Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Sultan Hamid’in Aşiret Mektebi, bir özel eğitim kurumu: Aşiret Mekteb-i Hümayunu

Düşünce  ilk olarak  Hicaz, Yemen valilikleri  yapmış olan Osman Nuri Paşa’dan geldi. Kuruluş layihasını da o hazırladı. Okula alınan ilk öğrencilerin  memleketleri şöyle: Suriye, Halep, Bağdat, Basra, Musul, Trablusgarb, Hicaz, Bingazi, Zor ve Kudüs. Okul kuruluşunda “Aşair-i Urban”  (Arap Aşiretleri anlamına geliyor) için düşünülmüştü. 

Dikkat çeken husus aday öğrencilerin aşiret çocuğu olmasıdır. Bu okula Sultan Hamid tarzı devşirme okulu (Enderun)  demek yanlış olmaz. Devşirilen çocuklar Müslüman çocuklarıdır. Türk değillerdir. İki Terekeme çocuğu istisnasıyla.  

Bundan sonra Hamidiye Alayları aşiret reislerinin talebi üzerine Kürt  çocukları okula kaydedilmiş. Okul kapatıldığı  1907 tarihine kadar Esma Sultan Konağı'nda eğitime devam etmiştir. 

OKUL NASIL KURULDU?

30 Haziran 1890’da Aşiret Mektebinin  kurulacağı gazetelerde  ilan edildi. Öğrenim 1892’de başladı. 

Okulda  5 yıllık bir öğrenim süresi  öngörülmüştü. Okul   nizamnamesinin (yönetmelik)   hazırlanması için Osman Nuri  Paşa  görevlendirildi. 

AŞİRET  REİSLERİNİN SULTAN II. ABDÜLHAMİD’İ  ZİYARETİ 

Aşiret reisleri 1891’de Payitahta davet edildiler. Osmanlı’nın saraya daveti  merkez-çevre ilişkilerinin tarihine baktığımızda  kuşku ile karşılanan bir şeydir. Davetin sonunda başınıza bir haller gelebilir. 

Aşiret  reislerinin tarihi nedenlere dayanan  tedirginlikleri   elbette  vardı. Bu davetin bir Osmanlı oyunu olabileceğinden  kuşkulanıyorlardı. Tutuklanıp sürgün edilebileceklerini düşünmüş olduklarından eminim. 27 Mayıs 1960  ihtilalinden sonra olduğu gibi. Durum  aydınlanınca rahatladılar. Halife  gerçekten  kendilerini davet etmişti.

112 kişiden oluşan ik grup Trabzon’dan İstanbul’a getirildiler. Kafile 21 Mart 1891 günü Trabzon’dan  vapurla yola çıktı. Kendilerini getirmek üzere Arslan Vapuru İstanbul’dan gönderilmişti. 

Trabzon’da  aşiret reislerini vali, askeri ve mülki erkan ve  belediye başkanı bando eşliğinde askeri törenle  karşıladılar. 

Birinci grupta gelenler atlarını Trabzon’da bırakıp  sadece eğerlerini yanlarına aldılar .Daha  sonra gelenler  endişe edecek bir şey olmadığını  anlayınca atlarını  da vapurla  payitahta  getirdiler. 

Birinci grupta aşiret  reisleri  şunlardı. Sıpkı aşireti, Hasenanlı  aşireti, Cibranlı  aşireti, Karapapak Saraçlı  aşireti, Karapapak Taştan aşireti, Haydaranlı Aşireti,  Zilanlı, Celali, Adamanlı ve Milan aşiretleri. 

 Maiyetleri ile birlikte İstanbul’a ulaşan aşiret reisleri Rami Kışlası  ve Yeni Kışla’da ağırlandılar. 

7 Mayıs 1891’de ikinci  kafile İstanbul’a  geldi. Yine Trabzon limanı  üzerinden. Bu  kez  gelenler Haydaranlı, Zırkanlı, Adamanlı, Makuri, Takuri, ilan, Şemski, Loli ve Şuyuli  aşiret   reisleri  ve  yanlarında  getirdikleri adamlarıydı. 

Aşiret reisleri Sultan II. Abdülhamid’e bir geçit  resmi yaptılar. Süvari olarak, Gelenlere mahalli önemlerine göre, 15, 10 ve 5 altın  dağıtıldı. Başka ihsanlar da verildi. Nişanları Sultan Hamid aşiret reislerine şahsen taktı. 

 Bu tarihten sonra  aşiret  alayları padişah nezdinde temsili düzeyde bulunmaya devam ettiler . 

Cuma selamlığında Karakeçili Süvari  Alayı (Ertuğrul Alayı)  dışında, aşiret alaylarından  temsili bir birlik  ve Arnavutlardan oluşan Muhafız Alayı  törende hazır  bulunurlardı.  Bu birlikler  Halifenin camiye gidip  gelmesine  nezaret  ederlerdi. Cuma selamlığı Sultan Abdülhamid  döneminin  en önemli  dinsel  siyasal törenidir. İstanbul’daki diplomatik temsilciler özellikle davet edilirdi. Davetliler töreni Seyir Köşkünden izlerlerdi. 

Eliza Zonaro’nun çektiği  fotoğraflara  göz atıldığında Sultan’ı  Hamidiye Camii’ne götüren dört atlı saltanat  arabasının  önü ve arkasındaki  yürüyüş düzeni  devrin  “Osmanlılık anlayışını” açıklar. 

ABDÜLHAMİD’İN AŞİRET SİYASETİ

Sultan Hamid, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından  sonra Vilayatı  Sitteye bir Heyeti Islahiye gönderdi. Vilayatı Sitte: Batı literatüründe Armenia diye geçen  Van  Gölü etrafındaki altı vilayettir.  Bu  heyeti  Hamidiye Alayları ve Aşiret  Mektebinin kuruluşu takip edecektir.Amacı saraya  sadakati sağlamaktı.

Sultan Hamid’in Saray  muhafızlarını Arnavutlardan, Hamidiye Alaylarını Kürtlerden teşkilatlandırması anlamlıdır. 

Kurduğu okulun adı Aşiret Mekteb-i Hümayunudur. 

Abdülhamid öncelikli olarak Arap aşiretlerinin  çocukları için  Payitahtta bir özel eğitim  kurumu açmak istemişti.  Bunu Kürt ve Arnavut  aşiret çocukları  izledi. 

Abdülhamid, adem-i merkeziyetçi taleplerin imparatorluğun sonu olacağının farkında idi. Aşiret reisleri-önce- çocukları   rehin  alınacak sandılar. Osmanlı tarihinde bunun  örnekleri vardı. 

Bir süre sonra  Hamidiye alaylarında  görevlendirilmiş Kürt elitleri endişelerini üzerlerinden atarak (Arap Aşiret çocukları İstanbul’a vardıktan ve okula yerleştirildikten  sonra) kendileri de  çocuklarının  Sultan’ın himayesi  altında  Payitahtta  eğitim  görmelerinde istekli  davrandılar.  

Bu isteklilik padişahın  beklentileri ile örtüşüyordu. Bu okulda  eğitim  görmek sayesinde aşiret önderlerinin çocukları, ilerde aşiret reisi olmak  yerine, memleketine döndüğünde  kamu görevlisi  olacaklardı.  Zabit veya  mülki idare  amiri olarak.  

AŞİRET MEKTEBİNİN  İLK ÖĞRENCİLERİ NASIL KARŞILANDILAR?

Okulun  ilk öğrencileri olan  aşiret çocukları Mülkiye Mektebi  öğrencileri tarafından rıhtımda karşılandılar. Arap  vilayetlerinden gelenlerin Beyrut Limanından, Kürt aşiretlerinden tertip edilenler ise Trabzon limanından vapurlara  bindirilmişlerdi. 

AŞİRET MEKTEBİ NEREDE İDİ? 

Aşiret Mektebinin ilk  mekanı Beşiktaş Akaretler'de idi.  Ama bu binalardaki  fiziki koşulların Osmanlı mülkünün farklı  iklimlerinden gelen öğrenciler için uygun olmadığı  anlaşılınca bizzat Sultan Hamid’in talimatı ile yeni bir yer  arayışına girişildi. 

Neticede Kabataş’taki Esma Sultan Konağı’nın okul için  uygun olduğuna karar verildi. Esma Sultan, Abdülaziz’in kızlarından biriydi. Kendisine Kuruçeşme’de başka bir yalı  tahsis edildi.  Okulun  kapatıldığı tarihe kadar Kabataş  yokuşundaki konakta eğitime devam  edildi. (1892-1907) Okul kapatıldıktan sonra öğrenciler Harbiye Mektebine  gönderildiler. Günümüzde Esma Sultan Konağı’nın yerinde bir meslek lisesi vardır. 

Okulun yeri konusunda tereddütleri gidermek amacıyla  birkaç  söz  daha etmek  isterim. Bilindiği gibi  günümüzde Ortaköy Sahili'nde Büyük Mecidiye  Camiinin yanında  bir Esma  Sultan Yalısı vardır. Aşiret Mektebi  için tahsis edilen Esma Sultan Konağı ile karıştırılmamalıdır. Esma Sultan’ın  genç yaşta  ölümünden  sonra  öksüz kalan  çocuklarına  bakılmak için  Sultan Hamid tarafından satın alınmış bir yalı idi. İki  kez yangın geçiren  binada Esma Sultan hiç  oturmamıştı. 

AŞİRET MEKTEBİ’NİN BAZI MEZUNLARI 

Aşiret  Mektebi’nin bazı mezunları Birinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne  seçilmişlerdir. Örneğin  Hasan Sıddık Haydarani, (Van) Dersim milletvekili Kankozade Hasan Hayri bey. Çok ilginç bir örnek: Azadi (Kürt  bağımsızlık  komitesi)  örgütünün kurucusu Cibranlı Halit bu  okulun  mezunudur. 

Hasan Sıddık Haydarani Yakın Tarihimiz Mecmuası'nın 1963 yılında çıkan bir sayısında Aşiret Mektebi'nde geçirdiği yılları  anlatmıştır. Haydarani dergiye verdiği  mülakatta, öğrencilerin   yaz  aylarında  subayların nezaretinde evlerine tatile götürüldüklerini, tedrisatın çok iyi olduğunu, kolları   kadifeli üniformalarını  ve Aşiret Mekteb-iHümayun’u  yazan  kapalı  yakalıklarını   anlatmıştı.

Sultan Hamid,  ramazanda  okulun öğrencilerini iki defa iftara çağırırmış. Yemekten sonra padişah balkonda görünerek  “nasılsınız ? evlatlarım “ diye seslenirmiş. Öğrenciler de üç kez “padişahım  çok yaşa!” diye karşılık verirlermiş. Hasan Hayri Bey’in anlattıklarından öğrencilerin gösterişli üniformalarıyla halife sultanın himayesinde  eğitimlerine devam ettikleri anlaşılıyor. 

Öğrenciler mezuniyetten sonra  özellikle kendi vilayetlerine  resmi  görevle  gönderilirlerdi. Bu  görev mülki idarede   maiyet memurluğu veya aşiret  alaylarında  ilk kademe  zabitlik (subay)  olurdu. 

KONUYA İLİŞKİN BİRKAÇ KAYNAK 

Bekir Biçer, Sultan II. Abdülhamid’in  Kürt Politikası, Rahmi Tekin, Esmer Duran, Osmanlı Arşiv Belgeleri  Işığında  Aşiret Mektebi, Celal Temel, Aşiret Mekteplerinde kimler  okudu? 

Rahmetli  Necdet Sakaoğlu  Hoca’nın İstanbul Ansiklopedisi’nde (Yurt Yayınları)  yazdığı  bir Aşiret Mektebi  maddesine tesadüf ettim.  Maarif Ansiklopedisinde de  bir Aşiret Mektebi  maddesi  var. Yazarlar Fatih Demirel-Ahmet Vurgun. Bayram Kodaman’ın  İslam Ansiklopedisine yazdığı Aşiret Mekteb-i Hümayunu  yazısı ve makalelerini de anmak  gerekir. 

OKULUN TEDRİSAT PROGRAMI 

Okulda dil ve din eğitimi öncelikli  görünüyor. Kur’an, İslam Tarihi, Osmanlı Türkçesi, Osmanlı  coğrafyası, İlmihal, hesap ve hendese (cebir ve geometri) ve Fransızca dersleri var. Okul askeri  bir okul olmamakla birlikte askeri  talim  dersleri  de programa  alınmış. 

Okula alınan öğrenciler  elifba ile başlıyorlar. Bu her şeye sıfırdan başlamak demek. Tecvid,  lügat, hüsnü hat (güzel yazı  yazma), kısas-ı enbiya (peygamberler tarihi), Sarf-ı Türki,  Sarf-i Arabi (dilbilgisi)  gibi dersler var. 

Aşiret Mektepleri ile ilgili incelediğim tezlerde arşivlerden  derlenmiş öğrenci başarı çizelgeleri de var. 

İLGİNÇ İKİ NOT 

Bunlardan birincisi Dersim Alevilerinden  öğrenci alınmasıdır. Oysa ki Aleviler Hamidiye Alaylarına  alınmıyorlardı.  Bu öğrencilerin kaç kişi  olduğunu araştıramadım. İkincisi ise Karapapak  aşiretlerinden iki öğrencinin kabul edilmesidir. Karapapaklar Kars, Ardahan, Iğdır ve Muş bölgesinde yaşayan Terekemelerdir. Karapapaklar bir  Oğuz -Türkmen  boyudur. Büyük bir ihtimalle Kafkaslar'dan  1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında göç ederek Osmanlı topraklarına yerleşmişlerdir. 

AŞİRET MEKTEBİNDE SORUNLAR:ÖĞRENCİLER ARASI KAVGALAR 

Eğitim öğretim faaliyetleri başladıktan sonra bazı sorunlar çıkmaya başladı. Trablusgarb’tan gelen Abdüsselam’ın  evli olduğu anlaşıldı. 

Abdüsselam  karısını  çok özlüyordu. Evine eşinin yanına dönmek istiyordu. Öğrenci kabul nizamnamesine göre 16 yaşından büyük olmaması gereken Abdüsselamı  bu hasret içinde okulda  tutmanın pek mümkün olmadığı anlaşılınca Harbiye’de  4-5  ay eğitime tabi  tutulduktan sonra memleketine gönderildi.

Bir süre sonra Arap ve Kürt öğrenciler arasında kavgalar başladı. Bu olaylardan bahseden yazılar gördüm.Yönetim çözüm olarak okulda jandarma bulundurma kararı  aldı. Okulda güvenlik  işleri Harbiye Nezaretine havale edildi. (Bab-ı Seraskeri) 

İlk yıl 40 öğrenci alındı. Kabul için 12-16 yaş sınırı belirlendi. Maarif Nezareti'nin düşüncesi mezun öğrencileri Mülkiye veya Harbiye’ye göndermekti. Dileyen öğrenciler memleketlerine dönüp  Hamidiye  Alaylarında görevlendirilebileceklerdi. 

Beşiktaş Akaretler'de birkaç bina okul için ayarlandı. İlk dönem öğrencileri burada uyum sorunları  yaşadılar. İstanbul’un havası Arap ve Şark vilayetlerine göre  daha rutubetli olduğundan çocuklar hasta oldular. İklim farklılığı  ciddi sağlık sorunları yaşamalarına neden oldu. 

Okulda daimi bir hekim bulundurulmasına karar  verildi. Öğrenciler sabah  akşam muayene ediliyordu. Tedaviye rağmen iyileşemeyen öğrenciler yanlarına  refakatçi verilerek  evlerine gönderildiler. 

İDRİS BİTLİSİ (İDRİS-İ  BİTLİSİ) 

İdris Bitlisi Osmanlı ile Safevi Devleti arasında hakimiyet savaşlarının olduğu bir dönemde yaşamış bir Kürt beyidir. Farsça, Arapça  yazan  devrin entelektüel  bir simasıdır.  O da Şeref Han gibi Bitlis egemeni bir aileden  gelir.  Osmanlı   Devleti  ile ilk teması II. Bayezid döneminde oldu. Onun daveti  ile İstanbul’a gitti. Bayezid’in isteği ile Osmanlı’nın ilk sekiz  padişahını ele alan Heşt Behişt (sekiz Cennet) kitabını  yazdı. Kitap Farsçadır.  Yavuz Selim’in  saltanatı  döneminde  Şark siyaseti  danışmanı oldu. İdris Bitlisi Kürt feodellerinin Şah İsmail’e karşı  Osmanlı cephesinde yer almasını sağlayan  en önemli aktördür. 1514’de Çaldıran Savaşı'nda şahsen bulundu. Ridaniye ve Mercidabık Savaşlarında Yavuz’un karargahındaydı. 

I. Süleyman’ın (Kanuni) saltanatının başlarında İstanbul’da öldü. Mezarı Eyüpsultan Camii yakınlarındadır. Geçenlerde bir fotoğraf  gördüm. Hüdapar Başkanı mezarını ziyaret etmiş. Ziyaretin tarihi kökenleri üzerine biraz düşünmenizi  tavsiye ederim. 

İdris Bitlisi’nin önemi, çoğu Farsça olarak yazdığı kitaplardan ziyade Safevi Devletine karşı Osmanlı’nın yanında  vaziyet  almış olmasındandır.  

Osmanlı’nın  İdris Bitlisi  üzerinden kurduğu Kürt statükosu II. Abdülhamid devrine kadar  sürmüştür. Bu statüko halifeye sadakat  karşılığında  en geniş manada  ademi merkeziyetti. Bu siyaset bölge feodallerinin neredeyse  müstakil olması anlamına  geliyordu.  

ŞEREF HAN VE ŞEREFNAME 

Bu yazıyı yazarken Seyfi Cengiz’in Şerefnameyi tahlil eden bir makalesine tesadüf ettim. Bilindiği üzere Şerefname 1597’de yazılmıştı. Yazarı Şeref Han Bitlisi’dir. O tarih itibariyle Doğu Anadolu’da çok sayıda aşiret bulunduğu  anlaşılıyor. Aşiretler dilleri ve demografik yapıları itibariyle farklılıklar gösteriyorlardı.

Osmanlı  hakimiyetinden önce çoğunlukla Şafi olan Kürtler, Şii  Safevi   devletinin  yenilmesinden sonra Hanefi-Sünni itikadına  daha  yakın oldular. Şerefname Farşca yazılmıştır. Yazar Şeref Han atalarının   Bitlis   hükümdarları olduğunu  söylemektedir.  Hükümdar herhalde  Bitlis ve çevresinin  egemeni -feodal lordu olmalı. Kitap Kürt  aşiretlerinin   ayrıntılı  dökümünü  vermektedir. Kitabın Kürtçe çevirisi  ise geç  bir tarihte yapılmış:  1858.  Başlığı ise “Tevarih-i Kadim-i  Kürdistan”  başlığını taşır. Bu da Kürtlerin eski tarihi  anlamına gelir. 

ABDÜLHAMİD’İN KARŞILAŞTIĞI SORUNLAR 

Sultan Hamid, Babıali elitinin yenilikçi kanadı ile ittifak yaparak tahta çıkmıştı. Buna Mithat Paşa  ile yaptığı uzlaşma da demek mümkündür. Kanunu Esasi’nin ilanı ve parlamentonun toplanması Mithat Paşa önderliğindeki elitle  yaptığı anlaşmaya dayanıyordu. 

Sultan Hamid,  saltanatının dayandığı zayıf zeminden memnun  değildi. Hoşnutsuzdu. Taahhüt  ettiği rejim  siyasi temsil ve  anayasa ile sınırlanmış bir meşruti monarşi kurmuştu. 

İttifakı  kısa bir süre sonra muhafazakar hizbe  dayarak   bozdu. Bu hizbin  başında Ahmet Cevdet Paşa vardı. Liberal meşrutiyetçileri  bir kumpas ile tutuklattı. Düzmece bir mahkemede  yargılattı: Çadır Mahkemesi  yargılamaları meşrutiyeti   mutlakiyet yaptı. 

23 Temmuz 1908’de Meşrutiyetin yeniden ilanına kadar rejim fiilen mutlak monarşi oldu. Fiilen sözcüğünü özellikle  kullanıyorum. Sultan Hamid Mebusan Meclisini fesih etmişti ama,  Ayan Meclisi üyeleri statülerini koruyorlardı. Tahsisatlarını  alıyorlardı. Bu  durum Jön Türk devrimine kadar devam etti. 

Bunun yanısıra Kanunu Esasi  her yıl Devlet Salnamelerinde  yayınlanmaya devam etti. Kağıt üzerinde meşrutiyet devam ediyordu. Parlamentonun temsilciler meclisi toplantıya  davet edilmeden 1908’e kadar durum  böyle devam etti. 

Abdülhamid zahiren  meşrutiyetin  devam ettiği görüntüsünü  önemsiyordu. Bu teşhisimi 1908’de Mebusan tekrar  toplandığında yaptığı açış konuşması (nutku  iftitahi)  teyit  eder mahiyettedir. 

Sultan Hamid’in  Yıldız Sarayı'ndan yönettiği   istibdat rejimi Jön Türk muhalefetini doğurdu. Askeri Tıbbıiye Mektebinde gizli bir örgüt kuruldu. Bu örgüt İttihat ve Terakki idi. Kuruluş  tarihi de çok anlamlı: 1889. Fransız Devriminin  yüzüncü yılı. 

Bu  tarih  bir siyasi  mesaj içeriyordu: Jön Türkler burjuva devrimcileri  idiler. 

Abdülhamid Jön Türk  muhalefetini hiçbir zaman  tam  olarak denetim altına alamadı. Zaman zaman  uzlaşmaya çalıştı. 

Yıldız Monarşisi karşıtı cepheyi çeşitli  biçimlerde  tatmin  etme yoluyla  dağıtmaya çalıştı. Mizancı Murat Bey örneğinde olduğu gibi. 

Sultan Hamid’in karşılaştığı  ikinci mesele,  Balkanlarda Sırp, Yunan ve Bulgar milliyetçiliğidir.  Bunun Anadolu topraklarındaki versiyonu  Ermeni ayrılıkçılığı idi. 

Ermeniler  birinci  meşrutiyetten  mütareke  döneminin sonuna kadar çok ciddi güvenlik sorunları çıkardılar. (1876-1922) Eylemci örgütler kurdular: Daşnak ve Hınçak gibi. 

Bir de alttan alta süren Arap milliyetçiği  vardı. Buna “kavmiyatçılık” demek daha doğru olur. 

Araplar hilafetin Osmanlı Sultanının elinde olmasını meşru görmüyorlardı. Onlara göre hilafet “Kureyş”in  hakkı idi. Türkler Arap değildi. İslamın sancaktarı onlar olamazdı. 

Şerif Hüseyin 1917’de isyan bayrağını açtığında “gasıp Türkün, kanı, canı, malı  helaldir” sözlerini  bu nedenle söyledi. 

Şerif Hüseyin bu sözleri kendisinin peygamber soyundan geldiği iddiasına  dayandırıyordu. 

İmparatorluğun Türkten  gayri Müslüman halkları örneğin Arnavutlar ve Boşnakların  şikayetleri din  temelli değildi. Onlar Osmanlı  yöneticilerinin suiidaresinden  şikayetçi  idiler. 

Buna rağmen  1908  meşrutiyetine kadar  ayrılıkçılık davasının  peşinde koşmadılar. Hükümdara, hilafet  ve  saltanata   bağlı göründüler. 

Jön Türk devriminden sonra Mebusan ve Ayan Meclislerinde temsil  edildiler. 

Sultan II. Abdülhamid’in başa çıkması gereken en sıcak mesele Ermeni  ayrılıkçılığı  idi. 

1878  Berlin Barışı'ndan 1915  Tehcir Kararnamesine kadar Batılılar Ermeniler  lehine  reform talep  etti. Hem de kesintisiz bir şekilde. Reformdan kasıt  Ermeniler için  özerk bir  yönetim kurulmasıydı. 

Batılıların  gözünde Ermeniler ne yaparlarsa yapsınlar  haklıydılar, başvurdukları  şiddet eylemleri meşruydu. Bütün Avrupa Ermeni  davasını  destekliyordu.  Ermeniler başkaldırı  eylemlerinde, Osmanlı Bankası Baskınında, hatta   Cuma  Selamlığına giden padişaha  suikast tertip ettiklerinde bile haklıydılar. 

KÜRTLER-ARAPLAR-ERMENİLER 

 Kürtlerin Payitaht ile ciddi bir sorunları yok gibi görüyordu. Bir kere Müslümandılar ve halifeye  bağlıydılar.  

Safevi-Osmanlı savaşlarında Şii Şah İsmail’e karşı  Sünni Yavuz Selim’in yanında  saf tuttular. İdris Bitlisi’den ( İdris-i Bitlisi) itibaren Kürtler Osmanlı saltanatının  müttefiki  oldular.  

Aslına bakılırsa Kürtlerin  düzeni Şelçuklu’dan beri değişmemişti. Bölgenin gerçek egemeni Kürt feodalleri ve  şeyhlerdi. 

Onların Anadolu ve Balkanlarda  olduğu gibi vergi sorumluluğu yoktu. Sadece  İran  cephesinde bir sefer-i hümayun olursa aşiret güçleriyle Osmanlı ordusuna katkıda bulunmaları  bekleniyordu. Tanzimata  kadar düzen böyle devam etti. 

Kürdistan diye bir coğrafyadan söz ediliyordu. Ama tam olarak  neresi olduğu  belli  değildir. Buna  muadil  en erken tanımlama Kardaka Ksenofon’un Anabasis (Onbinlerin Geri Dönüşünde)  kitabında  vardır. 

Burada  da asıl mesele Ermeni ayrılıkçıların kendi ülkeleri olarak  gördükleri  yer aşağı yukarı Kürdistan  ile örtüşüyordu. 

İşte  bu nedenlerle, Abdülhamid devletinin iç ve dış tehditler karşısında ayakta kalmasını Arapların, Kürtlerin, Arnavutların ve Boşnakların  kendi etrafında   kenetlenmeleriyle  mümkün olabileceğini   düşünmekteydi. Bu  “uhuvveti İslamiye”  siyaseti idi. Bahse konu anasırın hepsi Müslümandılar. 

Uhuvvet-i  İslamiye siyasetininin başarılı olmasının yolu anılan  etnik unsurların tatmin edilmesinden geçiyordu. Bu siyaset anılan etnik unsurların bila tefrik idare  ve orduda istihdamı  olabilirdi. 

Önce bu  yolu deneyecekti. 

Kürt egemenlerine ilişilmedikçe  onlarla ciddi  bir mesele çıkmazdı. Kısaca Fırat’ın ötesinde kadim düzen devam ettiği sürece  feodaller Sultana itaat ederlerdi. Bu  projeksiyon fiilen  sınandı ve doğrulandı. Tanzimat ile iş  değişti. Osmanlı yurttaşlığı temelinde eşitlik  ve merkezi idare yüzlerce yıllık statükoyu  değiştirmek  istiyordu. 

Asıl mesele Araplardı. Onların  ihanetin  sınırında oldukları  biliniyordu. Osmanlı “Kavm-i  Necib-i Arabı” daima kayırmıştı. Onlara hürmet etmek gerekiyordu. Peygamber soyundan geldikleri için.  

Osmanlı Arap  vilayetlerine hizmet etmişti. Araplar  ise Osmanlıya hiçbir  katkıda bulunmadıkları gibi Payitahtın kaynakları  daima  onlar  için kullanılmıştı. Her yıl Kabe’nin hacca hazırlanması, Surre Alayları ciddi  bir masraf  gerektiriyordu. Ama Osmanlı  bundan kaçınamazdı.  Madem ki İslamın sancaktarı  Osmanlıydı. Hiçbir  şeyden kaçınılamazdı. Padişahın ünvanlarından biri Hadim-ül Haremeyn  idi. Bu söz Padişahın Mekke ve Medine’nin hizmetkarı olduğu anlamına gelir. 

Peygamber soyundan gelen Şerifler daima hürmet görür. Bu  ailelere ihsanlar gönderilirdi. 

Samimi görüşümü  belirteyim: Osmanlı Arap  vilayetlerini (özellikle mukaddes topraklar  denen Hicazı)    her  nevi tekaliften muaf  tutarken, vergiyi  ve askerlik mükellefiyetini (kan vergisi) Anadolu halkı ödemişti. Bu Türkler  demekti. 

Bütün bu kayırmalara rağmen Sultan Hamid, Kavm-ı Necib-i Arabın sadakatinden  emin olmadığından, Aşiret Mektebi kurdurmuş; Harbiye ve Mülkiyeye   Arap  öğrenci kabulünü  istemişti. Bu yolla  saltanatını destekleyecek  bir Arap elit yaratabileceğini düşünmüştü. 

SON BİR KAÇ SÖZ 

Bana göre, yerel egemenlik ilişkileri XIX. yüzyıla kadar ciddi bir değişiklik geçirmeden devam etti. Modernleşme ve merkezi  hükümetin güçlenmesi Arap vilayetlerive Kürt aşiretlerinde hoşnutsuzluk  yarattı. Özellikle Kürt ağalarının  sünnilik ve adem-i  merkeziyet temelinde  yüzyıllardır devam eden sadakati erezyona uğradı. 

Bu yazıyı yazarken incelediğim Şerefname Doğu Anadolu, Mezopotamya ve Arap vilayetlerinin demografik  yapısını  tarihi bir perspektiften ele alır. 

Şerefname'de dikkat çekici bir Ermeni nüfusunun varlığı anlatılmaktadır. Bu gerçeklik bence Doğu Roma’ya kadar  götürülebilir. 

Batı’nın Ermeni meselesini sürekli  tahrik etmesi Sultan Hamid’in Arap, Kürt, Boşnak ve Arnavutlardan oluşan bir sadakat bloku kurma  düşüncesinin temelini oluşturur. 

Sultan Hamid, müslüman kimliğinin “Devletinin” çimentosu olabileceğini düşünüyordu. Bu siyaset ile imparatorluğu  bir arada tutabileceğini umuyordu. 

Aşiret Mektebi Hümayunu ve Hamidiye Süvari Alayları bu düşüncelerin ürünüdür.