Nereden başlayabiliriz? Belki şu sorudan: Türkiye için dış dünyadaki ilk ve en önemli dış merkez Washington olabilir mi? Olursa neden, olmazsa neden?
Eğer askeri, bununla bağlantılı olarak da siyasi ve finansal izin merkezi olarak bakarsak, evet, ABD, hâlâ Ankara’nın büyük patronudur. Olabilir.
İyi de, iki başkent arasındaki ilişkiler doğrudan mı kurulur?
Yani ABD ne isterse Ankara onu anında yerine getirmeye mecbur mudur? Yerine getirir mi? Yoksa bir “ara merci” mi var?
Burada bir durak söz konusu. “Ara durak” da diyebiliriz.
YARIM ASIRLIK GERÇEK: ASIL “RABITA”
Türkiye’deki “müesses nizam” 1970’lerden bu yana farklı bir çizgi izledi. Bülent Ecevit mesela, ilk kez iktidar olduğunda şu afyon yasağını “çiğneyerek” bir sinyal vermişti. Muhalefetteyken de, mesela 1975’te, Helmut Schmidt Almanyası’nı ziyaretleri var. Ama asıl 1978’de iktidara geldiğinde ve başbakan kimliğiyle Batı’ya ilk resmi ziyaretini Bonn’a yaparken asıl işaretleri verdi: Bonn Cumhuriyeti, Türkiye’nin dış âlemdeki ilk ve en önemli rabıta merkezi idi artık.
Rabıta?
Uğur Mumcu’nunkinden çok daha önemliydi bu “rabıta”: Mumcu’nun bulgularının etkili olması, Arap şeyhlerinde biriken petrodolarların ve o şeyhlerin efendisi Washington’ın değil, Bonn’un bir jeoekonomik güç olarak Türkiye’de derinden derine büyüyen nüfuzundan nemalanıyordu. Asıl vitamin, diyelim: Bu gerçek ve ağırlıklı rabıta 70’lerde kesinleşmişti. Sonra 1980 ile 2002’deki iki darbe üzerinden derinleştirildi. Önce ekonomik olarak sonra da nüfus ve coğrafya olarak büyüyen Almanya, Türkiye’deki her gelişmenin ve her gerici darbenin (ilki 12 Eylül 1980’in generalleri ve onun doğal sonucu olarak da sonraki 2002 AKP’si) teyit merkeziydi. Bu darbelere bir biçimde onay verildi.
Neden mi?
Bu satırların yazarı 1990’ların başından beri, belki son derece sınırlı bir çevrede, ama özellikle sol medyada Türkiye’nin asıl -doğrudan- patronunun, hiç öyle görülmese de Büyük Almanya, daha yakışır bir ifadeyle, Avrupa Almanyası olduğunu yazdı. (Özetini 2018’de Yazılama Yayınevi tarafından yayımlanan “12 Eylül – Bir Alman Pastası” kitabımda bulabilirsiniz.) Ancak bu patron, dünya lideri bir büyük patronun vasalıydı ve bu etiketten de memnundu: Askeri harcamalarını ABD üstleniyor, Rusya’dan da ucuz enerji alıyordu.
Donald Trump ile birlikte bazı şeylerin değiştiğine tanık oluyoruz.
HER ŞEY DEĞİŞİRSE, HİÇBİR ŞEY DEĞİŞMEZ Mİ?
Trump ile birlikte “her şeyi değiştirerek hiçbir şeyin değişmemesine çalışanların” dünyaya egemen olmaya çalıştığını görüyoruz. Ortaya birbiriyle çelişen, birbirinin ağzını burnunu kırmaya hazır bir “düvel-i muazzama” tablosu çıktığı söylenmelidir.
Daha açık olsun: Yukarıda sözünü ettiğimiz bu çizginin ilk açık göstergeleri/belirtileri yarım asır öncesinde vardı ve şu günlerde kitapları tekrar hak ettiği bir özenle yayımlanan Yalçın Küçük Hocamız, bir siyasal analist olarak, daha o zamanlar bir şeyin farkına varmıştı. 1970’lerdeyiz ve ekonomi, Türkiye’yi Almanya’nın uhdesine itmektedir. Bu, bir siyasi gölge anlamına da geliyordu. Büyüyen bir gölge... Türkiye, Federal Almanya’nın uhdesine bırakılmıştı ve bunu galiba artık herkes biliyordu. Yalçın Hocamızın çok erken saptadığı George S. Harris, “Troubled Alliance” kitabında bu sürecin 60’lardan itibaren işlediğini yazmıştı. Malum, Harris bir CIA uzmanıydı.
Bu kadar lafı şunun için sıraladık: Türkiye’nin, dünya sistemi içinde dışarısıyla konuşacağı ve izin almak için ilk aradığı telefon, sanıldığının tersine ve uzun bir zamandır Washington’da değil. Oradan elbette el alacaktır Ankara, ama asıl “karar mercii” galiba Avrupa’nın ortasında.
Daha açığını yazalım. Türkiye’de iktidar olan ve cumhuriyet rejimini yıkan, (Orhan Gökdemir’in deyişiyle) “cumhuriyeti öldüren ama bir türlü gömemeyen” tüm akımlar, Avrupa’nın ortasındaki bu “jeoekonomik gücün” tarhlarında yetiştirildi.
GERİCİLİK VAR, AMA İLERİCİLİK DE VAR
Buradan başlamış olalım. Ama bir başka şeyi, aydın da diyebileceğimiz “panzehiri” hatırlatarak. Onu eklemezsek, piyasadaki gerici ve cahil okumuşların seviyesine düşeriz çünkü.
Haritayı karşınıza alın. Avrasya haritasını. Sağ tarafta en az 150 milyonluk Rusça konuşan bir nüfus var. Sonra soluna Orta Avrupa’ya doğru bakın. Orada da 120 milyonluk bir başka dil ve kültür çevresi göreceksiniz: Almanya ve Almanca.
Peki bu iki kutbun arasında, onlarla boy ölçüşebilecek boyutlarda hangi coğrafya, tarih ve dil var? Türkiye! Gerçekten de Cumhuriyet Türkçesi 120 milyonluk bir kitleyle doğrudan ve hızlı temas kurabiliyor.
İyi.
İyi ve şu: Bu üç kültür dairesinde ortak bir başka yan, bir özgürleştirici doku da var: Aydın.
Dünya sisteminin, dünya gericiliğinin çizdiği sınırları yerle bir edebilen üç aydın profili. Rusya 1917’de kendine biçilen tüm deli gömleklerini yırtıp attı. Ondan güç alarak Türkçe ve Türkiye, 1923’te üzerine yapılan tüm hesapları paramparça edebildi. Almanya mı? Orada da küçük bir ülke, varlığıyla 1949’dan, yokluğuyla da 1989’dan sonra Avrupa’nın tarihini değiştirdi. Kimse istememişti, ama onlar yaptılar!
Üç büyük aydın çevresidir.
Bu üç aydın haznesini/hazinesini merkeze alarak düşünelim güncel gelişmelerin ve yerleşik düzenin bize giydirmeye çalıştığı deli gömleklerini...
Türkiye'nin adresini değiştirmeye kararlı bir dünyadayız artık. Deneyebilirler. Ama bizim de bütün deli gömleklerini yırtıp atabilme karakterimiz var. Yeniden kurma tecrübemiz var.
Konuşacağız bunları. Burada...
Çok Okunanlar
Zeydan Karalar tahliye edildi
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Uçum'dan 'Umut hakkı' açıklaması
Karasız seçmenin partisi belli oldu
'Hangi partiye asla oy vermezsiniz' anketinde çarpıcı tablo
İbanını kullandırıp hapis cezası alan Özlem, gözyaşlarıyla teslim oldu
105 avukat, Tuncay Özilhan hakkında suç duyurusunda bulundu
Epstein'in öldüğü geceye dair şüpheler arttı
Hükümet emekli maaşlarında köklü reform hazırlığında
Teröristbaşının affı ya da 'İlahi Komedya'!...
Trump'tan İran'a bir tehdit daha