, geçen yüzyılın faşizmlerini analiz eden Georg Lukacs’dan beri çok daha iyi biliyoruz ki, irrasyonalizmin prim yaptığı ve denetimi zor bir sistemdir. Akıl krizlerde tamamen devre dışı bırakılabilir ve “delirme” iktidar olup kitle desteği de bulabilir. Yani sürpriz gelişmelere açık olmak gerek; her şey mümkün. Zor, ama mümkün.
Dünya sisteminde korkutucu “obruklar” var artık
Ne olursa olsun, deprem ortada, dünya sisteminin içinde olmadık yerlerde ve korkunç boyutlarda “obruklar” açıldığını da görmezlikten gelemeyiz. Münih’te bu da yaşandı. Bu obrukları ABD bile kapatamamış, Çin nasıl kapatsın? Ama yeni ittifaklar ve yükselen rütbeler gündeme gelebilir. ABD’nin ve AB’nin bu konuda epey bir açığı var. İşleri çok zor. Sadece BRICS’e bakmak ve Çin’deki inanılmaz ekonomik büyümeye, teknolojideki devasa atılımlarına bir göz atmak yeter. Her şey değişiyor.
Her şey değişiyor, çünkü böylece temel bir şeyin, insan emeğinin sömürülmesinin ve somut eşitsizliğin devam etmesi sağlanıyor. Öyle mi?
Bu yeni obrukların sayısının artacağını düşünmek, o obrukların içinde küçük devletlerin kaybolacağını, orta boyluların da küçültüleceğini ileri sürmek, acaba abartı mı olur?
Avrupa sarsılıyor. ABD ise Nasrettin Hoca fıkrasında hırsıza döndü. Çekip gitmiyor ama ev sahibini de bırakmıyor... Herkes şaşkın.
Yerleşik düzenle daha ne kadar?
İster Türkiye’den bakın, ister Almanya’dan: Amerika mı önemli, Avrupa mı?
Daha doğru bir ifadeyle ve sınırları kesinleştirerek soralım: ABD mi yoksa AB mi daha önemli Türkiye kapitalizmi için.
Türkiye’nin “müesses nizamından” söz ediyoruz. Çeyrek yüzyılda yerleştirilen, belki gaspçıların istedikleri sonucu bir türlü tam alamadıkları, ancak halkı da perişan ettikleri bu İslami müesses nizam, acaba ABD’ye mi AB’ye mi oynar?
“Hem o hem de o,” denmesin. İki sömürgen toplamın arasındaki mesafe bayağı bir büyüdü çünkü.
Münih’teki hafta sonu “konferansı”, ortada artık “nizam, intizam falan kalmadığının” bizzat dünyanın efendileri tarafından ilan edildiği bir sahne oldu.
Öyle. Fakat kimse kimseyi aldatmış da değil.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Avrupa Almanyası’nın ağzına bir parmak bal çalma hesabı da kimseyi inandırmış değil. Bir avuç zenginin ve zengin uşaklarının bu cahil adamı ayakta alkışlamaları falan kimseyi aldatmasın. Elitler arası al gülüm ver gülümler, giderek yoksullaşan ve “savaş sath-ı mailine giren” kitleler nezdinde bir anlam taşımıyor. Nitekim, sözde Amerikan yayını, ama Alman sermayesinin mülkiyetindeki “Politico” bile, Rubio’nun konuşmasını “Amerika’nın Münih’teki sevimlilik atağı, Avrupa’ya karşı eskisinden daha sert tutumunu maskeliyor” diye yorumladı.
Washington daha da mı sertleşecek?
Çalışan veya çalışmak isteyip de çalışamayan yoksullar, halkların ezici çoğunluğu yani, bu plütokratların iğrençliklerinin (“Jeffrey Epstein dosyaları”) dışında, çok başka bir dünyada yaşıyor.
Başka bir şey oluyor.
Bizim sorumuz ise şu: Türkiye’deki cumhuriyet karşıtı, İslamcı müesses nizam bu hengâmede ne yapacak? Ondan daha önemlisi: Düzen muhalefeti, özellikle de CHP ve DEM ile küçük müttefikleri, uluslararası alanda her an açılacak yeni obruklara, art arda kırılan yeni fay hatlarına karşı “Türkiye’nin parça pinçik edilmesini önleyecek” ciddi bir çözüm önerebilecek mi? Mümkün mü? Şansı var mı?
Osmanlı'yı 110 yıl kadar önce parçalanacak av hayvanı ve savaş nedeni yapmışlardı. Şimdi gözleri Türkiye-İran ekseninde. Dikkat!
Çok Okunanlar
Trafik kazalarında eksper ataması sil baştan değişiyor
DEM Parti Öcalan'la görüşmek için İmralı'ya gitti
Çeşme Belediye Başkanı Denizli ifadeye çağrıldı
Akın Gürlek ataması hakkında ‘yürütmenin durdurulması istemiyle’ dava
Kuzenine IBAN veren genç kız cezaevine girdi
Münih'te 1001 ABD-PKK rezaleti... Ankara’nın derin sessizliği...
‘Sürekli kriz üreten bir rekabet düzeni olacak’
Erdoğan'ın Akın Gürlek'e verdiği ilk talimat ortaya çıktı
Küba
Diyanet, ocak ayında 5 bakanlığı solladı