Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
56,0263
Dolar
Arrow
48,2722
İngiliz Sterlini
Arrow
65,3562
Altın
Arrow
6953,0582
BIST
Arrow
14.299

Çocukluğun ideolojik olarak biçimlendirilmesi ve öfkenin politize edilmesi

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

Bir Ülkeyi Siyaset Eliyle, Çocuklar Üzerinden Dizayn Etmek Mümkün müdür?

Birçoğumuz çocuk ve siyaset kelimelerini yan yana gördüğümüzde, iki kavram arasında kuvvetli bir bağ olduğu sonucuna varmayız. Çocukluk çağındaki birey ile sistem arasında aile gibi koruyucu bir duvar olduğu fikri, bizleri bu düşünceden alıkoyar. Siyaseti ise yetişkinlerin dünyasıyla ilişkilendirme eğiliminde olduğumuzdan, bu iki kavramın yakın ve kuvvetli bir bağ içerisinde olabileceği fikrini düşünce ağımızın dışına iteriz. Oysa çocukluk, siyasetin dışında kalan nötr bir alan olmamakla beraber, siyaset biliminin ve siyaset felsefesinin önem ve hassasiyetle üzerinde durduğu konular arasındadır.

Siyaset felsefesinin önemli isimlerinden biri olan Louis Althusser, Devletin İdeolojik Aygıtları adlı çalışmasında geliştirdiği kuramsal çerçeveyle iktidarın, çocukların düşünce ve davranış dünyasına hangi kurumlar üzerinden ulaştığı konusunda bizlere ışık tutuyor.

Althusser, iktidarların halkı yönetmek ve kontrol etmek için her zaman baskı aygıtlarını kullanmadığından söz eder. Ona göre ideolojik aygıtlar da siyasi otorite tarafından kullanılan ve en az baskı aygıtları kadar etkili olan enstrümanlardır.

İktidarın İki Yüzü: Baskı ve İdeoloji

Baskı aygıtları

Baskı aygıtları, hepimizin bildiği üzere polis, ordu, mahkemeler ve hapishaneler gibi kullanımı devlet yetkisine bağlı olan araçlardır. Althusser bu aygıtları Repressive State Apparatus başlığıyla kavramlaştırır.

İdeolojik Devlet Aygıtları

İdeolojik devlet aygıtları ise çoğu zaman açıkça zor kullanmadan insanların düşünce, alışkanlık, değer, ritüel, eğitim ve anlam dünyaları üzerinden etkili olur. Okul, aile, din kurumları, medya, hukuk kültürü, sendikalar, siyasal partiler ve kültürel kurumlar bu kapsamda yer alır. Bu kurumlar insanlara yalnızca “ne yapacaklarını” değil, “dünyayı nasıl algılayacaklarını” da öğretir.

Althusser’e göre sistemin kendisinin devamlılığını sağlaması için kendi insanlarını sürekli olarak yeniden üretmesi gerekir. İnsanlar çalışmaya, itaat etmeye, hiyerarşiyi kabul etmeye, kendi yerlerini “doğal” saymaya ve düzenin meşruluğunu içselleştirmeye alıştırılır.

Althusser’in “çağırma” ya da interpellation kavramı burada önem kazanır. İdeoloji insana “iyi vatandaş”, “itaatkâr öğrenci”, “makbul kadın”, “dindar genç” veya “vatansever çocuk” gibi kimliklerle seslenir. İnsan bu çağrıyı tanıyıp kabul ettiğinde söz konusu kimliğin öznesine dönüşür; böylece düzen, dışarıdan sürekli zor kullanmadan da işlemeye devam eder.

Okulun Özel Konumu

Althusser, modern toplumlarda okulun çoğu zaman en güçlü ideolojik aygıt olarak öne çıktığını savunur. Çocuk okulda uzun yıllar geçirirken yalnızca bilgi edinmez; zaman disiplinini, otoriteyle ilişki kurmayı, başarı ve başarısızlık ölçütlerini, toplumdaki rolünü ve “normal” kabul edilen davranışları da öğrenir.

Eğitim, eleştirel düşünceyi geliştiren kamusal bir alan olmaktan çıkıp ideolojik sadakat üretmeye başladığında okul, öğrenme mekânından çok ideolojik bir devlet aygıtı gibi çalışmaya başlar.

Kendisine biçilen rolü benimseyen; yoksulluğunu ve içinde doğduğu sınıfı kabullenen; adaletsizliği doğal gören; soru sormayan ve eleştirmeyen bir insan tipi, böyle bir eğitim anlayışının ürünü olarak ortaya çıkar.

Çocukluk Neden Stratejik Bir Siyasal Alandır?

Bugünün çocukları, sistem açısından yarının seçmenleri, memurları, öğretmenleri, askerleri ve ebeveynleri; arzulanan siyasal düzenin devamlılığını da büyük ölçüde mümkün kılacak özneler olarak görülürler.

Yetişkin birini dönüştürmek zordur; fakat çocuğa daha en baştan öğretimin yanında paralel bir algı eğitimi verildiğinde, neyin doğru, neyin yanlış, kimin düşman, kimin kahraman, neyin kutsal ve neyin utanç verici olduğu dikte edilmiş olur.

Rejim, çocukta yalnızca düşünce değil, refleks üretir.

Çocuklar için:

• Lidere bağlılığın doğal,

• muhalefetin tehdit,

• fedakârlığın yücelik,

• yoksulluğun adaletsizlik değil, ahlaki bir sınav

olarak görüldüğü bir dünya inşa eder.

Bu nedenle çocuğu yalnızca bir “eğitim nesnesi” diye adlandırmak yetmez. Çocuk, rejimin geleceğe dönük siyasal projesinin içine yerleştirilir; rejim onun üzerinde çalışırken aslında sabırla kendi geleceğini üretir.

Toplumu Yeniden İnşa Etmek

Otoriter-devrimci rejimler genellikle bugünü yönetmekle yetinmez, toplumu baştan kurmayı da amaçlar. Çocuk, böyle bir tasavvur içinde mevcut toplumun küçük bir üyesi olmaktan çıkarak yeni toplumun prototipine dönüşür. Dolayısıyla çocukluk, yalnızca biyolojik olarak erken bir dönem olduğu için değil, toplumsal yeniden kuruluş açısından en şekillendirilebilir dönem olarak görüldüğü için de siyasi projelerin merkezine yerleşir.

Devrimci Çocuk ile Uysal Çocuk Arasındaki Paradoks

Burada çarpıcı bir paradoks ortaya çıkar. Rejim çocuğun:

• Enerjisini ister, özgürlüğünü değil.

• Coşkusundan yararlanmak ister ama bağımsız muhakemesini sınırlar.

• Siyasallaşmasına izin verir ama yalnızca kendi siyasetinin sınırları içinde.

Böylece “devrimci çocuk” ile “uysal çocuk” aynı anda üretilmeye çalışılır: Yani çocuk;

• Aktif olacak ama serbest değil.

• Bilinçli olacak ama eleştirel değil.

• Fedakâr olacak ama sorgulayıcı değil.

Siyasal Birikim Alanı Olarak Çocukluk

bu yöntemler tatbik edildiğinde çocukluk yalnızca korunacak bir masumiyet alanı olmaktan çıkar; rejimin ileride kullanabileceği bir birikim alanı hâline gelir. Yani çocukluk, 

• Duygusal enerji,

• itaat kapasitesi,

• aidiyet duygusu,

• öfke yönelimi,

• kurbanlık ve fedakârlık ahlakının

sürekli üretildiği bir siyasal rezerv alanı olarak işlev görür. Erken yaşlarda yerleştirilen imgeler, korkular, kahramanlar, düşman figürleri ve ahlaki kodlar ise ileride rejimin toplum içerisindeki dayanıklılığını perçinler.

Ekonomik Kriz, Kırılganlık ve Öfke

Ancak ekonomik kriz dönemlerinde işlerin boyutu değişir. Artan sınıfsal kutuplaşma, gelecek kaygısı ve aile içindeki güçsüzlük deneyimi, çocuğun dünyasında öfke birikmesine sebep olur. Bu öfke, siyasal etkinin başka bir boyutunu ortaya çıkarır.

Artık mesele yalnızca çocuğa belirli değerlerin aktarılması değil; onun kırgınlık ve öfkesinin nasıl anlamlandırıldığı, kime yöneltildiği ve hangi amaçlarla kullanılabildiği sorunsalına dönüşür.

Üstelik siyasal yapının olmayan bir öfkeyi yeniden oluşturması da gerekmez; daha önce oluşmuş kırılganlıkları, aidiyet arayışlarını ve adaletsizlik duygularını kendi anlatıları içinde yeniden yorumlaması kâfi gelir.

Peki erken ergenlik döneminde ne olur? çocukları politikacılar açısından öfke içeren bir enerji rezervine dönüştüren etkenler nasıl ortaya çıkar?

Erken Ergenlik: Öfke, Kimlik ve Aidiyet Arayışı

Ergenliğe geçiş, çocuk açısından yalnızca birkaç yaş büyümek anlamına gelmez; çocuktaki kimlik, özerklik ve aidiyet arayışı keskinleşir.

Çocukluktan uzaklaşmaya başladıkça artık yalnızca “anne babasının çocuğu” olmak istemez. Bir grubun parçası, bir tarafın üyesi ve bir fikrin temsilcisi olmaya; yetişkinlerin dünyasında kendi hikâyesinin aktörüne dönüşmeye yönelir.

Erken ergen, siyasal ve ekonomik belirsizliklerle dolu bir dünyadaki baskıyı yetişkinlere göre daha farklı algılar. Karmaşık sistemsel nedenleri yetişkinlerle aynı kavramsal araçlarla çözümleyemese de ailedeki ciddi ekonomik yetersizliği çoğu zaman soğuk bir “sosyolojik analiz” olarak yaşamaz. Onu eksiklik, engellenme, aşağılanma, mahrumiyet ve güçsüzlük olarak deneyimler.

Yetersizlik ve çaresizlik deneyimi erken ergenin dünyasında, daha derinlerde “Beni koruması gereken dünya beni korumuyor”, “Ailem güçlü değil”, “Annem ya da babam yetmiyor” veya “Birileri bizi aşağıda tutuyor” şeklinde yorumlandığında çocuk, okulda edindiği düşman ve kahraman sarmalına kolaylıkla düşerek öfkesini yönlendirebileceği bir düşman, kendisini ve ailesini kurtaracak bir kahraman arayışına girer.

Henüz yerli yerine oturmamış bilişsel yapısı ve risk değerlendirme kapasitesinin yeterince gelişmemiş olması, erken ergenin kolaylıkla yapabileceğinden daha fazlasına kalkışmasına sebep olabilir. 

Bu bağlamda ailesini, kardeşlerini ve arkadaşlarını, hatta yoğun politik manipülasyona maruz kaldığında kendisinden sonraki nesilleri bile kurtarabileceğine inanarak bir güç arayışına girer.

Tam bu noktada genç bireyin kendisini ve çevresini anlamak için cevap aradığı sorular üç maddede özetlenebilir:

1. Aileme, bana ve arkadaşlarıma olanların sorumlusu kim?

2. İyilik ve kötülük karşısında ben kimden yana olacağım?

3. Kendimi ve çevremi kurtarmak için nasıl güçlü olabilirim?

Bu soruların cevaplarında belirleyici olan, çocuğun karşısına nasıl bir açıklamanın ve nasıl bir aidiyet teklifinin çıktığıdır. Peki otoriter siyaset bu soruları nasıl cevaplar?

Fakirlik ve yetersizlik duygusunun insan üzerinde şüphesiz ezici bir etkisi vardır. Fakat aynı deneyim “onurlu mücadele” olarak yeniden çerçevelendiğinde daha katlanılabilir hâle gelebilir. Özellikle kimlik inşasının sürdüğü çocukluk ve erken ergenlik döneminde bu anlatı güçlü bir çekim yaratabilir.

Seferberlikçi otoriter sistemler için kontrolsüz olduğunda tehdit oluşturan gençlik öfkesi, ideolojik cevaplarla yönlendirildiğinde siyasal yakıta dönüşür. 

• “Yaşadığın eksikliğin nedeni ailen değil, düşmandır.”

• “Yoksulluğun sebebi yanlış ekonomi değil, dış güçlerdir.”

• “Acın anlamsız değildir, kutsal bir mücadelenin parçasıdır.”

• “Öfken başıboş kalmasın, onu dava için kullan.”

Böylece rejim, çocuk üzerinde çalışarak aslında kendi siyasi ikbalini sağlama alır.

Aileye, sisteme veya sınıfsal eşitsizliğe yönelebilecek öfke; dış düşmana, muhalife, “hain”e, “emperyalist”e, “ahlaksız”a, yabancıya; mezhepsel, etnik ya da ulusal ötekiye kaydırılır.

Böylece çocuk, kendi kırılganlığını doğrudan yaşamak yerine onu ideolojik bir hikâye içinde anlamlandırır. Öfke ortadan kalkmaz; yalnızca yeni bir hedefe doğru kanalize edilir.

Rejim çocuğa, “haklı” kızmayı öğretir. Çocuk artık sadece sinirli değil, doğru tarafın sinirli insanıdır; çocuk artık yalnızca fakir değil, mücadele eden ve fedakârlık gösteren bir fakirdir. Savaş ve ölüm artık korkunç değil, anlamlı ve kutsal bir yok oluşun şanlı hikâyesidir.

İktidarı Kurtarırken Ülkenin Geleceğini Kaybetmek

Peki bütün bu uygulamaların sonucunda politikacıların uzun vadede başarıya ulaşması mümkün müdür?

Bir toplumu ileriye taşıyacak yetenekli, yaratıcı ve gelişmeye açık çocuklar; kendilerine öğretileni sorgusuzca kabul eden, otorite karşısında susan ve var olana körü körüne boyun eğen insanlar olarak yetiştirildiklerinde, bu durum ülkenin geleceği için ne anlama gelir?

Gelişmenin yolu soru sormaktan, kuşku duymaktan, eleştirmekten ve gerektiğinde itiraz etmekten geçmez mi?

Rejimin kısa vadede kendi dayanıklılığını artırmak için çocukların zihnine yerleştirdiği itaat kültürü, uzun vadede düşünsel üretimi, bilimsel ilerlemeyi ve toplumsal yenilenmeyi köreltmez mi?

Rejim, çocuklar üzerinden kendi yakın geleceğini kurtarmaya çalışırken, ülkenin uzak gelecekteki gelişme ihtimallerini karartmış ve beklediğinin aksine kendi siyasi ikbalini de tehlikeye atmış olmaz mı?

Dolayısıyla başarısız, yeteneksiz ve güçsüz bırakılmış bir ülkenin politikacılarının başarılı, yetenekli ve güçlü politikacılar olarak adlandırılmaları mümkün müdür?