Yeterince tartışılmayan, hatta belki haberdar olma gereği bile duyulmayan, fakat gerçekten önemli kitaplar çıkıyor. Oysa geçmişe bugünün ışığında baktığımızda ve iki dönemi birlikte harmanladığımızda, hiç de öyle sürprizlerle karşılaşmayacağımız açık. Gözümüzü açarsak tabii.
Bu kitaplardan biri geçen yıl yayımlanan “Zincirli Hürriyet”.(*)
Araştırmacı-yazar Okan İrtem’in arkadaşları ile birlikte yayımladığı ve 27 Mayıs çevresindeki yakın tarihimize konvansiyonel bakışları paylaşmayan, hatta onları epey bir zorlayan bu derlemede, İrtem’in, iyi araştırılmış ve iyi de demlenmiş bazı vurguları dikkat çekiyor.
Biri, 1950’lere yönelik saptamaları. Biz bunları günümüzün III. Abdülhamid rejimine ilişkin istibdat pratiğine bakarak yeniden masaya yatırabiliriz. Bulguları bugüne uzatarak söyleyeceklerimiz var, ama önce bir alıntı:
“İktisadi krizin ikiye böldüğü bu on yılın ilk kısmı sanki bir dilim gibi kesilip DP’ye verilmişti. Siyaset sahnesinde yalnızca 'çok partili rejim', 'seçim' ya da 'demokrasi' üzerine yapılan tartışmalara yer vardı. Söz konusu dönem boyunca iktisadi program ya da Anayasa Mahkemesi lüks; 'çok partili rejim' ve 'demokrasi' ise başka her tartışmaya galebe çalan birer ihtiyaç niteliği taşıdı. (...)
Lüks sayılan diğer tartışmalarsa 1950’lerin ilk yarısı boyunca sahne ışıklarından yoksun kaldılar. Ama 1950’lerin ikinci yarısına, iktisadi krizin etkisini gösterdiği döneme gelindiğinde artık koşullar değişmişti. Bu sefer lüks sayılan tüm diğer tartışmalar ihtiyaç halini aldılar. Sahne artık iktisadi plan, çift Meclis, Anayasa Mahkemesi ve ispat hakkı’nındı. (...)
CHP’nin siyasi parti hüviyetini edinmesi, genel kanının aksine, Parlamento’daki temsil gücünün azalması ile siyasi etkinliğinin artması arasında bir ters ilişki göze çarpıyordu. Meclis’ten uzaklaştığı ölçüde siyasi hedefleri ve iktidar talebi güçlenmişti. DP yürütme egemenliğine giden yolda hızlı adımlar attıkça, İnönü’nün DP eleştirileri ve DP siyaseti de gelişiyor ve sertleşiyordu. Sonucu CHP’nin siyasi parti hüviyetini edinmesi ve güçlenmesi olacaktır.” (s. 80)
Dikkatli okur, bu kitapta 1950'lerin “serencamı” ile 2003-2026 arasındaki bağlantıları, benzerlikleri yeniden kurgulayabilecektir. Gerçekten de bugüne baktığımızda, mevcut muhalefetin, ki biz sık sık “makul muhalefet” kavramını kullanıyoruz, geçmişte yaşadığı şaşkınlıkları abartarak bugüne taşıdığını, çünkü geçmişten pek öyle haberi de olmadığını söyleyebiliyoruz.
Bu saptamayı abartılı sayanlar olabilir. Bu çeyrek yüzyıllık AKP gericiliğini açıklamaları gerekir o zaman. Her durumda, haberi olduğunu iddia edenlerin bugünkü çaresizliklerini anlamlandırmak zorundayız.
AKP yeni koşulların DP'si, AP'si, ANAP'ı vs... Ağababaları DP'nin mirasçısı olduklarını hiç gizlemediler zaten ve cumhuriyet rejimini yıkmak için en önemli dayanaklarından biri Celal Bayar-Adnan Menderes siyaseti oldu. Bunu çeyrek asra yaklaşan bir iktidarın uygulamalarında görmek kolay.
İyi de CHP-Yeni Parti çaresizliğini nasıl anlamlandıracağız?
Gündemi gerçekten derinlikli ve o gündemi değiştirecek bir rüzgâr içeren tartışmalara boğmak, halka umut taşımak, neden bu çeyrek yüzyıla yakın dönemde gerçekleştirilemedi? AKP hükümeti, bugün bakıldığında ve parça pinçik olmuş “makul muhalefet” karşısında, hâlâ Okan İrtem'in dilimlediği o ilk beş yıllık ferah dilimi yaşıyor. Ülke ve halkımız paramparça, ama ortada farklı bir iktidar olasılığı yok. Butlancıların CHP'si ile karşıtlarının Yeni Parti'si zaten AKP'den farklı bir toplumsal örgütlenme düşünemiyor. Sonuçta AKP, 1950'lerin ilk yarısını andıran bir kolaylığı çeyrek asırdır sürdürmeyi başarıyor.
Sandık, seçim beklemek, milletin dinsel hassasiyetine kapanıp kalmak, laikliği ve kamuculuğu, plancılığı öne çıkarmamak, tarikatları yasaklayacağını ilan etmemek vs., CHP ve akrabalarının gerçek tartışmaları neden açamadığını gerekçelendirebilir. Toplumun ve çalışan sınıfların hayatına bir kama gibi giren sorunların masaya yatırılamamış olması, acaba “makul muhalefet”in, hani şu Saray tarafından sürekli test edilen NATO'cu muhalefetin istemediği bir şey mi?
Butlancılar ve karşıtları, acaba böyle bir şeyi bizzat istiyor olamaz mı?
Öyle görünüyor.
Doğrudur, her şey 70 yıl öncesinden çok farklı. Oysa Türkiye'deki sınıflar dengesi, 1960-1980 döneminde yaşanan ve sokağa egemen olabilmiş solun bıraktığı gölge, 1980 sonrasında yaşanan korkunç yenilgi ve Avrupa'dan sosyalizmin kazınması, bu arada 1923'ün ebesi 1917 Ekim Devrimi'nin de bütün sonuçlarıyla tarihten silinmesi, bu farklılıkları algılamamızı kolaylaştırabilirdi.
Butlancılar ve hasımları, acaba kendi tarihlerinden dersler çıkarabilecek güce sahip mi? Yanıt maalesef çok açık: Böyle bir ihtiyaç bile hissetmiyorlar. Sandıktan başlarına AKP'den çok da farklı olmayacağı anlaşılan bir iktidar hediyesi düşmesini bekliyorlar.
Fakat daha acısı, başka yerde: Çalışan sınıfların temsilcisi olabilecek sosyalist sol ne geçmişle ne de gelecekle ilgilenebiliyor. (Türkiye'ye bir anomali olarak bakmayan, kurulmuş sosyalizmi yıkılmasına rağmen tarihsel bir haklılık olarak değerlendiren komünistleri ayrı tutuyoruz tabii.) Gündeme veya masaya tek tük “herkesin nezdinde lüks sayılan tartışmalar” atınca, yani halkın gerçek sinir uçlarını hareketlendiremeyen oyunbazlıklarla iktidar oyununda öne geçtiklerini sanıyorlar.
Bunlardan bu kadar.
Acı olan, sosyalist sol iddiası taşıyan kesimlerin de, birkaç istisna dışında, bu sürecin oyuncağı, hatta maymunu olması.
Mesele şu: Tamam, her şey ve tüm koşullar farklılaştı, ama genel sahneye bakıldığında 1950'lerin ikinci yarısındayız. Fakat iktidar hâlâ, İrtem'in saptamasıyla, 50'lerin ilk yarısında DP'nin yaşadığı ferahlığı yineliyor. Krize rağmen...
Belki bir ilk adım, bu sahneye 80 yıllık gerici yönsemelerden kopmuş ilerici/cumhuriyetçi/plancı bir acil iktidar programı sunmakla, bunun için örgütlenmekle ve en önemlisi, buna uygun medya örgütlenmeleri gerçekleştirmekle atılabilir.
Soru: Cumhuriyetçiler, kendi iktidarlarının ilk beş yıllık planını alternatif bir hükümet (“gölge hükümet”) eşliğinde ilan edemezler mi? “İşte bizim sol iktidarımızın hükümet üyeleri ve cumhuriyeti yeniden sosyalist bir temelde kurgularken yapacaklarımız” diyerek bir huruç harekâtına girişemezler mi?
Oysa var öyle bir parti. Hatta partiler... Var öyle Cumhuriyetçiler... Var öyle bir aydın birikimi... Direnen madenciler başta, açlıkla terbiye edilen halkımız da orada. Tamam, “makul muhalefet” memurları hariç...
1950'leri yaşamıyoruz. Çünkü o yıllardan çok daha kötü bir durumdayız. Çünkü üniversitelerde ve devlet bürokrasisinde toplumsal bir alternatif çıkaracak enerji saptayamıyoruz. Çünkü halk krize rağmen suskun. “Makul muhalefet” ise rol çalmakta mahir.
Ne yapmalı?
______________________
(*) Işıl Çakan İbrahimoğlu / Okan İrtem / Deniz Hakyemez / Barış Zeren, Zincirli Hürriyet – Sağın Gölgesinde 27 Mayıs, Tekin Yayınevi, İstanbul 2025.
Çok Okunanlar
Nepal ve Tibet’te sel bilançosu ağırlaşıyor
Saray'dan AİHM’in Osman Kavala kararına sert tepki
GTA 6’dan ilk resmi oynanış görüntüleri yayınlandı: Türkçe altyazı detayı
Dilek İmamoğlu'ndan siyasetçilere 'tepkisiz kalıyorlar' isyanı
TÜGVA Yaz Okulu’nda öğrencilerine dağıtılan kitabın ayrıntıları ortaya çıktı
Yeni Mercedes-Maybach S-Serisi’nin fiyatları belli oldu
Gazeteler Fenerbahçe'nin Şampiyonlar Ligi zaferini nasıl gördü?
En çok uçuş yapan 20 havayolu şirketi açıklandı
Almanya’da okulda saldırı: 2 ölü, 1 şüpheli gözaltında
Ebrar Karakurt neden milli takımda yok?