Düşünce ilk olarak Hicaz, Yemen valilikleri yapmış olan Osman Nuri Paşa’dan geldi. Kuruluş layihasını da o hazırladı. Okula alınan ilk öğrencilerin memleketleri şöyle: Suriye, Halep, Bağdat, Basra, Musul, Trablusgarb, Hicaz, Bingazi, Zor ve Kudüs. Okul kuruluşunda “Aşair-i Urban” (Arap Aşiretleri anlamına geliyor) için düşünülmüştü.
Dikkat çeken husus aday öğrencilerin aşiret çocuğu olmasıdır. Bu okula Sultan Hamid tarzı devşirme okulu (Enderun) demek yanlış olmaz. Devşirilen çocuklar Müslüman çocuklarıdır. Türk değillerdir. İki Terekeme çocuğu istisnasıyla.
Bundan sonra Hamidiye Alayları aşiret reislerinin talebi üzerine Kürt çocukları okula kaydedilmiş. Okul kapatıldığı 1907 tarihine kadar Esma Sultan Konağı'nda eğitime devam etmiştir.

OKUL NASIL KURULDU?
30 Haziran 1890’da Aşiret Mektebinin kurulacağı gazetelerde ilan edildi. Öğrenim 1892’de başladı.
Okulda 5 yıllık bir öğrenim süresi öngörülmüştü. Okul nizamnamesinin (yönetmelik) hazırlanması için Osman Nuri Paşa görevlendirildi.

AŞİRET REİSLERİNİN SULTAN II. ABDÜLHAMİD’İ ZİYARETİ
Aşiret reisleri 1891’de Payitahta davet edildiler. Osmanlı’nın saraya daveti merkez-çevre ilişkilerinin tarihine baktığımızda kuşku ile karşılanan bir şeydir. Davetin sonunda başınıza bir haller gelebilir.
Aşiret reislerinin tarihi nedenlere dayanan tedirginlikleri elbette vardı. Bu davetin bir Osmanlı oyunu olabileceğinden kuşkulanıyorlardı. Tutuklanıp sürgün edilebileceklerini düşünmüş olduklarından eminim. 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra olduğu gibi. Durum aydınlanınca rahatladılar. Halife gerçekten kendilerini davet etmişti.
112 kişiden oluşan ik grup Trabzon’dan İstanbul’a getirildiler. Kafile 21 Mart 1891 günü Trabzon’dan vapurla yola çıktı. Kendilerini getirmek üzere Arslan Vapuru İstanbul’dan gönderilmişti.
Trabzon’da aşiret reislerini vali, askeri ve mülki erkan ve belediye başkanı bando eşliğinde askeri törenle karşıladılar.
Birinci grupta gelenler atlarını Trabzon’da bırakıp sadece eğerlerini yanlarına aldılar .Daha sonra gelenler endişe edecek bir şey olmadığını anlayınca atlarını da vapurla payitahta getirdiler.
Birinci grupta aşiret reisleri şunlardı. Sıpkı aşireti, Hasenanlı aşireti, Cibranlı aşireti, Karapapak Saraçlı aşireti, Karapapak Taştan aşireti, Haydaranlı Aşireti, Zilanlı, Celali, Adamanlı ve Milan aşiretleri.
Maiyetleri ile birlikte İstanbul’a ulaşan aşiret reisleri Rami Kışlası ve Yeni Kışla’da ağırlandılar.
7 Mayıs 1891’de ikinci kafile İstanbul’a geldi. Yine Trabzon limanı üzerinden. Bu kez gelenler Haydaranlı, Zırkanlı, Adamanlı, Makuri, Takuri, ilan, Şemski, Loli ve Şuyuli aşiret reisleri ve yanlarında getirdikleri adamlarıydı.
Aşiret reisleri Sultan II. Abdülhamid’e bir geçit resmi yaptılar. Süvari olarak, Gelenlere mahalli önemlerine göre, 15, 10 ve 5 altın dağıtıldı. Başka ihsanlar da verildi. Nişanları Sultan Hamid aşiret reislerine şahsen taktı.

Bu tarihten sonra aşiret alayları padişah nezdinde temsili düzeyde bulunmaya devam ettiler .
Cuma selamlığında Karakeçili Süvari Alayı (Ertuğrul Alayı) dışında, aşiret alaylarından temsili bir birlik ve Arnavutlardan oluşan Muhafız Alayı törende hazır bulunurlardı. Bu birlikler Halifenin camiye gidip gelmesine nezaret ederlerdi. Cuma selamlığı Sultan Abdülhamid döneminin en önemli dinsel siyasal törenidir. İstanbul’daki diplomatik temsilciler özellikle davet edilirdi. Davetliler töreni Seyir Köşkünden izlerlerdi.
Eliza Zonaro’nun çektiği fotoğraflara göz atıldığında Sultan’ı Hamidiye Camii’ne götüren dört atlı saltanat arabasının önü ve arkasındaki yürüyüş düzeni devrin “Osmanlılık anlayışını” açıklar.
ABDÜLHAMİD’İN AŞİRET SİYASETİ
Sultan Hamid, 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından sonra Vilayatı Sitteye bir Heyeti Islahiye gönderdi. Vilayatı Sitte: Batı literatüründe Armenia diye geçen Van Gölü etrafındaki altı vilayettir. Bu heyeti Hamidiye Alayları ve Aşiret Mektebinin kuruluşu takip edecektir.Amacı saraya sadakati sağlamaktı.
Sultan Hamid’in Saray muhafızlarını Arnavutlardan, Hamidiye Alaylarını Kürtlerden teşkilatlandırması anlamlıdır.
Kurduğu okulun adı Aşiret Mekteb-i Hümayunudur.
Abdülhamid öncelikli olarak Arap aşiretlerinin çocukları için Payitahtta bir özel eğitim kurumu açmak istemişti. Bunu Kürt ve Arnavut aşiret çocukları izledi.
Abdülhamid, adem-i merkeziyetçi taleplerin imparatorluğun sonu olacağının farkında idi. Aşiret reisleri-önce- çocukları rehin alınacak sandılar. Osmanlı tarihinde bunun örnekleri vardı.
Bir süre sonra Hamidiye alaylarında görevlendirilmiş Kürt elitleri endişelerini üzerlerinden atarak (Arap Aşiret çocukları İstanbul’a vardıktan ve okula yerleştirildikten sonra) kendileri de çocuklarının Sultan’ın himayesi altında Payitahtta eğitim görmelerinde istekli davrandılar.
Bu isteklilik padişahın beklentileri ile örtüşüyordu. Bu okulda eğitim görmek sayesinde aşiret önderlerinin çocukları, ilerde aşiret reisi olmak yerine, memleketine döndüğünde kamu görevlisi olacaklardı. Zabit veya mülki idare amiri olarak.
AŞİRET MEKTEBİNİN İLK ÖĞRENCİLERİ NASIL KARŞILANDILAR?
Okulun ilk öğrencileri olan aşiret çocukları Mülkiye Mektebi öğrencileri tarafından rıhtımda karşılandılar. Arap vilayetlerinden gelenlerin Beyrut Limanından, Kürt aşiretlerinden tertip edilenler ise Trabzon limanından vapurlara bindirilmişlerdi.
AŞİRET MEKTEBİ NEREDE İDİ?
Aşiret Mektebinin ilk mekanı Beşiktaş Akaretler'de idi. Ama bu binalardaki fiziki koşulların Osmanlı mülkünün farklı iklimlerinden gelen öğrenciler için uygun olmadığı anlaşılınca bizzat Sultan Hamid’in talimatı ile yeni bir yer arayışına girişildi.
Neticede Kabataş’taki Esma Sultan Konağı’nın okul için uygun olduğuna karar verildi. Esma Sultan, Abdülaziz’in kızlarından biriydi. Kendisine Kuruçeşme’de başka bir yalı tahsis edildi. Okulun kapatıldığı tarihe kadar Kabataş yokuşundaki konakta eğitime devam edildi. (1892-1907) Okul kapatıldıktan sonra öğrenciler Harbiye Mektebine gönderildiler. Günümüzde Esma Sultan Konağı’nın yerinde bir meslek lisesi vardır.
Okulun yeri konusunda tereddütleri gidermek amacıyla birkaç söz daha etmek isterim. Bilindiği gibi günümüzde Ortaköy Sahili'nde Büyük Mecidiye Camiinin yanında bir Esma Sultan Yalısı vardır. Aşiret Mektebi için tahsis edilen Esma Sultan Konağı ile karıştırılmamalıdır. Esma Sultan’ın genç yaşta ölümünden sonra öksüz kalan çocuklarına bakılmak için Sultan Hamid tarafından satın alınmış bir yalı idi. İki kez yangın geçiren binada Esma Sultan hiç oturmamıştı.
AŞİRET MEKTEBİ’NİN BAZI MEZUNLARI
Aşiret Mektebi’nin bazı mezunları Birinci Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne seçilmişlerdir. Örneğin Hasan Sıddık Haydarani, (Van) Dersim milletvekili Kankozade Hasan Hayri bey. Çok ilginç bir örnek: Azadi (Kürt bağımsızlık komitesi) örgütünün kurucusu Cibranlı Halit bu okulun mezunudur.
Hasan Sıddık Haydarani Yakın Tarihimiz Mecmuası'nın 1963 yılında çıkan bir sayısında Aşiret Mektebi'nde geçirdiği yılları anlatmıştır. Haydarani dergiye verdiği mülakatta, öğrencilerin yaz aylarında subayların nezaretinde evlerine tatile götürüldüklerini, tedrisatın çok iyi olduğunu, kolları kadifeli üniformalarını ve Aşiret Mekteb-iHümayun’u yazan kapalı yakalıklarını anlatmıştı.
Sultan Hamid, ramazanda okulun öğrencilerini iki defa iftara çağırırmış. Yemekten sonra padişah balkonda görünerek “nasılsınız ? evlatlarım “ diye seslenirmiş. Öğrenciler de üç kez “padişahım çok yaşa!” diye karşılık verirlermiş. Hasan Hayri Bey’in anlattıklarından öğrencilerin gösterişli üniformalarıyla halife sultanın himayesinde eğitimlerine devam ettikleri anlaşılıyor.
Öğrenciler mezuniyetten sonra özellikle kendi vilayetlerine resmi görevle gönderilirlerdi. Bu görev mülki idarede maiyet memurluğu veya aşiret alaylarında ilk kademe zabitlik (subay) olurdu.
KONUYA İLİŞKİN BİRKAÇ KAYNAK
Bekir Biçer, Sultan II. Abdülhamid’in Kürt Politikası, Rahmi Tekin, Esmer Duran, Osmanlı Arşiv Belgeleri Işığında Aşiret Mektebi, Celal Temel, Aşiret Mekteplerinde kimler okudu?
Rahmetli Necdet Sakaoğlu Hoca’nın İstanbul Ansiklopedisi’nde (Yurt Yayınları) yazdığı bir Aşiret Mektebi maddesine tesadüf ettim. Maarif Ansiklopedisinde de bir Aşiret Mektebi maddesi var. Yazarlar Fatih Demirel-Ahmet Vurgun. Bayram Kodaman’ın İslam Ansiklopedisine yazdığı Aşiret Mekteb-i Hümayunu yazısı ve makalelerini de anmak gerekir.
OKULUN TEDRİSAT PROGRAMI
Okulda dil ve din eğitimi öncelikli görünüyor. Kur’an, İslam Tarihi, Osmanlı Türkçesi, Osmanlı coğrafyası, İlmihal, hesap ve hendese (cebir ve geometri) ve Fransızca dersleri var. Okul askeri bir okul olmamakla birlikte askeri talim dersleri de programa alınmış.
Okula alınan öğrenciler elifba ile başlıyorlar. Bu her şeye sıfırdan başlamak demek. Tecvid, lügat, hüsnü hat (güzel yazı yazma), kısas-ı enbiya (peygamberler tarihi), Sarf-ı Türki, Sarf-i Arabi (dilbilgisi) gibi dersler var.
Aşiret Mektepleri ile ilgili incelediğim tezlerde arşivlerden derlenmiş öğrenci başarı çizelgeleri de var.
İLGİNÇ İKİ NOT
Bunlardan birincisi Dersim Alevilerinden öğrenci alınmasıdır. Oysa ki Aleviler Hamidiye Alaylarına alınmıyorlardı. Bu öğrencilerin kaç kişi olduğunu araştıramadım. İkincisi ise Karapapak aşiretlerinden iki öğrencinin kabul edilmesidir. Karapapaklar Kars, Ardahan, Iğdır ve Muş bölgesinde yaşayan Terekemelerdir. Karapapaklar bir Oğuz -Türkmen boyudur. Büyük bir ihtimalle Kafkaslar'dan 1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında göç ederek Osmanlı topraklarına yerleşmişlerdir.
AŞİRET MEKTEBİNDE SORUNLAR:ÖĞRENCİLER ARASI KAVGALAR
Eğitim öğretim faaliyetleri başladıktan sonra bazı sorunlar çıkmaya başladı. Trablusgarb’tan gelen Abdüsselam’ın evli olduğu anlaşıldı.
Abdüsselam karısını çok özlüyordu. Evine eşinin yanına dönmek istiyordu. Öğrenci kabul nizamnamesine göre 16 yaşından büyük olmaması gereken Abdüsselamı bu hasret içinde okulda tutmanın pek mümkün olmadığı anlaşılınca Harbiye’de 4-5 ay eğitime tabi tutulduktan sonra memleketine gönderildi.
Bir süre sonra Arap ve Kürt öğrenciler arasında kavgalar başladı. Bu olaylardan bahseden yazılar gördüm.Yönetim çözüm olarak okulda jandarma bulundurma kararı aldı. Okulda güvenlik işleri Harbiye Nezaretine havale edildi. (Bab-ı Seraskeri)
İlk yıl 40 öğrenci alındı. Kabul için 12-16 yaş sınırı belirlendi. Maarif Nezareti'nin düşüncesi mezun öğrencileri Mülkiye veya Harbiye’ye göndermekti. Dileyen öğrenciler memleketlerine dönüp Hamidiye Alaylarında görevlendirilebileceklerdi.
Beşiktaş Akaretler'de birkaç bina okul için ayarlandı. İlk dönem öğrencileri burada uyum sorunları yaşadılar. İstanbul’un havası Arap ve Şark vilayetlerine göre daha rutubetli olduğundan çocuklar hasta oldular. İklim farklılığı ciddi sağlık sorunları yaşamalarına neden oldu.
Okulda daimi bir hekim bulundurulmasına karar verildi. Öğrenciler sabah akşam muayene ediliyordu. Tedaviye rağmen iyileşemeyen öğrenciler yanlarına refakatçi verilerek evlerine gönderildiler.
İDRİS BİTLİSİ (İDRİS-İ BİTLİSİ)
İdris Bitlisi Osmanlı ile Safevi Devleti arasında hakimiyet savaşlarının olduğu bir dönemde yaşamış bir Kürt beyidir. Farsça, Arapça yazan devrin entelektüel bir simasıdır. O da Şeref Han gibi Bitlis egemeni bir aileden gelir. Osmanlı Devleti ile ilk teması II. Bayezid döneminde oldu. Onun daveti ile İstanbul’a gitti. Bayezid’in isteği ile Osmanlı’nın ilk sekiz padişahını ele alan Heşt Behişt (sekiz Cennet) kitabını yazdı. Kitap Farsçadır. Yavuz Selim’in saltanatı döneminde Şark siyaseti danışmanı oldu. İdris Bitlisi Kürt feodellerinin Şah İsmail’e karşı Osmanlı cephesinde yer almasını sağlayan en önemli aktördür. 1514’de Çaldıran Savaşı'nda şahsen bulundu. Ridaniye ve Mercidabık Savaşlarında Yavuz’un karargahındaydı.
I. Süleyman’ın (Kanuni) saltanatının başlarında İstanbul’da öldü. Mezarı Eyüpsultan Camii yakınlarındadır. Geçenlerde bir fotoğraf gördüm. Hüdapar Başkanı mezarını ziyaret etmiş. Ziyaretin tarihi kökenleri üzerine biraz düşünmenizi tavsiye ederim.
İdris Bitlisi’nin önemi, çoğu Farsça olarak yazdığı kitaplardan ziyade Safevi Devletine karşı Osmanlı’nın yanında vaziyet almış olmasındandır.
Osmanlı’nın İdris Bitlisi üzerinden kurduğu Kürt statükosu II. Abdülhamid devrine kadar sürmüştür. Bu statüko halifeye sadakat karşılığında en geniş manada ademi merkeziyetti. Bu siyaset bölge feodallerinin neredeyse müstakil olması anlamına geliyordu.
ŞEREF HAN VE ŞEREFNAME
Bu yazıyı yazarken Seyfi Cengiz’in Şerefnameyi tahlil eden bir makalesine tesadüf ettim. Bilindiği üzere Şerefname 1597’de yazılmıştı. Yazarı Şeref Han Bitlisi’dir. O tarih itibariyle Doğu Anadolu’da çok sayıda aşiret bulunduğu anlaşılıyor. Aşiretler dilleri ve demografik yapıları itibariyle farklılıklar gösteriyorlardı.
Osmanlı hakimiyetinden önce çoğunlukla Şafi olan Kürtler, Şii Safevi devletinin yenilmesinden sonra Hanefi-Sünni itikadına daha yakın oldular. Şerefname Farşca yazılmıştır. Yazar Şeref Han atalarının Bitlis hükümdarları olduğunu söylemektedir. Hükümdar herhalde Bitlis ve çevresinin egemeni -feodal lordu olmalı. Kitap Kürt aşiretlerinin ayrıntılı dökümünü vermektedir. Kitabın Kürtçe çevirisi ise geç bir tarihte yapılmış: 1858. Başlığı ise “Tevarih-i Kadim-i Kürdistan” başlığını taşır. Bu da Kürtlerin eski tarihi anlamına gelir.
ABDÜLHAMİD’İN KARŞILAŞTIĞI SORUNLAR
Sultan Hamid, Babıali elitinin yenilikçi kanadı ile ittifak yaparak tahta çıkmıştı. Buna Mithat Paşa ile yaptığı uzlaşma da demek mümkündür. Kanunu Esasi’nin ilanı ve parlamentonun toplanması Mithat Paşa önderliğindeki elitle yaptığı anlaşmaya dayanıyordu.
Sultan Hamid, saltanatının dayandığı zayıf zeminden memnun değildi. Hoşnutsuzdu. Taahhüt ettiği rejim siyasi temsil ve anayasa ile sınırlanmış bir meşruti monarşi kurmuştu.
İttifakı kısa bir süre sonra muhafazakar hizbe dayarak bozdu. Bu hizbin başında Ahmet Cevdet Paşa vardı. Liberal meşrutiyetçileri bir kumpas ile tutuklattı. Düzmece bir mahkemede yargılattı: Çadır Mahkemesi yargılamaları meşrutiyeti mutlakiyet yaptı.
23 Temmuz 1908’de Meşrutiyetin yeniden ilanına kadar rejim fiilen mutlak monarşi oldu. Fiilen sözcüğünü özellikle kullanıyorum. Sultan Hamid Mebusan Meclisini fesih etmişti ama, Ayan Meclisi üyeleri statülerini koruyorlardı. Tahsisatlarını alıyorlardı. Bu durum Jön Türk devrimine kadar devam etti.
Bunun yanısıra Kanunu Esasi her yıl Devlet Salnamelerinde yayınlanmaya devam etti. Kağıt üzerinde meşrutiyet devam ediyordu. Parlamentonun temsilciler meclisi toplantıya davet edilmeden 1908’e kadar durum böyle devam etti.
Abdülhamid zahiren meşrutiyetin devam ettiği görüntüsünü önemsiyordu. Bu teşhisimi 1908’de Mebusan tekrar toplandığında yaptığı açış konuşması (nutku iftitahi) teyit eder mahiyettedir.
Sultan Hamid’in Yıldız Sarayı'ndan yönettiği istibdat rejimi Jön Türk muhalefetini doğurdu. Askeri Tıbbıiye Mektebinde gizli bir örgüt kuruldu. Bu örgüt İttihat ve Terakki idi. Kuruluş tarihi de çok anlamlı: 1889. Fransız Devriminin yüzüncü yılı.
Bu tarih bir siyasi mesaj içeriyordu: Jön Türkler burjuva devrimcileri idiler.
Abdülhamid Jön Türk muhalefetini hiçbir zaman tam olarak denetim altına alamadı. Zaman zaman uzlaşmaya çalıştı.
Yıldız Monarşisi karşıtı cepheyi çeşitli biçimlerde tatmin etme yoluyla dağıtmaya çalıştı. Mizancı Murat Bey örneğinde olduğu gibi.
Sultan Hamid’in karşılaştığı ikinci mesele, Balkanlarda Sırp, Yunan ve Bulgar milliyetçiliğidir. Bunun Anadolu topraklarındaki versiyonu Ermeni ayrılıkçılığı idi.
Ermeniler birinci meşrutiyetten mütareke döneminin sonuna kadar çok ciddi güvenlik sorunları çıkardılar. (1876-1922) Eylemci örgütler kurdular: Daşnak ve Hınçak gibi.
Bir de alttan alta süren Arap milliyetçiği vardı. Buna “kavmiyatçılık” demek daha doğru olur.
Araplar hilafetin Osmanlı Sultanının elinde olmasını meşru görmüyorlardı. Onlara göre hilafet “Kureyş”in hakkı idi. Türkler Arap değildi. İslamın sancaktarı onlar olamazdı.
Şerif Hüseyin 1917’de isyan bayrağını açtığında “gasıp Türkün, kanı, canı, malı helaldir” sözlerini bu nedenle söyledi.
Şerif Hüseyin bu sözleri kendisinin peygamber soyundan geldiği iddiasına dayandırıyordu.
İmparatorluğun Türkten gayri Müslüman halkları örneğin Arnavutlar ve Boşnakların şikayetleri din temelli değildi. Onlar Osmanlı yöneticilerinin suiidaresinden şikayetçi idiler.
Buna rağmen 1908 meşrutiyetine kadar ayrılıkçılık davasının peşinde koşmadılar. Hükümdara, hilafet ve saltanata bağlı göründüler.
Jön Türk devriminden sonra Mebusan ve Ayan Meclislerinde temsil edildiler.
Sultan II. Abdülhamid’in başa çıkması gereken en sıcak mesele Ermeni ayrılıkçılığı idi.
1878 Berlin Barışı'ndan 1915 Tehcir Kararnamesine kadar Batılılar Ermeniler lehine reform talep etti. Hem de kesintisiz bir şekilde. Reformdan kasıt Ermeniler için özerk bir yönetim kurulmasıydı.
Batılıların gözünde Ermeniler ne yaparlarsa yapsınlar haklıydılar, başvurdukları şiddet eylemleri meşruydu. Bütün Avrupa Ermeni davasını destekliyordu. Ermeniler başkaldırı eylemlerinde, Osmanlı Bankası Baskınında, hatta Cuma Selamlığına giden padişaha suikast tertip ettiklerinde bile haklıydılar.
KÜRTLER-ARAPLAR-ERMENİLER
Kürtlerin Payitaht ile ciddi bir sorunları yok gibi görüyordu. Bir kere Müslümandılar ve halifeye bağlıydılar.
Safevi-Osmanlı savaşlarında Şii Şah İsmail’e karşı Sünni Yavuz Selim’in yanında saf tuttular. İdris Bitlisi’den ( İdris-i Bitlisi) itibaren Kürtler Osmanlı saltanatının müttefiki oldular.
Aslına bakılırsa Kürtlerin düzeni Şelçuklu’dan beri değişmemişti. Bölgenin gerçek egemeni Kürt feodalleri ve şeyhlerdi.
Onların Anadolu ve Balkanlarda olduğu gibi vergi sorumluluğu yoktu. Sadece İran cephesinde bir sefer-i hümayun olursa aşiret güçleriyle Osmanlı ordusuna katkıda bulunmaları bekleniyordu. Tanzimata kadar düzen böyle devam etti.
Kürdistan diye bir coğrafyadan söz ediliyordu. Ama tam olarak neresi olduğu belli değildir. Buna muadil en erken tanımlama Kardaka Ksenofon’un Anabasis (Onbinlerin Geri Dönüşünde) kitabında vardır.
Burada da asıl mesele Ermeni ayrılıkçıların kendi ülkeleri olarak gördükleri yer aşağı yukarı Kürdistan ile örtüşüyordu.
İşte bu nedenlerle, Abdülhamid devletinin iç ve dış tehditler karşısında ayakta kalmasını Arapların, Kürtlerin, Arnavutların ve Boşnakların kendi etrafında kenetlenmeleriyle mümkün olabileceğini düşünmekteydi. Bu “uhuvveti İslamiye” siyaseti idi. Bahse konu anasırın hepsi Müslümandılar.
Uhuvvet-i İslamiye siyasetininin başarılı olmasının yolu anılan etnik unsurların tatmin edilmesinden geçiyordu. Bu siyaset anılan etnik unsurların bila tefrik idare ve orduda istihdamı olabilirdi.
Önce bu yolu deneyecekti.
Kürt egemenlerine ilişilmedikçe onlarla ciddi bir mesele çıkmazdı. Kısaca Fırat’ın ötesinde kadim düzen devam ettiği sürece feodaller Sultana itaat ederlerdi. Bu projeksiyon fiilen sınandı ve doğrulandı. Tanzimat ile iş değişti. Osmanlı yurttaşlığı temelinde eşitlik ve merkezi idare yüzlerce yıllık statükoyu değiştirmek istiyordu.
Asıl mesele Araplardı. Onların ihanetin sınırında oldukları biliniyordu. Osmanlı “Kavm-i Necib-i Arabı” daima kayırmıştı. Onlara hürmet etmek gerekiyordu. Peygamber soyundan geldikleri için.
Osmanlı Arap vilayetlerine hizmet etmişti. Araplar ise Osmanlıya hiçbir katkıda bulunmadıkları gibi Payitahtın kaynakları daima onlar için kullanılmıştı. Her yıl Kabe’nin hacca hazırlanması, Surre Alayları ciddi bir masraf gerektiriyordu. Ama Osmanlı bundan kaçınamazdı. Madem ki İslamın sancaktarı Osmanlıydı. Hiçbir şeyden kaçınılamazdı. Padişahın ünvanlarından biri Hadim-ül Haremeyn idi. Bu söz Padişahın Mekke ve Medine’nin hizmetkarı olduğu anlamına gelir.
Peygamber soyundan gelen Şerifler daima hürmet görür. Bu ailelere ihsanlar gönderilirdi.
Samimi görüşümü belirteyim: Osmanlı Arap vilayetlerini (özellikle mukaddes topraklar denen Hicazı) her nevi tekaliften muaf tutarken, vergiyi ve askerlik mükellefiyetini (kan vergisi) Anadolu halkı ödemişti. Bu Türkler demekti.
Bütün bu kayırmalara rağmen Sultan Hamid, Kavm-ı Necib-i Arabın sadakatinden emin olmadığından, Aşiret Mektebi kurdurmuş; Harbiye ve Mülkiyeye Arap öğrenci kabulünü istemişti. Bu yolla saltanatını destekleyecek bir Arap elit yaratabileceğini düşünmüştü.
SON BİR KAÇ SÖZ
Bana göre, yerel egemenlik ilişkileri XIX. yüzyıla kadar ciddi bir değişiklik geçirmeden devam etti. Modernleşme ve merkezi hükümetin güçlenmesi Arap vilayetlerive Kürt aşiretlerinde hoşnutsuzluk yarattı. Özellikle Kürt ağalarının sünnilik ve adem-i merkeziyet temelinde yüzyıllardır devam eden sadakati erezyona uğradı.
Bu yazıyı yazarken incelediğim Şerefname Doğu Anadolu, Mezopotamya ve Arap vilayetlerinin demografik yapısını tarihi bir perspektiften ele alır.
Şerefname'de dikkat çekici bir Ermeni nüfusunun varlığı anlatılmaktadır. Bu gerçeklik bence Doğu Roma’ya kadar götürülebilir.
Batı’nın Ermeni meselesini sürekli tahrik etmesi Sultan Hamid’in Arap, Kürt, Boşnak ve Arnavutlardan oluşan bir sadakat bloku kurma düşüncesinin temelini oluşturur.
Sultan Hamid, müslüman kimliğinin “Devletinin” çimentosu olabileceğini düşünüyordu. Bu siyaset ile imparatorluğu bir arada tutabileceğini umuyordu.
Aşiret Mektebi Hümayunu ve Hamidiye Süvari Alayları bu düşüncelerin ürünüdür.
Çok Okunanlar
Butlan operasyonunda 9 tutuklama
Ortak metne 34 Türk kuruluşundan destek, hukukçudan dava sinyali
Acun Ilıcalı'nın takımı Hull City Premier Lig'e yükseldi
Özgür Özel'in TBMM sitesindeki 'Genel Başkan' ünvanı silindi
Kılıçdaroğlu'nun danışmanı konuştu
İktidarın medyası ve Kılıçdaroğlu...
Ülkeye ve millete 'Mutlak' kötülük!..
Pusula ve rota gerek bize
Belediye Başkanları Özgür Özel'e destek için imza attı
İyi bir anlaşma ihtimali yüzde 50-50