Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
53,4605
Dolar
Arrow
44,7309
İngiliz Sterlini
Arrow
63,3653
Altın
Arrow
6092,8907
BIST
Arrow
10.729

Alparslan Türkeş’in Yeni Delhi Sürgünü

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

TÜRKEŞ KOMİTE’DEN İHRAÇ EVRAKI TEBLİĞ EDİLİRKEN NASIL DAVRANDI?

Türkeş MBK üyesi iken Ankara’da Gaziosmanpaşa Kader Sokak’ta oturuyormuş. Türkeş’in evi yüze yakın silahlı asker ve zırhlı araçlarla kuşatılmış ve enterne etmek için zor kullanılmıştır.

Tasfiye operasyonu 14’lerin diğer üyeleri ile eş zamanlı olarak Madanoğlu tarafından gerçekleştirilmiş; Türkeş Devlet Başkanı Gürsel’in tebliğini getiren subaylara direnmiş, bu nedenle kapı kırılarak içeri girilmiş. Zor kullanılmış. Selcen Türkeş’in hatıralarında kızların babalarını vermemek için etrafında kenetlendiği yazılmış. Sonuçta tebliğ için gelen askerler Türkeş’ i alarak Mürted Hava Üssü'ne götürmüşler.

13 Kasım-19 Kasım arasında Mürted’te tutulan Türkeş ordudan emekliye sev edilerek Yeni Delhi Büyükelçiliği Hükümet Müşavirliğine tayin edilerek Hindistan’a gönderilmiş. Yanında eşi Muzaffer Hanım ve çocukları var. Dört kızı ve en küçük çocuk Tuğrul Türkeş. Tuğrul Bey 1954 doğumlu olduğuna göre daha ilkokula bile başlamamış olabilir.

CEMAL MADANOĞLU TÜRKEŞ’İ KURŞUNA DİZDİRMEK İSTEMİŞ OLABİLİR Mİ?

Alparslan Türkeş’in Madanoğlu ve Gürsel ile ilişkileri üzerine epey spekülasyon vardır. Kamuoyunda en çok konuşulan Türkeş’in Cemal Gürsel’i vurduğu iddiasıdır. Bilindiği üzere Komitenin başkanı Gürsel, 1961 başından itibaren kısmi felçlidir. Kraliçe II. Elizabeth’i Esenboğa’da bastonla karşılamasının sebebi budur. Felç zaman içinde ilerlemiştir.

Hatta Kurucu Meclisin açış konuşmasını bu nedenle yapamamıştır. Açış konuşmasını Komite’nin ikinci en kıdemli Orgenerali Fahri Özdilek’in yapmasının nedeni budur.

Cemal Gürsel’in sağlık sorunlarının temel nedeninin “Türkeş tarafından bir tartışma sırasında tabanca ile vurulmak” olduğunu hiç sanmam. Gerçek nedenin diyabet ve kalp damar sorunları olduğu düşüncesindeyim. Gürsel’i 1961’den itibaren bastonlu görmemizin nedeni budur.

Türkeş’e ilişkin bir başka spekülasyon Cemal Madanoğlu ile ilgilidir. Söylentiye göre 14’lerin enterne edilmesinden sonra-özellikle- Türkeş’i kurşuna dizdirmek istemiş. Buna da ihtimal vermek istemezdim . Yazılanlara göre CIA Ankara istasyon şefi Ruzi Nazar buna engel olmuş. Gürsel ile şahsen görüşmek suretiyle. ABD devreye girmiş anlaşılan. Ruzi Nazar ile Türkeş’in ABD yıllarına dayanan ilişkilerini düşününce Madanoğlu’nun aklından böyle şeyler geçmiş olabileceğini ben de ihtimal dahilinde gördüm.

CEMAL GÜRSEL’İN KOMİTEYİ FESHİ VE YENİDEN KURMASI

Cemal Gürsel 14’lerin Komiteden ihraç edildiklerini bir mektup ile duyurmuştu. Akabinde, MBK’nin 23 kişilik yeni heyeti ile bir toplantı yaptı. Devlet Başkanı ve Başkomutan Gürsel’in kararları aynı gün Resmi Gazete’de yayınlandı.

Bu tarihi karar, 13 Kasım 1960 tarihli ve 10654 mükerrer sayılı Resmî Gazete'de "Millî Birlik Komitesi Başkanlığından Teberrüken Yapılan Beyanat" ve ilgili kararnameler başlığı altında yayınlandı. Cemal Gürsel imzası ile yayınlanan karar şöyledir:

"Millî Birlik Komitesi’nin muhterem üyeleri arasında son zamanlarda memleketin yüksek menfaatlerini tehlikeye düşürecek mahiyette fikir ve kanaat ayrılıkları baş göstermiş ve komitenin çalışması imkânsız bir hale gelmiştir. Bu durum karşısında, Türk Silahlı Kuvvetleri Başkumandanı ve Millî Birlik Komitesi Başkanı olarak, memleketin huzur ve selametini korumak amacıyla Millî Birlik Komitesi’ni feshettiğimi bildiririm. Aşağıda isimleri yazılı olan üyelerin komite üyelikleri sona ermiştir. Kendileri, memleketin yüksek menfaatleri icabı yurt dışında görevlendirileceklerdir..."

Türkeş ve diğer tasfiye edilenler enterne edildikten sonra güvenlik tedbirleri altında ordudan emekliye sevk edildiler. Yurtdışındaki diplomatik misyonlarımıza “ müşavir” sıfatıyla gönderildiler. Bu bir sürgün kararı idi.

Tasfiye edilen radikal grup birbirlerinden uzak yerlere gönderildiler.

14’lerin sürgün edilmeleri Osmanlı tarzı bir nefiy idi.

Birileri Magrib’e birileri Maşrık’a sürüldüler.

Müşavirlik görevinde bir iş tanımı yoktu. Sadece zorunlu ikamete tabi olmuşlardı. 14’lerin gittikleri ülkeler şöyle. Öncelikle Türkeş’e en yakın üç isimden başlayalım. Muzaffer Özdağ (Tokyo), Dündar Taşer (Rabat). Ahmet Er (Bingazi).Diğerlerine gelince, Orhan Kabibay (Ottowa) Orhan Erkanlı (Mexico City), Münir Köseoğlu (Stokholm), Mustafa Kaplan (Lizbon), Muzaffer Karan (Oslo) , Şefik Soyuyüce (Koperhag), Rıfat Baykal (Telaviv), Numan Esin (Madrit), İrfan Solmazer (Lahey), Alparslan Türkeş ise Yeni Delhi’ye gönderilmişti.

Benim bu dağılımdan çıkardığım sonuç şudur: Cemal Gürsel- Cemal Madanoğlu ikilisi (yeni MBK’nın liderleri) tehlikeli gördükleri isimleri birbirlerinden uzak bölgelere gönderme kararı almışlar.

Türkeş’e yakın grup, dünya görüyü itibariyle liberal demokrasiye yatkın tipler değil. Bunlar korporatif-otoriter devletten yana isimler. Avrupa’ya gönderilenlerin dönüş sonrası siyasi çizgileri genel olarak onlardan farklı.

27 MAYIS’TAN 13 KASIM’A KADAR KOMİTE’NİN RADİKAL KANADININ TASARRUFLARI

İhtilalden sonra Türkeş’in başbakanlık müsteşarlığın getirilmesi önemlidir. Devlet Başkanı Gürsel’in başbakanlığı da uhdesine almıştı; ama, fiili güç Türkeş’in eline geçmişti. Bu yolla bürokrasi üzerinde büyük bir güç elde etmişti. Diğer komite üyeleri başlangıcında bunu anlayamadılar.

Madanoğlu Türkeş’in kariyerist tutumunu hızla kavramıştı. Türkeş’in ihtilal bildirisini okumak ve başbakanlık müsteşarı olmak için gösterdiği istekliliğin nedeni kısa sürede anlaşıldı.

13 Kasım 1960 tarihine kadar radikal kararların çoğunun 14  lerin düşüncesi olduğu kanısındayım. Örneğin, orduda gerçekleştirilen Eminsu operasyonu kronolojik olarak bunların başında gelir.

Eminsu olayı, aralarında 235 general ve 5 bine yakın subayın -emekliye sevk görüntüsü altında-ordudan zorunlu olarak tasfiye edilmesidir. Temel nedeni DP iktidarı döneminde yaratılan kayırmacı askeri hiyerarşidir. Siyasi tarihimizde Emekli İnkılap Subayları (EMİNSU) olayı olarak bilinir.

Bu geniş çaplı tasfiyenin orduyu gençleştirme amacıyla yapıldığı söylense de bence asıl neden ihtilalde sessiz kalmış generallerin ordu ile ilişkilerini kesmektir. İçlerinde III.Ordu Komutanı Ragıp Gümüşpala’nın da bulunduğu 235 general ordudan çıkarıldı. Bu operasyon İttihatçıların Jön Türk devriminden, Kemalistlerin kurtuluştan sonra yaptığı operasyondan nicelik ve nitelik olarak daha büyüktür.

Bence kararın arkasında asıl güç komitenin genç üyeleridir. Sonuç itibariyle orta alt rütbedeki komite üyeleri Menderes’in generallerini ordudan ihraç etmiş, yeni bir askeri hiyerarşi kurmuştur. Bu arada Fahri Korutürk’ün de büyükelçi yapılarak Deniz Kuvvetleri komutanlığından uzaklaştırıldığını hatırlatmak isterim.

Başbakanlık müsteşarı Türkeş’in daha sonra devlet reformları ve üniversitede tasfiye işine yoğunlaştığını görüyoruz. (147'ler olayı)

27 Ekim 1960'ta çıkarılan 114 sayılı kanunla, 147 öğretim üyesi görevlerinden uzaklaştırılmıştır.

Bu karar üniversitede protestolara ve rektörlerin istifasına yol açmıştır. Kararın ardından Alparslan Türkeş, Muzaffer Özdağ, İrfan Solmazer ve Numan Esin bizzat İstanbul Üniversitesi'ne geldiler. Fakülte dekanları, senato üyeleri ve eylem yapan öğrencilerle bir araya geldiler. Toplantıda Türkeş ve komite üyeleri, çıkarılan tasfiye kanununun "haklılığını ve reformist amacını" savundular. Öğrencilerin kendisini sıkıştırması üzerine Türkeş, tasfiye edilen bazı hocaları "vatana ihanetle" suçlayan sert açıklamalarda bulunmuştur.

Türkeş’in müsteşarlığı sırasında, Diyanet İşleri Başkanlığının reforme edilmesi, Türkçe ibadet gibi konular gündeme geldi. 18 Ağustos 1960 tarihinde 62 Sayılı "İnkılâp Mahkemeleri Hakkında Kanun", kabul edildi. Bu mahkemelerin Yassıada Yüksek Adalet Divanı ile alakası olmadığını hemen belirtelim.

Kanun hükümete (Bakanlar Kurulu) gerekli gördüğü yerlerde sabit veya gezici İnkılâp Mahkemeleri kurma yetkisi vermişti. (İstiklal Mahkemeleri gibi ) Ancak bu mahkemeler fiilen hiçbir zaman kurulmadı ve yargılama yapmadı.

147’ler olayı 28 Ekim 1960’da gerçekleşmişti. 14’lerin Madanoğlu- Gürsel ikilisi tarafından tasfiye edilme tarihi ise: 13 Kasım 1960’dır. Aradan sadece iki hafta geçmişti.

MADANOĞLU İLE TÜRKEŞ’İN GÜNDEMLERİ FARKLIYDI

Madanoğlu-Türkeş çelişkilerini birkaç boyutta ele almak mümkün. Bir kere Madanoğlu Türkeş’in “ihtilale el koyma ve askeri yönetimi uzatma istekliliğini” anlamıştı.

Bana göre Türkeş, komiteye “çok partili siyasi hayata tekrar dönmek niyetiyle girmemiştir. Madanoğlu ise hemen seçimleri yapıp iktidarı devretme düşüncesinde idi. Komitenin Madanoğlu’na yakın kanadının özel bir gündemi yoktu. Meşruiyetini kaybeden iktidarı devirmişlerdi. Ülke idaresini uzun süre ellerinde tutmak gibi bir hedefleri bulunmuyordu.

Türk demokrasisinin geçirdiği travmayı atlatacak asgari mevzuatı çıkardıktan sonra seçimlerin hemen yapılmasından yanaydılar. Hatta 1960 sonbaharına kadar Kurucu Meclis düşüncesi de yoktu.

Türkeş ve ona yakın radikallerin ise büyük planları vardı. Atatürk’ten sonra siviller her şeyi berbat etti düşüncesindeydiler. İsmet Paşa’yı küçümsüyorlar; onun ülkeyi geri götürdüğünü düşünüyordı. İlerde tersini söyleseler de “çok partili siyasi hayat, Batı Demokrasisi gibi kurumlarla pek bir ilgileri yoktu.

Türkeş her ne karar İkinci Dünya Savaşından sonra uzun süre ABD’de bulunmuştu. İki kere. (1948-1950) ve (1955-1957)

Buna rağmen Amerikan demokrasisi hakkında bir fikri yoktu. Türkeş’in ABD’de bulunmasının resmi gerekçesi “askeri eğitim” idi. İki kere uzun sürelerle ABD’de askeri eğitim programlarına gönderildi. Bu nokta Türkeş biyografisinde önemli bir ayrıntıdır . Ben olayı şöyle yorumlamak isterim: Pentagon Türkiye gibi ülkelerde anti komünist gizli bir örgüt kurmak istiyordu. Kurdu da. İstihbarat ve kontrgerilla eğitiminin sebebi buydu.

Zaten Türkeş’in ayrıntılı biyografilerinde ABD’de gerilla eğitimi aldığını görürsünüz. Bu eğitimin amacı muhtemel bir Sovyet istilasına karşı Kuzey Atlantik ittifakının Avrupa ve Güneydoğu Avrupa kanadında (Yunanistan, Türkiye demek) gerilla örgütleri kurmak, eğitmek ve hazırlamaktı. Bu ifadelerin neye tekabül ettiğini tahmin etmek zor değil: Gladio.

Bence bunun en somut kanıtı Türkeş-Ruzi Nazar ilişkisidir. Nazar Almanlara esir düşmüş Özbek asıllı bir Sovyet istihbarat subayı idi. Müttefik zaferinden sonra antikomünist idealllerle CIA kadrolarında istihdam edilmişti. Türkeşle ABD’de tanışmış, uzun süre Türkiye’de bulunmuş, 92 yaşında Türkiye’de ölmüştü. 60’larda Ruzi Nazar’ın CIA Türkiye Masası Şefi olduğunu biliyoruz.

MADANOĞLU’NUN TÜRKEŞ’İ TASFİYE ETMESİ

Demokrat Partiyi devirmek isteyen cunta aslında orta alt rütbede subaylardan oluşuyordu. Kabibay, Türkeş, Erkanlı, Taşer gibi. Bu nedenle kilit noktalarda görevli generallerin transferini önemsiyordu. Madanoğlu cuntadan haberdardı. Ama temas halinde değildi. Onun cuntaya katılması ihtilalin hemen öncesine tekabül eder. Madanoğlu’nun Ankara’daki görevi çok önemliydi: Kara Kuvvetleri Lojistik Dairesi başkanıydı. Tümgeneral rütbesinde idi. Bunun dışında önemli başka bir görevde Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı komutanlığı idi: Onun başında Osman Köksal bulunuyordu.

Bana göre İhtilalin başarıya ulaştırılmasını sağlayan Madanoğlu’dur. Madanoğlu’dan sonra, Orgeneral Cemal Gürsel , Orgeneral Fahri Özdilek, Tümgeneral İrfan Baştuğ, Tümgeneral Sıtkı Ulay’ın ihtilal kadrolarına katılması cuntaya güçlü bir örgüt imaji vermişti.

Türkeş genç ihtilalcilerle eskiden tanışıyordu. Generaller eyleme sonradan katıldılar. Cunta ile bir teşriki mesaileri olmamıştı. Türkeş’in ihtilal bildirisini okuması ona diğer üyeler üzerinde bir üstünlük sağladı. Başbakanlık görevini de üzerine alan Komite Başkanının (Gürsel) yanında müsteşarlık görevine getirildi. Bu görev fiilen başbakanlık yapmak demekti.

Türkeş bu görevi komiteden ihraç edilene kadar epey geniş yorumladı. Cemal Abdülnasır pozlarına girdi. Devleti yeniden örgütlemeye kalktı. İnkılap Mahkemeleri düşüncesini ortaya attı. Bu mahkemeler askeri rejimi koruyacak bir çeşit İstiklal mahkemesi olarak düşünülmüştü. Komite inkılap mahkemelerinin kuruluş kanununu kabul etti. İsmet Paşa’nın direnişi sayesinde kanun fiilen uygulanmadı. Çeşitli Yüksek Şuralar kurmaya kalktı. Bunlar devleti korporatif ilkelere göre yeniden örgütleme amacını güdüyordu.

Madanoğlu ise atak ve sert bir general olmakla birlikte askerin hızla siyaset dışına çıkması gerektiğini düşünüyordu. Hatta sivilleşme gerçekleştikten sonra hiçbir görev kabul etmeme yanlısı idi. Eylemleri de bu yönde oldu. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı yaptı. 1961 yazında (anayasa referandumu yapıldıktan sonra) komiteden istifa etti. Tabii senatörlüğü de kabul etmedi. Komitenin diğer üyeleri TBMM’ye girerken Madanoğlu emekliye ayrıldı.

Türkeş’in müsteşarlık üzerinden elde ettiği nüfuzun genişlemesi ve uzun erimli askeri diktatörlük planları karşısında Cemal Gürsel’in onayı ile 14’leri (başta Türkeş olmak üzere) tasfiye planını uygulayan Cemal Madanoğlu'dur.

Türkeş , Yeni Delhi sürgününden döndükten sonra CKMP lideri oldu. Hatta 1966 cumhurbaşkanlığı seçiminde partisi tarafından aday gösterildi. Madanoğlu ise doğal senatörlük kabul etmediği için parlamentoda değildi. Daha sonra Cevdet Sunay tarafından kontenjan senatörü olarak atandı. Türkeş 13 Kasım 1960 operasyonunun müsebbibi olarak Madanoğlu’nu görüyordu. Bu tabii ki doğruydu. Madanoğlu’na büyük öfke duymasının sebebi buydu.

Bundan dolayı Türkeş, sürgünden dönüp siyasete girdikten sonra hep Madanoğlu’nun aleyhinde bulunmuştur. 12 Martta Doğan Avcıoğlu’nun Yön Dergisi çevresindeki “Zinde kuvvetler” örgütünün en önemli üyelerinden biri Madanoğlu idi.

Madaoğlu Davasının açılması ile MİT içindeki Türkeş’e bağlı hizip arasında bir ilişki olduğundan eminim. Ama bu belirleyici bir ilişki değildir. Tali bir ilişkidir. Ordu ve MİT de daima Türkeşçi bir kanat olagelmiştir. 12 Mart’ta da, 12 Eylül’de de. Benim düşüncem 9 Martçıları (sol darbe) 12 Martçılara (sağ darbe) ihbar eden her halde onlardı.

Madanoğlu davasının beraat ile sonuçlanması, dönemin siyasi dengeleri ile ilişkilidir. Madanoğlu ile birlikte Milli Birlikçi senatörleri mahkum etmek 27 Mayıs’ı mahkum etmek olurdu.

TÜRKEŞ VE AİLESİ HİNDİSTAN’DA NASIL YAŞADI?

Hatıralardan Türkeş’in Yeni Delhi sürgününde iklim koşullarına uyum sağlamakta zorlandığı anlaşılıyor. Rutubet ve sıcaklıktan sikayetçiler. Ev bulmak kolay olmamış. Verilen yolluk hemen tükenmiş. Eşi ve çocukları yanında. Dördü kız biri erkek olmak üzere 5 çocuğu var. Hindistan’da yedi kişilik bir aileyi geçindirmek hiç kolay olmamalı.

Çocuklara uygun okullar bulmakta epey sıkıntılar yaşanmış. En küçük kardeş Tugrul’u Yeni Delhi’de özel bir İngiliz ilkokuluna vermişler.

Kızların okul hayatına ilişkin bilgileri Selcen Türkeş Homriş’in Kader Sokak: Türkeş Ailesi başlıklı hatıralarında görmek mümkün. Kızlar Hindistan’a gittiklerinde hiç İngilizce bilmiyorlarmış. Epey sıkıntı çekmişler başlangıçta.

Türkeş çocuklarının öğrenim harçları için epey zorlanmış, hatta memleketteki bazı mülklerini satmayı düşünmüş.

Türkeş’in kızları (Ayzıt, Umay, Seven Bige ve Selcen), Yeni Delhi sürgünü (1960-1963) sırasında Hindistan'ın enprestijli İngiliz misyoner okullarından biri olan Convent of Jesus and Mary (İsa ve Meryem Manastır Okulu / Koleji) adlı Katolik rahibe okulunda okumuşlardır.

Bir not eklemeden geçemeyeceğim , bu yazıyı yazarken baktığım kaynaklardan ikinci kızı Umay Günay Türkeş’in Kıbrıs’ta Türkoloji profesörü olduğunu öğrendim.

TÜRKEŞ SÜRGÜNDE İKEN BİR KAÇ DEFA AVRUPA’YA GİTMİŞTİ

Türkeş’in sürgün hayatı 2.5 yıl sürmüştür. Dönüşü: 23 Şubat 1963. Bu süre zarfında bir çok kez Avrupa’ya giderek 14’lerle görüştü. Paris, Bern, Brüksel gibi şehirlerde buluştular. Görüştüler. Ne yapacaklarını tartıştılar. Bu arada sürgündeki sabık Milli Birlikçilerin kendi aralarında yoğun bir mektuplaşma trafiği olduğunu da belirtelim. Bu seyahatler 1961 Anayasasanın kabulü ve seçimlerden sonra daha yoğunlaştı.

Toplantılarda temel mesele izlenecek yol ve liderlik meselesi idi.

Türkeş CHP/AP koalisyonu yapıldıktan sonra NATO toplantısına gelen Cevdet Perin ile Paris’te görüştü. Cevdet Perin Adalet Partisi milletvekili idi.

27 Temmuz 1962 tarihli Brüksel toplantısında Türkeş’in liderlik talebi tartışmaya yol açtı. Orhan Erkanlı ve Orhan Kabibay bu öneriye karşı çıktılar. Bu konuma kendilerini layık görüyorlardı. Bu isimler ilerde CHP ye yakın tutum takındılar. Muzaffer Özdağ, Rıfat Baykal, Ahmet Er ise Türkeş’e katıldılar.

TÜRKEŞ’İN İDAMLARI ÖNLEME MEKTUBU ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Türkeş’in Menderes, Polatkan ve Zorlu’yu idam cezalarından kurtarmak için yoğun çaba sarfettiği söylenilir. Ben o kanaatte değilim. Türkeş, Yassıada yargılamaları sona ermek üzere iken Cemal Gürsel’e bir mektup yazmıştır. Tarih: 7 Eylül (kararlar açıklanmadan önce)

Bence bu stratejik bir hamleydi. Mektup, ileriye dönük siyasi bir yatırım idi. Mektupta Yeni Delhi Büyükelçiliği müşaviri Alparslan Türkeş muhtemel idam cezalarının infazının “kötü sonuçlar vereceğinden bahsediyordu. O kadar.

Türkeş Yassıada kararlarının infazından İsmet Paşa’yı sorumlu tutar. Bilindiği üzere DP’li çevreler İnönü’nün Komite nezdindeki girişimlerini hep samimiyetsiz bulmuşlardır. Oysa ki İnönü idamları engellemek için elinden geleni yapmıştır. Adnan Bey’in eşi Berin Hanım kararlar açıkladıktan sonra telaşla Pembe Köşke gitmiş, Mevhibe Hanım ve İsmet Paşa ile görüşmüştür. Bu yeterince açıklayıcıdır.

Sağda idamlardan İnönü sorumlu tutulur. Bu tamamiyle yanlış bir değerlendirmedir.

MBK’ne oylama öncesinde baskı uygulayan Silahlı Kuvvetler Birliği ve Talat Aydemir cuntası idi. MBK kararları müebbed hapse tahvil etmek istiyordu. Çoğunluk bu yönde idi. Karar iki üyenin taraf değiştirmesi ile 9/13 infaz yönünde çıkmıştır.

1961 Eylülü'nde iktidar fiilen MBK değil Silahlı Kuvvetler Birliğindeydi. Madanoğlu’nun İrfan Tansel olayından sonra Komite’den istifa etmesi bu nedenledir.

Komite ordu üzerinde iktidarını kaybetmişti. Sonuç itibariyle Türkeş’in, Gürsel’e yazdığı mektubun siyasi önemi yoktur.

Komite SKB’nin baskısı altındaydı. İnönü’nün mektubu bile dikkate alınmadığına göre Türkeş’in kendi mektubuna atfettiği anlam abartılır. Sağda meşruiyet devşirme gayretinden başka bir şey değildir.

İSMET PAŞA BAŞBAKAN OLMASA DEMOKRASİYE GEÇİLEMEZDİ

Anayasanın halkoylaması ile kabulünden sonra Yuvarlak Masa Toplantıları ile parlamentonun sorunsuz bir şekilde açılması hedeflenmişti. 1961 Eylülü'nden 1963 Mayısına kadar (ikinci Aydemir başkaldırısı) ordudaki cuntacı eğilimleri denetim altına alacak tek formül şuydu: Gürsel Cumhurbaşkanı- Başbakan İnönü. Ordunun başında Cevdet Sunay.

İsmet Paşa başbakan olmak ihtirasından değil bir kez daha demokrasiyi kurmak ve yerleştirmek için görevi kabul etti. Demokratlara karşı rövanş almak gibi bir düşüncesi yoktu. Demokratların affı ve kamu haklarının iadesi konusunda Demirel’den daha fazla gayret sarfetti. İnönü’nün samiyetini -en sonunda-anlayan Celal Bayar'dır. 1969 Bayar -İnönü görüşmesi bunun kanıtıdır.

TÜRKİYE’YE DÖNÜŞ KARARI NASIL ALINDI? NASIL UYGULANDI?

14’ler, sivil idareye geçilmesinden sonra hukuki bir engel kalmadığı düşüncesiyle dönmeye karar verdiler. Siyasi ortam göreli olarak yumuşamıştı. Dönüş ihtiyatlı bir şekilde olacaktı. İhtiyatlılık küçük gruplar halinde değişik güzergahlar üzerinden gelmek demekti. 28 Temmuz 1962 tarihli Brüksel toplantısında dönüş kararı alındı.

Alparslan Türkeş eşi Muzaffer Hanım ve çocuklarıyla birlikte Yeni Delhi’den Beyrut’a geldi. Ailesini Ankara’ya gönderdi. Kendisi Avrupa’ya geçti. Son istişareler yapıldı. Dönüş başladı. İlk gelenler Orhan Kabibay, Orhan Erkanlı ve Numan Esin oldu. (Şubat 1963) Türkeş Yugoslavya-Yunanistan üzerinden karayolu ile Türkiye’ye giriş yaptı. Türkçü-Turancılar tarafından sınır kapısında karşılandı. 23 Mart 1963. İstanbul’da bir süre kaldıktan sonra Ankara’ya gitti. En son gelen Tokyo’da bulunan Muzaffer Özdağ oldu.

Tokyo sürgünü Muzaffer Özdağ Türkeşle mektuplaşma yoluyla sürekli iletişim halindeydi. Bu arada Japonya'ya sığınan Türkistan ve Kazan Tatarları ile yakından ilgilendi.Prof.Dr. Ümit Özdağ’ın Tokyo doğumlu olması babası sürgünde iken doğmuş olmasındadır. Özdağ , döndükten sonra Türkeşle birlikteliği CKMP içinde devam ettirmiştir.

TÜRKEŞ’İN DÜŞÜNCELERİ ÜZERİNE NE SÖYLENEBİLİR?

Alparslan Türkeş’in düşünceleri radikal sağa denk düşer. Türkeş düşüncesini ayrıntılı bir şekilde tahlil etmek yazımızın konusu değil. Ama gene de ana çizgileri itibariyle bir değerlendirme yapmakta fayda var.

Türkeş’in ileri sürdüğü "Dokuz Işık" doktrini incelendiğinde bir çok yönden milliyetçi-toplumculuğa yaklaştığını görürüz. Türkeşin toplumculuktan kastettiği sınıf mücadelesinin reddidir. Bu düşünceye şiddetli antikomünizm eşlik eder. Korporatif devlet CKMP-MHP-Ülkü Ocakları söyleminin en baskın özelliğidir. Korporatif örgütlenme faşizmin ve nasyonel sosyalizmin de en temel niteliğidir.

Bu görüş, toplumun sınıflara değil, meslek gruplarına göre örgütlenmesini ve devlet hakemliğinde uyum içinde çalışmasını savunur. Sınıf çatışmasını millet ve devlet için bir tehdit olarak görür.

Türkeşçilerin en belirgin özelliği otoriter önderlik düşüncesidir. Başbuğ kültüdür. "Başbuğ" karakteri sorgulanamaz otoriteyi sadakat odaklı liderlik anlayışını ve kitleleri peşinden sürükleyen tek lider profilini temsil eder.

Türkeş’in siyaset anlayışının bir başka unsurunu Güçlü Devlet Otoritesi oluşturur. Türkeş’e göre, devlet, bireyin ve toplumun üzerinde, kutsal ve mutlak korunması gereken bir varlıktır. Devlet her şeyin merkezindedir. Devletin dışında hiç bir şey var olamaz .

TÜRKEŞ’İ DARBE GEÇMİŞİNDEN KURTARMAK İÇİN YAPILAN MANEVRALAR

Türkeş 27 Mayıs’ın örgütleyicilerinden biriydi. Hatta kendi ifadesi ile cuntacılığı İsmet Paşa’nın Milli Şef dönemine kadar gidiyordu. (1941) Komitenin Türkeş’e yakın kanadı otoriter devlet üzerinde etütler yaparken tasfiye edilince birden demokrat birjargon benimsediler. Sanki bir zamanlar cuntanın en keskin aktörleri kendileri değilmiş gibi.

Türkeş MC hükümetleri zamanında iktidar blokunda yer aldı. (1975-1980) 12 Eylül'den sonra partisi merkez sağda yer almaya çalıştı. Türkeş’ten sonra partinin başına gelen Devlet Bahçeli de büyük bir U dönüşü yaparak AKP’nin müttefiki oldu.

Son zamanlarda 27 Mayıs' ta Türkeş’in dahli adeta tarihten silinmeye çalışılıyor.

Sanki Türkeş 27 Mayıs sabahı başbakanlık koridorlarında iktidarı almış olmanın keyfiyle dolaşmamış, başbakanlık müsteşarlığı üzerinden güç devşirmeye çalışmamış gibi. Türkeşçiler 27 Mayısın sorumluluğunu CHP’ye fatura ediyor. Kendi liderlerinin (bağbuğ) aktif bir cuntacı olduğunu gizlemeye çalışıyorlar.

ALPARSLAN TÜRKEŞ VE MHP’NİN ÇELİŞKİLERİ ÜZERİNE TARTIŞMA

Alpaslan Türkeş MHP'nin tarihi önderi; 27 Mayıs ihtilalinin örgütleyicilerinden biridir. Eğer 27 Mayıs'ı darbe olarak kabul ederseniz Başbuğ Türkeş bir darbecidir.

Bu tarihi gerçek MHP'nin paradokslarından birini oluşturur. Bu durum 70’lerde göz ardı ediliyor,pek hatırlatılmıyordu. Ortak düşman genel olarak solculardı.

MHP 1991'de seçim ittifakıyla (RP-MHP-IDP) birlikte meclise yeniden girdi. Türkeş milletvekili seçildi. Türkeş’in 27 Mayıs’ın dışında kaldığı izlenimi verme çabası devam etti. Türkeşçilere göre 27 Mayıs’a iyi niyetlerle girmiş, cuntanın diğer kanadı tarafından ihraç edilmişti.

2014 seçimlerinden sonra MHP, AKP'ye yöneldi. 2018 ve 2023 seçimlerinde Erdoğan’ın arkasında saf tuttu. Bu dönüş (siyasi manevra değil) yakın dönem tarihe bakış paradigmasını değiştirmek zorunda bırakmıştır.

Bu bakış değişikliği 27 Mayıs 1960'tan bu yana ülke tarihindeki dönüşüm dinamiklerini gözden geçirmek demekti.

Devlet Bahçeli, AKP iktidarına sorun çıkarmamayı ilke edindi. Ancak ilişkide can sıkıcı bir alan vardı. AKP Demokrat Parti mirasına sahip çıkıyor ve 27 Mayıs’ı lanetliyordu. Ne tarihi ne de ideolojik olarak bir illiyet söz konusu olmasa da.

AKP, 2002'den bu yana “darbeciler- milli irade” ikilemi ile iktidarını sürdürüyor. Bu ikilem, kolay sürdürülebilir bir siyasi istismar alanı yaratmış görünüyor. İslamcı sağın ne Demokrat Partiyle ne de genel oyun sonuçlarına saygı ile bir alakasının olmadığını zaman içinde öğrenmiş olsak da. . Şimdilik durum böyle.

Bu söyleme göre, AKP milli iradeyi temsil ediyor, onunla aynı çizgide olmayan bütün siyasi partiler darbeci oluyorlar. Bu fevkalade verimli alandan vazgeçilmesi elbette mümkün değil.

MHP ile AKP arasındaki çelişkiler, Yassıada’nın Demokrasi Adası’na tahvil edilmesi sırasında açıklanması zor sahneler yaşanmasına neden oldu.

Eğer 27 Mayıs bir darbe ise-öyle diyorlar-darbenin en önemli örgütleyicilerinden birinin kurduğu partinin (MHP: Türkeş, Bahçeli) orada ne işi vardı?

Bu nedenle, Bu paradoksu açıklayabilmek için benimsenen yöntem ironik kaldı.

Şimdi gelelim Türkeş'i 27 Mayıs günahından aklama senaryolarına. Model aslında çok basittir: Cuntanın Türkeş kanadı kardeş kavgasını önlemek maksadıyla ihtilale dahil olmuştur. Madanoğlu, komitenin yüksek rütbeli generallerini ikna ederek 14’leri komiteden ıskat etmiştir. Bu suretle İhtilali rayından çıkarmıştır. 27 Mayıs'ın bütün kötülüklerinden komitenin geri kalanları sorumludur. Sürgüne gönderilenler değil. Yassıada yargılamaları ve cezaların infazı onların sorumluluğundadır.

Tam da bu noktada anakronik bir kanıt da ileri sürülür. Türkeş'in Cemal Gürsel'e Yeni Delhi'den gönderdiği Divan’dan idam kararları çıkması halinde cezaların infaz edilmemesini isteyen mektubu. Tarihi: 7 Eylül 1961. Bu mektupla Türkeş’in cuntacılığı tarihten silinir. Ona demokratlık kredisi açılır.

Bu iddialar gerçekle bağdaşmaz. Fazlasıyla afakidir. Gerçekte, Komite’nin radikal kanadını Türkeş fraksiyonu oluşturmaktaydı. İşin aslına bakılırsa, bu kanat çok partili siyasi hayata dönüş konusunda fevkalade isteksizdi. Hatta karşıydı. Belirsiz süreli bir otoriter rejimle (isterseniz buna askeri diktatörlük diyebilirsiniz) ülkeyi idare etmek düşüncesindeydiler. Atatürk’ün bile yapamadığı “büyük inkılapları” yapabileceklerini düşünüyorlardı. Bu tür “ciddi işler “sivillere bırakılamazdı.

Eminsu, üniversitede 147'ler olayı ve İnkılap Mahkemeleri fikirleri büyük ölçüde onların eseri idi.

Demokrasiye hemen geçmek yerine Devleti/toplumu korporatif esaslara göre yeniden örgütleme işine giriştiler. Hem de büyük bir özgüvenle. Eğer Madanoğlu’nun 13 Kasım operasyonu olmasaydı-büyük bir ihtimalle- Türkeş , Gürsel-Madanoğlu fraksiyonuna operasyon yapacaktı.

Netice itibariyle, 14'ler kapalı rejimin devamından yanaydılar. Uzun süreli askeri rejimin hayalini kuruyorlardı. Darbeci/cuntacı olarak takdim edilen Madanoğlu ve diğer mutediller hızlı bir geçiş takviminden sonra seçimlerin yapılması ve iktidarın sivillere devredilmesini planlamışlardı. Bu fraksiyonun içinde cuntanın en kıdemli generalleri vardı: Cemal Gürsel ve Fahri Özdilek gibi.

14'lerin tasfiyesi akabinde Kurucu Meclis kanunu çıkarıldı. Temsilciler Meclisi toplandı. Kurucu Meclis Demokrat Partililer dışında bütün kesimleri kapsıyordu.

1961 Anayasası 27 Mayıs’ın “sene-i devriyesinde” tamamlandı. Anayasa komisyonunda müzakere edildikten sonra 9 Temmuzda yapılan halk oylamasıyla kabul edildi.

Eğer diğer fraksiyon (Türkeşçiler) iktidarı ele alsaydı bunların hiçbiri gerçekleşmezdi. Bu nedenlerle sürgüne gönderilen 14'leri komitenin “demokrat kanadı” saymak tarihi hakikatlere aykırıdır.

14'ler iki buçuk yıl süren sürgünleri boyunca birbirleriyle temaslarını devam ettirdiler. Dönüşlerinde siyasi hayat içinde yer almak için örgütlendiler. Ancak bu yer alma isteğinin içeriği -bana göre- biraz muğlaktı. Silahlı Kuvvetler Birliği veya doğrudan Talat Aydemir ile bir darbe tertip edebilirlerdi. Bu potansiyel vardı. Ben bunun akıllarından geçtiğinden eminim.

Paris, Bern, Brüksel’de defalarca toplandılar. Büyükelçiliklerimizde resmi görevli olmalarına rağmen bu serbestinin nasıl sağlandığını merak ediyorum doğrusu. Aralarında en büyük ihtilaf önderlik meselesinde çıkıyordu. Türkeş “en kıdemliniz benim. Lider ben olmalıyım.” Diyordu. Hatta bu görüşünü dayatıyordu.

Ona katılanlar, Cumhuriyetçi Köylü Millet partisinin ele geçirilmesinde yanında olacak isimlerdir. Sadece bir üye Türkiye İşçi Partisi'ne girdi: Muzaffer Karan. Geri kalanların bir kısmı CHP ile yakınlaştı, bir isim de uluslar arası ticaret ile iştigal etmeye başladı.

Türkeş, dönüşünden hemen sonra Talat Aydemir’in ikinci başkaldırısı ile “iltisakı var” gerekçesiyle tutuklandı. (21 Mayıs 1963) Mamak Askeri Cezaevinde 4 ay tutuklu kaldı. 5 Eylül’de beraat etti. İddiaya göre Türkeşle, Aydemir arasında liderlik tartışması çıkmıştı. Bunun üzerine eyleme katılmaktan vazgeçerek onu ihbar etmişti. “İhbar” ile ilgili yeterli kanıt yok. Ama eski arkadaşı Aydemir ile teması kesin.

Bu tablodan benim çıkardığım sonuç, 14’ler için çok partili siyasi hayata dahil olma fikri-yok değildi ama- en son seçenekti.

14’lerin düşünce yapıları tahlil edildiğinde -ağırlıklı olarak-radikal sağcı olduklarını söylemek yerinde olur. Sonuç olarak Türkeş’i lider kabul edenler hep birlikte CKMP’ye girdiler. Parti’nin 1965 Kurultayında (30-31 Temmuz) Türkeş genel başkan seçildi. Rakibi Ahmet Tahtakılıç idi.

Türkeş, ülkeye dönerken, “ya bir partiyi ele geçireceğiz ya da bir parti kuracağız” demişti. Böylece hedefe ulaşılmış oldu.

Türkeş'in çocuklarından Tuğrul Bey uzun süredir AKP milletvekilidir. Seval Hanım’dan olan oğlu Ahmet Kutalmış da 24. dönemde AKP’den parlamentoya girmişti. En küçük kızı Ayyüce ise 2023 seçimlerinde İYİP’den milletvekili oldu. Görüldüğü üzere Türkeş Ailesi sağda siyasete devam ediyor. 1997'de ölümünden önce Türkeş, Çiller tarafından bilge devlet adamı olarak takdis edilmişti. Çiller’in asıl amacı MHP’yi yedekte tutmaktı. Oysa ki Mesut Bey (Yılmaz) BBP ile seçim ittifakı yapınca “katilleri meclise sokuyorsunuz” demişti.

Türkeş de 12 Eylül travmasından sonra otoriter devlet-führer prinzip söylemini terk etmişti. Liberal demokrasi içinde partisine yer arayan ılımlı bir siyaset adamı intibaı vermeye çalışıyordu.

Bana göre Türkeş’in Hindistan sürgününden 12 Eylül'e kadar siyasi mücadelesi “devleti” ele geçirmeye yönelik olmuştur. Komando kampları, sola yönelik para-militer eylemleri hatırlamakta yarar var. Rahşan Hanım, 1999’da üçlü koalisyonu kurarken (DSP-MHP-ANAP) “MHP önce özeleştirisini versin sonra hükümet kurmayı konuşuruz” derken bunu kast ediyordu. Bu noktada MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası iddianamesini gözden geçirmenizi tavsiye ederim.

Sonuç itibariyle, 1975-1980 arasında Milliyetçi Cephe hükümetlerindeki MHP'li kadroların siyaset anlayışlarını liberal demokrasinin bir unsuru olarak değerlendirmek mümkün değildir.

Bu düşüncem MHP'nin şu andaki durumu için de geçerlidir.