Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Gericilik, karşı devrim, kapitalizm

BU YAZIYI NEDEN YAZDIM?

Türkiye son çeyrek asırda büyük dönüşümler geçirdi. Ülkemizin 200 yıllık gelişme süreci sonunda elde ettiği hukuk devleti, kanun önünde eşitlik, yargı güvencesi, örgütlenme hakkı, seçme ve seçilme hakkı dejenere edildi.

Kamu hizmetine girmede fırsat eşitliği gibi temel hak ve hürriyetler fiilen ortadan kaldırıldı.

Türkiye, Cumhuriyet Devrimi’nin inşa ettiği demokratik kurumları- bütün eksiklikleri ve eleştirilere rağmen -çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma pusulasını kaybetmiş görünüyor. Bunun nedeni iktidar partisinin yürüttüğü siyasadır.

İktidar partisi hileli seçimlerle demokrasiyi bir plebisit rejimine dönüştürmüştür.

İktidarın 2000’lerin başında takiye ile saklamaya çalıştığı rejimin temellerine ilişkin kötü niyetleri artık açıktır. “Geçti artık o günler… ‘Atı alan Üsküdar’ı geçti’ sözleri boşuna söylenmiş değildir.

İktidar yaptığı anayasa değişiklikleri ile laiklik ve hukuk devleti ilkelerinden tamamen uzaklaşmış bulunuyor.

Ama Türkiye bu noktaya iktidarda bulunan parti tarafından son çeyrek asırda getirilmedi. Bunun bir de tarihi arka planı vardır. Bu yazımda bu süreci örneklerle ele almak istedim.

Türkiye tarihinde, irticai eylemleri Lale Devri’ne kadar götürmek mümkündür.

1876 Kanun-ı Esasisine önderlik eden Mithat Paşa ve yenilikçi kanadın (Hizb-i Cedid) Yıldız’da düzmece bir mahkemede yargılanıp (1881) Taif’te boğdurulması (1884) siyasi tarihimizde önemli bir eşik oluşturur. Bu nedenle Türkiye karşı devrimler tarihini Mithat Paşa’nın katli ile başlatmak yanlış olmaz.

Türkiye Taif’teki bu cinayetten sonra, milli egemenlik ve demokratik temsil çizgisi ile özünde teokratik – monarşist devlet yanlıları arasında inişli çıkışlı seyreden bir mücadele izledi.

Büyük Atatürk’ün önderliğinde başarıya ulaştırılan Türk Devrimi karşısında ağır bir yenilgiye uğrayan gericilik öfkeli sessizliğini çok partili siyasi hayatın kurulmasına kadar sürdürdü.

50’lerde Demokrat Partiye sızmalarla başlayan karşı devrimci örgütlenmeler zaman zaman duraklamalar geçirse de son üç çeyrek asırda rejimin zayıf noktalarından yararlanarak artık iktidara gelmiş bulunuyorlar.

Bugün itibariyle, Türkiye Devletinin laik demokratik insan haklarına saygılı, bir hukuk devleti olduğundan söz etmek imkansızdır.

Bu yazımda rejim karşıtlarının argümanlarını hatırlatarak bugünlere nasıl geldiğimizi ele almak istedim.

VAHDETTİN ATATÜRK’E 40. 000 ALTIN VERDİ

Gerici literatürde Atatürk’ün Anadolu’ya giderken yanında götürdüğü (Vahdettin’in vatanı kurtar diye verdiği) 40. 000 altından sıklıkla bahsedilir. Bu bir hayal ürünüdür.

Atatürk ordu müfettişliği karargahındaki subayların üç aylık maaşları ve maiyetindeki eratın tayın ihtiyacını karşılayacak kadar zimmetli bir para ile yola çıkmıştır. Bu gayet normaldir. Bu miktar kendisine hükümet tarafından verilmiştir.

Askerlikten tard edildikten sonra Müdafaa-i Hukuk önderlerinin yaşadığı maddi zorluklar, böyle bir para ile Anadolu’ya çıktığı iddiasını geçersiz kılar. Ordu müfettişine bu miktarda bir paranın tediye edildiğine dair bir belge de mevcut değildir.

LOZAN’DA HİLAFETİN KALDIRILACAĞI SÖZÜ VERİLDİ

Lozan Barış Konferansı’nda 200 yılın muhasebesi yapıldı. Türk delegasyonu (Heyet-i murahhasa) karşısında Birinci Dünya Savaşının galipleri vardı. 1923 Şubatında görüşmeler mali meseleler, kapitülasyonlar, tam bağımsızlık (istiklal-i tamme) başlıklarında kilitlendi. Türk heyeti müzakere masasından ayrıldı. Ankara’ya döndü. Görüşmeler kesintiye uğradı.

Müzakere masasında delegasyonumuz TBMM’nin kendisine verdiği siyasi veçhe doğrultusunda tavizsiz bir şekilde görüşmeleri sürdürdü.

Başta İngiltere olmak üzere müttefikler, Türkiye’deki gayri müslim azınlıkların hukukunu sürekli gündemde tutmak istediler.

Argümanları şuydu: Siz teokratik bir devletsiniz. Bu nedenle Hristiyan cemaatlerin Batı’nın himayesi altında olması gerekir. Barış antlaşmasında bunun güvence altına alınması zorunludur tezini sürekli gündemde tuttular.

Buna karşı başdelege İsmet Paşa ve diğer murahhaslar (Rıza Nur ve Hasan Saka) TBMM Hükümetinin milli egemenliğe dayalı, yurttaşların eşitliğini esas alan yeni bir devlet olduğunu, barıştan sonra yapılacak düzenlemelerle (Medeni Hukuk alanında) çağdaş ilkelere göre devletin yapılandırılacağını ifade ettiler. Bu söz aslında “Türkiye Devleti laik bir devlet olacaktır” anlamına geliyordu.

Milli egemenlik ilkesinin yürürlükte olduğu modern bir devlette bir ortaçağ kurumu olan ve temeldemonarşiyi meşrulaştırma işlevi gören hilafetin korunması söz konusu olamazdı.

Hilafetin saltanattan ayrılarak hanedan tarafından temsil edilmesi anlamsızdı. Ayrıca TBMM tarafından halife seçilen Abdülmecid Efendi’nin etrafında karşı devrim güçlerinin toplanması, halifeye siyasi bir rol atfedilmesi kaçınılmazdı. Çünkü eşyanın tabiatı gereği hilafet hükümet demekti.

Bu gelişmeler karşında hilafetin kaldırılması zaruri ve meşru idi.

1922- 1924 yılları arasında TBMM kararı ile gayri siyasi bir makam olarak muhafaza edilen hilafetin kaldırılması saltanatın zahiri görüntüsünden kurtulmaktı.

431 sayılı yasa ile, İstanbul’da padişah rolü oynayan halife ve Osmanlı hanedanı yurtdışına çıkarıldılar. Türkiye Devletini kuran önderler çağdaş bir devletin gereği olan yönünde radikal bir adım attılar.

İddia edilenin tersine İngiltere, hilafetin varlığından en fazla istifade eden devlet olmuştur. Hilafetin lağvı cumhuriyet devriminin nihai sonucudur. Hilafet saltanat demektir. Bu da cumhuriyet ile bağdaşmaz.

80 YILDA HEYKELDEN BAŞKA NE YAPTILAR?

Avam düzeyinde karşı devrim ideooljisi Ortaçağ’dan beslenir. Bu durum VI. Yüzyıl Araplarının yaşam koşullarına işaret eder. İslam politeist Arap yarımadasında monoteist bir din olarak doğmuştur. Mekke’nin fethi esnasında Kabenin yüzlerce tanrı heykelciliği ile dolu olduğunu hatırlayalım.

İslam, monoteist diğer iki İbrahimi dinden resepsiyonları olan bir dindir. Onları tahrif edilmiş olarak görür. Şeriat aynı şeriattır savı sıklıkla dile getirilir.

Hazreti Muhammed’in Mekke’deki ilk icraatı tanrı heykellerini şahsen tahrip ederek Kabeyi (bir soyutlama olarak) Allah’ın evine (eloah-el ilah) dönüştürmesi olmuştur. Bu eylem İslam tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir.

İslamda resim, heykel, müzik (teganni) yasağı vardır. Heykel yasağının kabedeki putlar (tanrı heykelcikleri) ile ilgisi vardır. İslam, heykelleri yıkarak egemen din haline geldi. bir uygarlık mirası olan NinovaAsur heykellerini IŞİD’in tahrip etmesinin nedeni budur. DAEŞ (IŞİD) 4000 yıllık eserleri bombalamıştı. Resim de Allah’ın yaratma gücüne şirk koşma olarak görüldüğünden resim sanatı İslam ülkelerinde gelişmemiştir. İslamda minyatür vardır. Minyatürde perspektif yoktur. Bu konuda da peygamberin resmedilme kaygısı vardır.

Minyatürlerde Hazreti Muhammed yüzü peçe ile kapatılmış olarak tasvir edilir.

Müziğin haram olduğunu da çeşitli ilmihallerde görmek mümkündür. Bu yasaklar Emeviler ve sünni ulemanın verdiği fetvalarla pekiştirilmişti. Ancak yüzyıllar içinde heykel dışında diğer güzel sanatlar yasakları görmezden gelinmeye başladı. Ulema resim ve müziği teşvik etmez. Görmezden gelir.

Bütün bu tabu rejimine rağmen muhteşem bir Arap ve Fars musikisi doğmuştur. Bunun kökeninde islam öncesi asırların bulunduğunu unutmamak gerekir.

Modernleşme ile birlikte özellikle Osmanlı elitleri içinde resim ve müzik bir uğraşı alanı oldu. Batı aristokrasisi ve burjuvazisi gibi.

Batılı anlamda besteler yapan Osmanlı padişahları vardır. Ama heykel duyarlılığı (tabusu) hiç değişmedi. Devam etti.

Maktul ve makbul Damat İbrahim Paşa Budin seferinden dönerken ganimet olarak üç heykel getirdi: Herkül, Apollon, Artemis. Pargalı İbrahim Paşa heykelleri Sultanahmetteki sarayının önüne diktirdi. Halktan ve ulemadan büyük tepki aldı. Getirdiği heykellerin put olduğuna dair şiirler bile yazıldı. Damat Paşa siyaseten katl edildikten sonra malları müsadere edildi. Heykeller ortadan kaldırıldı. Muhtemelen parçalandı.

Ayasofya’nın önünde devasa bir sütun üstünde bir Jüstinyen heykeli vardı. Heykel Doğuyu gösteren bir atlı idi. Sütun 543 yılında dikilmişti.

Muazzam boyutlarda bu heykel tunçtan yapılmıştı.

Fetihten sonra bu tunç heykel parçalara ayrılarak eritildi. Malzeme olarak silahhanede kullandı. (Bu olayın ne zaman olduğuna dair farklı rivayetler var) Hülasa, İslam Dünyasında heykel tabu grubununa girer. Buna rağmen Osmanlı seçkinleri arasında heykel dışında güzel sanatlar ilgisi vardır.

Sokak röportajlarında iktidar partisini destekleyen yurttaşlarımızdan sıklıkla duyduğumuz “ ne yaptılar ki heykelden başka” sözlerindeki öfkenin altında yatan anlam budur. 80 yıldır Kemalizm heykel (put) yapıyor demek istiyorlar.

Anadolu’nun küçük kasabalarında Atatürk büstlerinin “Beton Mustafa, put adam” diye anılmasının nedeni budur. Bu sözleri telaffuz edenler 1500 yıl sonra Ortaçağ’da yaşamaktadırlar.

Oysa ki Sultan Abdülaziz uzun Avrupa seyahatinden sonra Osmanlı Saraylarını Batıdakiler gibi tezyin etmek istemişti. Peyzaj ile zenginleştirilmiş, içinde heykellerin bulunduğu saray bahçelerinden etkilenmişti.

Aynısını kendi saraylarında görmek istedi. Böylece Avrupa’nın taklit edildiği bir döneme girilmiş oldu. Heykeltraşlara heykeller sipariş edildi. Getirtildi. Bunlar esas itibariyle hayvan heykelleridir. Ve halkın göremeyeceği uzak noktalara konumuştur.

Resim tabusu Sultan II. Mehmed’ten itibaren zayıf bir tabu idi. Sarayın daima Avrupa’dan getirttiği kadrolu ressamları olmuştur. Joseph Warnia Zarzecki, Antuan Melling, Fausto Zonara, İvan Ayvazovski gibi.

II. Abdülhamid Fausto Zonaro’yu saray kadrosuna almış; Akaretlerde üç katlı bir ev tahsis etmişti. Zonaro ustanın bir de ünvanı vardı: Ressam-ı hazreti şehriyari. Zonaro’nun eşi Eliza’nın çektiği fotoğrafların bir kısmı tabloya dönüşmüştü.

Hatta Kayser Wilhelm II İstanbula geldiğinde misafir edileceği Şale Köşkü için yağlı boya tablolar sipariş edilmişti.

Son halife Abdülmecid Efendi de beste yapacak kadar piyanoya hakim olduğu gibi Avrupa resim sergilerinde dikkate alınacak kadar eserler verebilen bir ressamdı.

VAHDETTİN MUSTAFA KEMAL PAŞA’YI ÜLKEYİ KURTARMAK İÇİN ANADOLU’YA GÖNDERDİ

Mustafa Kemal Paşa Damat Ferit Paşa hükümeti tarafından Anadolu’ya gönderildi. Görevlendirme kararnamesi Takvim-i Vakayi’de yayınlandı. (5 Mayıs 1919) Verilen görev geniş askeri ve mülki yetkileri içeriyordu. Bu nedenle hükümet kararnamesi öncesinde Harbiye Nazırı ve Dahiliye Nazırından onay alındı. Elbette Sadrazam Ferit Paşa ve yürütmenin başı olarak Sultan Vahidettin’in imzasını içeriyordu.

Bu geniş yetkilerin verilmesinin nedeni müttefik karargahının şikayetleri idi. İddiaya göre Türkler Doğu Karadenizde Pontus Rumlarını katlediyorlardı. Hükümetten istedikleri bölgede kamu düzeninin sağlanması idi.

İttihat ve Terakki’nin Enver Paşa kanadı tarafından savaş boyunca dışlanmış olan Mirliva Mustafa Kemal Paşa yetkin bir general olarak Pontus Rumlarını korumak ve bölgede emniyet ve asayişi sağlamak maksadıyla Anadolu’ya gönderilmiştir.

Müttefikler bölgede güvenlik sağlanamazsa, Kilikya (Çukurova) ve İyonya’da (İzmir) olduğu gibi doğrudan müdahale hakları olduğunu -mütareke ahkamına göre- ileri sürüyorlardı.

Mustafa Kemal Paşa’nın göreve atandıktan sonra Sultan Vahdettin’i ziyareti dönemin devlet usul ve erkanının bir gereği idi. Önemli bir göreve atanan bir generalin padişahı ziyareti idi.

Beşiktaş Sinan Paşa Camiinde Cuma Selamlığına katılması “Fahri yaveri hazreti şehriyari” sıfatı nedeniyledir. Açılımı: padişahın fahri yaveri demektir.

Vahdettin’e atfedilen “ Paşa… paşa-önündeki bir tarih kitabını göstererek şimdiye kadar yaptıkların bu kitaba girmiştir. Bundan sonra da bu milleti kurtarabilirsin” sözleri Anadolu’da bir milli direniş hareketi örgütle anlamına gelmez.

Gazi’nin Samsun’a çıkışından Erzurum Kongresine kadar İstanbul’dan aldığı yetkileri Müdafaa-ı Hukuk Cephesi kurmak için kullandığı doğrudur. Çünkü siyasi güce ihtiyacı vardı.

Ferit Paşa hükümetinin amacı mütareke ahkamını harfiyen uygulayarak (ordunun silahsızlandırılması) barış konferansına kadar en az müdahale ile durumu idare etmekti.

1919 baharından Sivas Kongresi’ne kadar olan gelişmeler ve Gazi’nin müfettişlikten azli, TBMM açıldıktan sonra idama mahkum edilmesi, karşı devrim literatürünün olayı yorumlama biçimin bir hayal ürünü olduğunu göstermektedir.

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ GİRİŞİNDEKİ TÜRKİYE CUMHURİYETİ İBARESİNİN KALDIRILMASI

İstanbulÜniversitesi’nde okuyanlar çok iyi bilirler. Ana kapının üzerinde bir Türkiye Cumhuriyeti ibaresi vardı. Mermer bir levhanın üzerinde. Oraya 1933 Üniversite Reformu sonrası konulmuştu. Bu levha artık orada yok. Onun yerine Osmanlı padişahı Sultan Abdülaziz’in tuğrası var.

Olayı şöyle izah etmek isterim: 1924 yılında Harbiye Nezareti binası (İÜ merkez kampüsü) İstanbul Darülfünununa verildi. Bu Cumhuriyetin üniversiteye büyük bir jesti idi. Feriye Sarayları da Mekteb-i Sultani ve Kabatş Lisesi’ne verildi. Galatasaray Üniversitesi Ortaköy kampüsü Şehzade Tevfik Efendi Sarayı’dır. Cumhuriyet yönetimi bu binayı Galatasaray Lisesine verdi.

Harbiye Nezareti XIX. yüzyılın son çeyreğinde Babı Seraskeri olarak inşa edilmişti. Sultan Abdülaziz o tarihte Batıda egemen olan mimari tarzından ilham alan bir giriş kapısı yaptırdı. Mimarı Fransız Bourgeoıs’dir.

Sultan Aziz’in uzun bir Avrupa turu yaptığını hatırlatayım. İlk ve tek. Avrupa saraylarında büyük bir ilgiyle karşılan Abdülaziz döndüğünde Avrupa’da gördüklerini ülkesine uygulamak istedi. Özellikle mimari, resim ve heykel alanında. Yanında Şehzade Abdülhamid’i de götürmüştü,

Kapı halen İstanbul Üniversitesinin sembolüdür. Cephesinde Daire-i Umur-ı Askeriye yazar. 1933 Üniversite Reformu, Darülfünunu lağvetti. Yerine İstanbul Üniversitesini kurdu. Çok önemli simgesel bir tasarrufla Abdülaziz’in tuğrası T. C. levhası ile kapatıldı. Artık adı İstanbul Üniversitesi olan bir kurum vardı. Bu bir “Cumhuriyet” kurumu idi.

AKP’nin atadığı rektör restorasyon bahanesi ile T. C. ibaresini kaldırttı. Altından çıkarılan Sultan Aziz tuğrası parlatılarak çıkarıldı. Adeta Osmanlı Devleti yeniden kuruldu mesajı verilerek.

T. C. ibaresi aşağılarda bir yerlere sıkıştırıldı. Olayı gidip görmenizi tavsiye ederim. Bunun anlamı Cumhuriyeti Osmanlı’nın altına koymaktır.

Bu tasarruf, İslamcı-Osmanlıcı ideolojinin cumhuriyetin içini boşaltma eylemlerinin en dikkat çekici örneklerinden biridir.

ÇANKAYA KÖŞKÜ’NÜN CUMHURBAŞKANLIĞI KONUTU OLMAKTAN ÇIKARILMASI

Milli kurtuluş savaşımız ve büyük Atatürk ile özdeşleşmiş olan Çankaya Köşkü, cumhurbaşkanlığı ikametgahı olmaktan çıkarılmıştır.

Çankaya Köşkü cumhuriyetin simgesidir. Atatürk ve Müdafaa-ı Hukuk önderleri Ankara’ya geldiklerinde ikametgah olarak kulanılabilecek yer sayısı son derece kısıtlıydı. İstasyon civarındaki kamu binaları rasyonel şekilde kullanılmaya çalışılmıştır. TBMM Başkanı ve İcra Vekilleri Heyeti doğal başkanı Mustafa Kemal Paşa, İstasyonun Direksiyon binasında kalıyordu. Direksiyon binası: demiryolu güzergah ve seyrü sefer zamanlama binası demektir. Bina hükümetin toplantı mekanı ve Atatürk’ün ikametgahı idi.

Fikriye Hanım, Ankara’ya geldiğinde Gazi burada yaşıyordu. Fikriye’nin Ankara’ya gelişi: Kasım 1920 Kasım ayındadır. Direksiyon binasında bir çok resimleri vardır. Çankaya’nın yaşanılır bir hale getirilmesinde büyük emekleri olmuştu.

Ankara’nın ileri gelenleri, Mustafa Kemal Paşa için Çankaya’da papazın bağı denen yerde ve atıl vaziyette bulunan metruk köşkü satın aldılar. Köşkün ilk sahibi Ankara’nın yerlisi Ermeni aile idi: Ohannes Kasapyan. O tarihte Bulgurluzade Tevfik efendi’nin mülkü idi. Ankaralılar müftü Börekçizade’nin tavassutu ile 4. 500 liraya köşkü satın aldılar ve TBMM reisi Mustafa Kemal Paşa’ya hediye ettiler. (30 Mayıs 1921) Köşk 1923’den itibaren bütün cumhurbaşkanlarının konutu oldu. Çankaya’ya çıkmak cumhurbaşkanı seçilmek ile eş anlamlı kullanılırdı. Bu anlamda Çankaya, Devletin en yüce makamının simgesiydi.

Köşk, Atatürk, İnönü, Bayar, Gürsel, Sunay, Korutürk, Evren, Özal, Demirel, Sezer ve Gül tarafından kullanıldı.

2017 cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra Atatürk Orman Çiftliği içinde Başbakanlık çalışma ofisi olarak yapılmakta olan yeni bina Cumhurbaşkanlığı Külliyesi adı verilerek Çankaya’nın işlevini üstlendi. (Beştepe) Böyle değişiklikler Türk tarihinde (Orta Asya’dan beri) yeni bir devlet kurmak ile eş anlamlıdır. Çankaya Köşkü, Downing Street no. 10, White House, Buckingam Palace, Reichstag, Kremlin gibi devletle özdeşleşmiş bir siyasi simgedir.

Çankaya’nın müze yapılması, 1923-2017 arasındaki cumhuriyet idaresini olmuş bitmiş tarihe intikal etmiş bir dönem saymak anlamına gelir.

Çankaya, Türk Devrimi, Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk demektir.

AYASOFYA MİNBERİNDEN BÜYÜK ATATÜRK’E LANET OKUMA CÜRETİ

Ayasofya 24 Temmuz 2020 günü Covid-19 salgınının şiddetle seyrettiği bir ortamda ibadete açıldı. Tarih anlamlı: TBMM Hükümeti’in Lozan Barış Antlaşmasını imza ettiği gün. Tesadüf mü bilemiyorum.

Ayasofya’nın müze statüsü dinci sağ tarafından alabildiğine istismar edilmiş bir konuydu. Gerici çevreler 50’lerden itibaren Ayasofya’nın İslamın elinden alınarak Hristiyanlığa geri verildiği gibi bir temayı çok yoğun bir şekilde işlemişlerdi.

Müzeye dönüştürme 1934’de bir Bakanlar Kurulu Kararı ile (Cumhurbaşkanı Atatürk) ile gerçekleşmişti.

O tarihe kadar Ayasofya 1000 yıl Doğu Hristiyanlığının en büyük kilisesi olarak kalmıştı. Bugün de Ortodoks dünya açısından özel bir önemi vardır. İstanbul’un fethinden sonra camiye çevrilmesi Müslüman aleminde büyük bir galebe (zafer) olarak takdim edilir.

Avam Müslümanlığında gazanın başarıya ulaşması olarak algılanır.

Batı karşısında geri kalmış Osmanlı’nın Ayasofya’yı elinde tutması ikame psikolojik bir etki yaratmaktadır. Viyana muhasarasında, Balkan Harbinde bozguna uğrasak da Ayasofya “islamın sancaktarı” Osmanlının elinde idi.

Ayasofya’nın kubbesi üç defa yıkılmış, büyük yangınlar geçirmişti. Mimar Sinan’ın yaptığı payandalar sayesinde günümüze kadar ulaşmıştır. Sultan Abdülmecid zamanında Fossati kardeş tarafından ciddi bir restorasyondan geçirilmişti. (1847-1849) Atatürk, Ayasofya’yı dünya kültün mirasının çok değerli bir parçası olarak görüyordu. Benim için de öyledir. Özenli restorasyonlar sayesinde XXI. Yüzyıla kadar gelmiş eşsiz bir uygarlık mirasıdır. Bu düşünceyi elbette çağdaş bir kafa anlayabilir.

Ayasofya elbette bizimdir. Freskleri, Meryem ve İsa, Jüstinyen ve Teodora tasvirleri, Vikingli askerin üst galeriye kazıdığı “Halfdan buradaydı” yazısı Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin hat levhaları, Kanuni’nin Mohaç Meydan muhaberesinden getirdiği mihrabın iki yanında duran şamdanlar hepsi bir bütündür. Bu miras bize emanettir.

Bu ortak mirası paylaşmanın başka bir yolu olabilirdi. Ama karşı devrim ideolojinin yenibir fetihe ihtiyacı vardı. Pandeminin ortasında ekonomi çöküşe geçmişti. İdeolojik bir payandaya şiddetle ihtiyaç duyuluyordu. Bu ihtiyaç Atatürk’ün hatırası aşağılanarak giderildi.

Öncelikle cumhuriyet devrimi ve kanunları karşısında Fatih’in vakfiyesinin bir faikiyeti olamaz. Devrimin kanunu vakfiyenin önünde gelir. 1 Kasım 1922’de saltanat, 3 Mart 1924’te hilafet lağvedilmiştir. Bunun ötesinde II. Mehmed’in vakfiyesinde Ayasofya için özel bir lanet okuma yoktur.

O arada Ayasofya’nın Müze statüsünden çıkarılarak Ayasofya-i Kebir Cami-i Şerif’i adıyla Diyanete devrini sağlayan Danıştay kararının alınma biçimi “hukukun” bir arkasına dolanma örneğidir.

İdari yargı, dava ehliyeti yönünden yetkisiz bir vakfın açtığı bir davayı kabul ederek hukuka aykırı iş yapmıştır. Atatürk’ün imzasının bulunduğu Bakanlar Kurulu kararnamesi iptal edilerek O’nun manevi hatırası çiğnenmiştir.

Ayasofya’nın açılışındaki sahneler, Cumhuriyetin muasır medeniyet hedefinin halkın bir kesimi için bir şey ifade etmediğini göstermiş oldu.

İktidarın Ayasofya’yı yeşil hilafet sancaklı, kılıçlı açış biçimi, Diyanet İşleri Başkanının vatanımızın kurtarıcısına lanet okuması, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten rövanş alma gösterisine dönüştürüldü. Büyük Atatürk’e saldırı daha sonra baş imam Boynukalın’ın “Müslüman olmayana rahmet okumak caiz değildir. ” sözleriyle sürdürüldü.

Bulundukları mevkiyi, Atatürk’ün kurduğu cumhuriyete borçlu olan bu kindar çevre iktidarın himayesinde cüretini arttırmaktadır.

Günümüzde Ayasofya mozayikleri, freskleri fetihten sonra olduğu gibi alçı sıva ile elbette kapatılamaz. Bu nedenle İsa ve Meryem, havariler, melekler ve başka Hristiyanlık ulularının resmedildiği kubbe, tavan ve üst galerilerdeki görsellergeniş perdelerle kapatılmaktadır.

Bu durum, Hiristiyanların yaptığı bir mabedin Müslümanlar tarafından ellerinden alındığı duygusunu tahrik etmektedir.

Diyanet işleri her bütçe yılında daha geniş imkanlara sahip olarak Babı Meşihat görüntüsüne ulaşmıştır.

Vakıfları yoluyla elde ettikleri maddi imkanlar devasa boyutlara ulaşmıştır. Diyanet kapitalizmden azami ölçüde istifade etmektedir.

Ayasofya’nın ibadete açılması iktidarın gittikçe kötüleşen performansını gölgeleme işlevi görmüştür.

Türkiye’nin insan hakları ve hukuk devleti kriterleri açısından küme düşmesi, ekonominin iyice dibe vurması Ayasofya’nın yeniden fethi ile bir nebze dikkatlerden kaçırılmasına yaramıştır.

ŞEYH SAİT, İSKİLİPLİ ATIF, SAİDİ NURSİ KEMALİZM MAĞDURU DİN ALİMLERİDİR

Şeyh Sait Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında büyük bir iç güvenlik sorunu çıkarmış bir tarikat şeyhidir. Nakşibendidir. Butarikata bağlı şeyhler içinde en büyük nüfuza sahip olan oydu.

1924’ten sonra devrim kanunlarının yürürlüğe girmesiyle birlikte feodal dini otoritelerin kadim zamanlardan beni süren hegemonyalarını ortadan kaldırarak ulus devlet inşasına girişildi.

Şeyh Sait isyanı ile ilgili yeterli yayın vardır. Detayları incelenebilir. Bence Şeyh Sait isyanının gerçek nedeni, hilafete bağlı yerel dini-siyasi otoritenin cumhuriyet devrimine direnişidir.

İsyan çıktığında Fethi Bey başvekil idi. Hükümet istifa etti. İsmet Paşa hükümeti kurdu. Takriri Sükun kanunları çıkarıldı. İsyan 13 Şubat-31 Mart tarihleri arasında Elazığ, Bingöl, Diyarbakır vilayetlerini kapsayacak şekilde yayıldı.

İsyanın demografik alt yapısını Kırmançi Kürt aşiretleri ve Sünni Zazalar oluşturuyordu.

Cumhuriyetin üç ordusu isyan bölgesine gönderildi. Binlerce isyancı ölü ele geçirildi. Yüzlerce asker çatışmalarda hayatını kaybetti. İç şavaş hükümet kuvvetlerinin galebesi ile sonuçlandı.

Şeyh Sait’in temsil ettiği çağdışı statüko bölgeden temizlendi. Cumhuriyet hükümranlığını teessüs ettirdi.

Fakat ne ilginçtir ki referandumda “her evet Şeyh Sait’in ruhuna bir fatihadır” afişleriyle iktidarın Kürtçü ayrılıkçılığa verdiği meşruiyet Diyarbakır’da bir bulvara adının verilmesi ile uç noktaya taşındı.

Bu cumhuriyet tarihimizin en büyük ayrılıkçı ayaklanmasına önderlik etmiş bir simanın iktidar tarafından iade-i itibar edilmesi anlamına gelir. Bu olay karşı devrim söyleminin fahiş bir örneğini teşkil eder.

Karşı devrim cephesinin bir başka önemli ismi Saidi Nursi’dir.

Saidi Nursi Nur talebeleri veya Nurculuk çevresinin temel düşünce ve eylem referansıdır.

İstinsah edilmiş olan konuşmaları Risale-i Nur olarak bilinir. Saidi Nursi çevresinde büyüyen nurcular onu “ermişlik” mertebesinde görürler. Hatta Saidi Nursi’nin sözlerinden kendini yarı nebevi biri olarak gördüğü anlaşılıyor.

Meşrutiyet döneminde İttihat ve Terakki ile karşı karşıya gelmiş, sürgüne gönderilmiştir. (31 Mart olayı) Dünya Savaşı yıllarında Enver Paşa tarafından Nur talebelerinden oluşan bir alay Rus cephesinde görevlendirilmiş. Nurcular, Ruslara karşı şeyhleri Saidi Nursi komutasında savaşmışlardı. Alayın büyüklüğü ve Nursi’nin komutanlık performansı konusunda bilgi edinemedim.

Saidi Nursi Ruslara esir düşmüş, Volga kıyılarında bir esir kampında tutulmuştu. Süre: iki yıl.

Büyük bir ihtimalle Ekim devriminden sonra ülkeye dönebildi. Şiddetli Rus ve Bolşevik düşmanı olmasının nedenlerinden biri esaret yılları olabilir.

Saidi Nursi’yi mütareke yıllarında Çamlıca’daki Nakşibendi Dergahında görüyoruz. Büyük Zaferden önce Ankara’ya gitmiş, hüsnü kabul görmüştü.

Mebuslara ve TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa’ya alkol ve namaz konusunda telkinlerde bulunmuş, Gazi ile irtidad ve mürted kavramları üzerinde tartışmaya kalkmış, büyük halaskarımızı öfkelendirmişti.

Nur risalelerinde geçen Deccal ve Süfyan büyük bir ihtimalle Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür.

Kendisine “Hizmet Hareketi” adı veren Fethullahçılık Nurculuktan doğmuştur. Saidi Nursi’nin erken Cumhuriyet döneminde akli muvazenesi şüpheli bir vaiz muamelesi gördüğünden eminim.

Saidi Nursi Demokrat Parti iktidarı ile birlikte yeniden zuhur etti. 50’li yıllar boyunca Menderes’in İsmet Paşa aleyhinde kolladığı bir misyonerdi. Bu kollama rejimi içinde Necip Fazıl’ın da olduğu hepimizin malumudur.

Anadolu’da Menderes’in hediye ettiği lüks bir otomobille CHP aleyhine propaganda turları yapmakta ve başvekil tarafından örtülü ödenekten desteklenmekteydi.

Saidi Nursi Isparta’nın Barla köyünde uzun süre sürgünde kalmıştı. (1926-1934) Ama bu sürgün, etrafındaki Nur talebelerinin artmasına neden olmuştu.

Sanırım Isparta İslam köylü Süleyman Demirel de ilkokul çağında bir süre Nur talebelerinden Kur’an tilaveti dersi almıştı.

Risale-i Nur ve Nurculuk, tek parti döneminde emniyet tarafından izlenen zararlı bir dini hareket olarak görülüyordu. Demokratlar devrinde bu durum değişti. İktidarın yararlandığı bir “misyon”muamelesi görmeye başladı.

Alie Fuat Başgil Hoca Nurcuları bir sivil toplum hareketi olarak görüyordu. 1961’de Milli Birlik Komitesi aleyhinde yazdığı yazılar nedeniyle bir süre Balmumcu Kışlasında tutuklu kaldı. Yargılandı.

Bu arada Yassıada yargılamalarında (Anayasayı ihlal davasında) tanık olarak dinlendi. Balmumcu tutukluluğu sırasında sorgu hakimi tarafından “Nurculuğun suç olduğunu bilmiyor musunuz? ” diye uyarıldı.

Tarık Zafer Tunaya Hocam da Risale-i Nur ile ilgili bir davada bilirkişi olarak atanmış ve raporunda cemaati laiklik karşıtı bir suç örgütü olarak tanımlamıştı. Bu nedenle tehditler aldığını bana söylemişti.

Saidi Nursi, 27 Mayıstan hemen önce (Mart 1960) Urfa’da vefat etmiş, Halilürrahman Dergahı haziresine defnedilmişti.

MBK hükümeti yoğun bir ziyaret makamı haline gelen Nursi’nin mezarını bilinmeyen bir yere nakletmiştir. Muhtemelen Isparta Barla’dadır. Yeri birkaç nur talebesi tarafından bilinmektedir.

Tam da bu noktada bir anımı anlatmak isterim.

Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesine yeni geçtiğim bir dönemde bir öğrencimin derste sekter tavırlarına şahit olmuştum. Ders: Türk Devrim Tarihi idi.

Bu tür olaylarda öğrenciye tepki göstermek, sert davranmak yanlısı değilimdir. Durumu geçiştirdim. Fakat öğrencide aşırı bir özgüven vardı.

Sonra o öğrencimi TV’de gördüm. Şöyle ki, AKP’nin Avrupa Birliğine giriyoruz. Anayasayı değiştirmemiz lazım. Vesayet rejiminden kurtulmadan bizi AB’ye almazlar propagandalarının pek revaçta olduğu bir zamandı. Yıl 2012.

Anayasa Komisyonu sivil toplum kuruluşlarından görüş istedi. Bir gün TV’de bu aşırı özgüvenli öğrencimi komisyona bir rapor takdim ederken gördüm. Komisyon başkanına yeni anayasa çalışmaları sırasında Risale-i Nur’dan yararlanılması gerektiğini söylüyordu. (tarih: 3 Nisan 2012 referans: risalehaber. com) Nurcu heyet Bilkent, Galatasaray ve Marmara üniversitesinde okuyan hukuk öğrencilerinden oluşmuştu. Bugünden baktığımda Türkiye’nin başına gelenleri daha iyi idrak ettiğimi söyleyebilirim.

Netice itibariyle Nurculuk, karşı devrimci bir hareket olarak günümüzde himaye görmeye devam ediyor.

Son bir örnek olarak ele almak istediğim sima İskilipli Atıf Hoca’dır. Mevcut iktidarın mağdur din alimi olarak takdim ettiği bir ilmiyelidir.

II. Abdülhamid ve İttihat ve Terakki dönemlerinde (31 Mart) muhalif eylemleri nedeniyle sürgün ve hapis cezaları verilmişti. Atıf Hoca İttihatçıların Sinop’a sürgüne gönderdiği isimlerden biriydi.

Mütarekede Cemiyet-i Müderrisin ve Teali-i İslam Cemiyeti kurucularındandı. (1919) Milli kurtuluş savaşına muhalif tavrını sonuna kadar sürdürdü. Kurtuluş mücadelesini desteleyen din adamlarından biri değildi.

Teali-i İslamCemiyeti’nin Anadolu hareketi aleyhindeki beyannamelerini Yunan uçakları ile atılması ile ilgili davada yargılanmıştır.

İskilipli Atıf Hoca 1924’te “Frenk Mukallitliği ve Şapka” risalesini yayınladı. O tarihte henüz “Şapka İktisası Hakkında Kanun” çıkmamıştı. Anadolu’da şapka kanunu sonrası çıkan olaylarla ilişkili görülerek Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından idam cezasına çarptırıldı. (7 Aralık 1925) Atıf Hoca, Of, Erzurum ve Rize’de çıkan olaylara dahli olduğu gerekçesiyle Babeski Müftüsü Ali Rıza Efendi ile birlikte idam edildi.

Tutucu-karşı devrimci çevreler, Atıf Hoca’nın kanun çıkmadan önce yayınladığı bir kitap nedeniyle hukukun genel ilkelerine aykırı bir şekilde cezalandırıldığını söylerler.

Oysa ki ceza bu nedenle verilmiş değildir. Atıf Hoca bahse konu eylemlerle ilişkili görülerek idam edilmiştir. Şapka giymediği veya kitap yayınladığı için değil.

İstiklal Mahkemeleri olağanüstü rejim mahkemeleridir. Yargıç ve savcıları TBMM üyesidir. Olağan Adliye mahkemeleri usullere uymazlar.

İskilipli’ye verilen ceza konusunda kanaatimi belirtmek isterim. İskilipli’nin eylemleri, Sultan Hamid’in saltanatı devrinden itibaren sorgulanmış, kuşku verici olmuştu. Bütün iktidarlar hal ve hareketlerinde -az veya çok-muhalif bir tavır görmüşlerdir.

İskilipli, Milli kurtuluş Savaşını destekleyen ulema içinde değildi. Millici değildi. Saltanat yanlısı idi. Cumhuriyetten sonra da devrim karşıtı çizgisini devam ettirdi. TBMM hükümeti ona Şeriye Vekaletinde bir memuriyet vermişti. Buna rağmen çizgisini değiştirmedi.

Atılı suça gelince, ben Atıf Hoca’nın anılan illerdeki ayaklanma ile doğrudan ilgisi olduğu kanaatinde değilim. Bununla birlikte Hoca Efendinin yazdıkları ve söyledikleri ile bir rejim muhalifi olduğuaçıktır.

Meselenin “kanunların makable şamil olmaması” ile alakası yoktur. Hoca Efendinin karşı devrimci olması ile ilgisi vardır.

Tuhaf olan Çorum’da bir devlet hastanesine, öğrenci yurtlarına ismi verilmiş, şehrin valisi tarafından takdis edilmiştir.

Atıf Hoca, siyasi iktidarın ilk yıllarından beri Kemalist inkılap mağduru olarak kutsanmıştır. İnkılap mağduru bir alim mertesine yükseltilmiştir.

Mezarının, mülki idare amirlerinin, bakanların, milletvekillerinin ziyaret makamı haline gelmesi, biz Kemal Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin karşısındayız anlamına gelir. Bu tavır açıkça karşı devrimciliktir.

TÜRK DEVRİMİNİN SINIF PARADOKSU

Türk Devrimi gecikmiş bir demokratik devrimidir. İçinde Batı’dakinden farklı çelişkileri barındıran bir burjuva devrimidir. Gecikme nedeni sınıfsal ve konjonktüreldir. İç çelişkileri de sınıf yapısında yatar.

Devrimin öncü sınıfı küçük burjuva sınıfıdır. Önderi Mustafa Kemal’dir. Daha açık bir ifade ile mülki ve askeri bürokrasinin ilerici kanadıdır.

Devrimin asli unsuru olması gereken burjuvazi kentlerde, iktisadi bakımdan gelişmiş bölgelerde konumlanmış, cumhuriyet devriminin temeli olan laikliği samimiyetle (sınıf bilinci ile demek daha doğru aslında) savunabilecek kadar bir bilince de sahip olmamıştır.

KARŞI DEVRİMİN SINIF TEMELİ VE İDEOLOJİSİ

Türkiye’de karşı devrimin sınıf temeli çevre ekonomisinin taşıyıcılarıdır. Geçmişte bu yönetici seçkinler ve ulema idi. Ulema hegemonyayı yeniden üreten devlet ideolojik aygıtının (DİA) taşıyıcısı din adamları sınıfıdır. Bu sınıf Batıda ruhbana denk düşer.

Türk burjuvazisinin baskın özelliği, ekonomik gücü elinde tutmakla birlikte burjuvalaşmanın (siyasi ve kültürel) sınırında kalmıştır. Tarihi ve toplumsal nedenlerle.

Atatürk, Dini, Diyanet işleri başkanlığı üzerinden devlet tekeline alarak tarikat yapılarını marjinalleştirmişti. Tekke ve zaviyeleri kapatma kararı verirken devrimin yürüyüşüne direnebilecek cemaat yapılarının beşeri ve maddi temellerini ortadan kaldırmayı hedeflemişti.

Ama bunlar cami cemaati görüntüsü altında varlıklarını sürdürdüler. Örnek: İskenderpaşa Dergahı gibi.

Tarihte-özellikle- Nakşibendilik ve kolları en güçlü tarikatlar olmuşlardır. Birkaç dergahın da fiili varlığına idarece göz yumulmuştur.

Örneğin Fevzi Paşa’nın Nakşibenti-Halidi Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi dergahının, Hasan Ali Yücel’in Yenikapı Mevlevihanesinin müntesibi olmaları gibi.

Karşı devrimin en önemli meselesi, Atatürk’ün dinin egemenliğine son verip bilim, sanat ve aydınlanmanın ilkelerini egemen kılmak istemesidir. Atatürk dini iktidardan indirerek yerine bilimi koymuştur.

Bunun doğal sonucu din adamları sınıfının toplumsal statükosunun gerilemesi olacaktır. Büyük Taarruz öncesinde askere gitmek istemeyen Konya Dar-ül hilafet-ül aliyye medreseleri öğrencilerine nasıl öfkelendiğini hatırlamak isterim. (1 Nisan 1922)

KARŞI DEVRİM İDEOLOJİSİ NASIL İKTİDARA GELDİ?

Çok partili siyasi hayat, Demokrat Parti ve ardıllarını karşı müttefik arayışına itti. DP’nin ve Adalet Partisi’nin popülizme ihtiyacı vardı. Her iki parti de iktidarı paylaşmadan tutucu-gerici çevreleri tatmin eden bir siyaset izlediler. İrtica ile teması kesmeden iktidardan nemalanma sınırında tuttular.

Bu politikanın yürütücüsü Bayar ve Demirel’dir. Menderes’in laiklik duyarlılığı ikisinin gerisindedir. Hatta yoktur bile diyebilirim. Kendisine kazan kaldıran DP grubuna “siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz” diyebildiğine göre.

1950’den Birinci Milliyetçi Cephe Hükümetinin kurulduğu 1975’e kadar karşı devrimin neşvünema bulduğu yeşil sermaye Anadolu’da gelişti, serpildi.

1991’den sonra büyük kent burjuvazisinin desteğini alan merkez sağ çöktü. Bu boşluk, İslamcı sağın iktidar adaylığını kolaylaştırdı.

Kanınca yeşil sermayenin partisinin (AKP) iktidara gelmesini sağlayan şey geçmişte seküler sermayenin tuttuğu hegemonya alanını ele geçirmesidir. AKP, uluslar arası sermayeye yeterli güvenceleri verdikten sonra aday olabilmiş, iktidara gelmesine yol verilmiştir.

Bu güvenceler uluslar arası finans kapitalin isteklerini tam tatminden geçiyordu. Bu da kamu işletmeciliğinin tasfiyesi, cumhuriyet birikiminin -yok bahasına-vahşi kapitalizme altın tepsi içinde sunulmasıydı.

Uluslar arası kapitalizm 1991’de Sovyet sisteminin çöküşüne kadar Kemalist Türkiye’yi çekinceleri ile kendi bünyesine kabul etmişti. 30 yıldır buna ihtiyaç yoktur.

Bu nedenle Türkiye’ye atfedilen rol farklılaştığından laikliğin olmadığı bir Ortadoğu Federasyonuglobal sermaye açısından daha verimli ve işlevsel olabilir.

Türkiyede bu talepleri karşılayabilecek en uygun siyasi hareket İslamcılık idi. Son 30 yıldır uygulanan ekonomi politik İslamcı sağın tekelci sermaye ve uluslar arası kapitalizm ile hiçbir sorunu olmadığını açıkça göstermiştir.

Ne ilginçtir ki, bunu uygulayan kadrolar Türkiye’nin cumhuriyet birikimi ile ciddi sorunları olan kesimden çıkmıştır. Milli Türk Talebe Birliği, İlme Hizmet Vakfı gibi.

Türkiye İslamcılığının başta ABD olmak üzere Batı ile epistemolojik bir meselesi yoktur. Şii İran’ın vardır. Şia’nın devlet ve siyaset geleneği farklı olduğu için.

Kitleler, Osmanlı fütühat asırlarının nostaljisi ile avutulurken Türkiye’nin başına getirilen siyasi heyet kendisine verilen rolü oynamaktadır. Bu rol periferi ve semi-periferiden (çevre ve yarı çevre ekonomileri) kapitalizmin merkezine kaynak transferidir.