NAZIM HİKMET BİR İHTİLALCİ MİYDİ?
Nazım Hikmet 1928'de Rusya’dan ikinci defa Türkiye'ye döndükten sonra defalarca yargılandı. Bazı davalarda mahkum oldu. Bazı davalarda bir ihtilalle hükümeti devirmek için örgütlenmekle suçlandı. Oysa ki Nazım, isnat edildiği gibi hükümeti devirme eylemine girişebilecek bir profil değildi.
Nazım, siyasal bir eylemcidenziyade bir sanat adamıdır. Bir şairdir. 30'larda edebiyat ve sanat alanında tanınmış bir simaydı. Şiirlerinde çoğunlukla sınıf çelişkilerini, aydınlanma devrimlerini, tarihi olayları coşkulu bir şekilde ele alıyordu. Örneğin Şeyh Bedrettin Destanı ve Kuvayı Milliye destanı duygu yüklü eserlerdir. Okuyanlar üzerinde derin etkiler bırakır.Benim en sevdiğim şiiri Sebastian Bach’ın Do Majör Konçertosudur. Nazım, hayatının her döneminde komünistliğinden ötürü az çok polis takibi altında yaşamıştır. O da koşullara uygun davranmayı öğrenmiştir.
NAZIM’IN 1928’DEN SONRA ŞİİRLERİ
Nazım Hikmet'in1928'den büyük mahkumiyetine kadar yayınladığı şiir kitaplarının dökümü şöyledir: Bunların başında Bakü'de yayınlanan “Güneşi İçenlerin Türküsü” gelir.Diğerleri ise kronolojik olarak 835 Satır (1929), Varan 3 (1930), Nail Vahdeti Çakırhan’la birlikte yazdıkları 1+1=1 ve Sesini Kaybeden Şehir (1931) Gece Gelen Telgraf (1932) Taranta Babu’ya Mektuplar (1935)Simavne Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin Destanı (1936) Nazım, bu şiirleriyle edebiyat ve sanat çevrelerinde tanınmış bir isim olmayı başarmıştı. Rusya’dan döndükten sonra ZekeriyeSertel’in Resimli Ay mecmuasında çalışmaya başlamış bir taraftan da şiirler yayınlayarak meşhur olmuştu.
NAZIM HİKMET’İN YARGILANDIĞI DAVALAR
Nazım Hikmet hakkında bir çok dava açılmış, bazıları mahkumiyet ile sonuçlanmıştır. 1925 TKP davasında Ankara İstiklal Mahkemesinde gıyabında karar verilmişti: 15 yıl hapis. Mahkumiyet kararı verildiğinde Nazım İzmir’de kaçak olarak saklanıyordu. Gizlice İstanbul'a geldi ve Moda açıklarında bekleyenTKP’nin ayarladığı bir motora binerek yurt dışına çıktı. Rusya'ya gitti. Belki de İstanbul Limanında bekleyen bir Rus ticaret gemisine bindirilmişti. Rusya'da geçirdiği 3 yıldan sonra Nazım geri dönmek istedi. Defalarca Moskova Sefaretimizden pasaport talebinde bulundu. Olumlu cevap alamadı. İsmail Bilen’le birlikte Hopa üzerinden ülkeye girdiler. İsmail Bilen TKP genel sekreterliği de yapacak olan Laz İsmail ya da Marat İsmail adlarıyla anılan kişidir. Hopa’da ihbar üzerine tutuklandılar. Rize'ye sevk edildiler. Rize Ceza Mahkemesi İstanbul’a sevk kararı verdi. İki tutuklu zincirli bir şekilde Galata Köprüsü'nden geçirilerek Sultanahmet cezaevine götürüldüler. Bir süre sonra sadece Pasaport Kanuna muhalefetten ceza aldılar ve serbest bırakıldılar. 1931’de sınıf tahakkümü suçlaması ile dava açıldı. Nazım Hikmet, İrfan Emin Kösemihaloğlu tarafından savunuldu. Bu davada Nazım komünist olduğunu mahkemeye beyan etti. Savunmanın temeli düşünce hürriyeti idi. Bu davada beraat etti. O tarihte mücerret komünistlik suç değildi.
1933'te Süreyya Paşa Nazım’a hakaret davası açtı. Nazım “Hiciv Vadisinde bir Tecrübe-i Kalemiyye” başlıklı şiir yazmıştı. Şiirde Süreyya Paşa şiddetle eleştiriliyordu. Nedeni Süreyya Sinemasının müdürlüğünü yapmakta olan babası Hikmet Bey’in ölümünden Süreyya Paşa’yı sorumlu tutmasıydı. Nazım bu davada İstanbul Birinci Asliye Ceza Mahkemesi kararıyla bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.
1933-1934 arasında Bursa Ağır Cezada komünizm propagandası nedeniyle yargılandı. 1936'da İstanbul Ağır Cezada gizli örgüt kurmak suçlamasıyla yargılandı. 1937’de beraat etti. 1938'de açılan iki dava herkesin malumudur: Nazım Hikmet ve dönemin bütün solcu yazarlarının yargılandığı Harp Okulu ve Donanma davaları. Her iki davada savcıların temel dayanağı Askeri Ceza Kanunun 94.maddesi olmuştur. İsnat edilen suç “askeri isyana teşvik etmek”idi. Nazım Hikmet’in bu iki davadan aldığı toplam ceza: 28 yıl 4 ay. Bu davalarda Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Harbiyeli A.Kadir ve Kemal Tahir 15 yıl hapis cezası aldılar. Kaynaklar Nazım Hikmet hakkında açılan dava sayının 11 olduğunu söylüyor.
OTUZLARIN SONUNDA KOMÜNİSTLERE YÖNELİK TUTUM DEĞİŞİKLİĞİ
Türkiye’de sola karşı daha ağır tedbirlerin uygulamaya konması otuzların sonundadır. Örneğin Türk Ceza Kanunundaki maddelerin değiştirilmesi gibi. Bu abartılı anti-komünist refleksi yaklaşmakta olan İkinci Dünya Savaşı'na bağlıyorum.Devletin iç güvenlik ve milli savunma birimlerinin başında bulunanlar bu politika değişikliğinin sorumlularıdır. Bu konudaki görüşümü hemen ifade etmek isterim. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa mevcut düzeni soldan tehdit edebilecek her türlü neşriyat ve örgütlenmeyi tamamen ortadan kaldırmak istediler.
Oysa ki Türkiye'de mevcut iktidar yapısını tehdit edebilecek komünist bir örgütlenme potansiyeli yoktu. 1938'de peş peşe açılan Harp Okulu ve Donanma Davaları’nın yukarıdan verilmiş siyasi bir kararla başlatılmış olduğu kesindir. Askeri mahkemelerde görülen bu davalar Kemal Tahir ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 15’er yıl, Nazım'ın 28 yıl 4 ay hapse mahkum edilmesi ile sonuçlandı. Kararların ağırlığını Fevzi Paşa'nın psikopatolojik derecede anti- komünist olması ile açıklıyorum.
Nazım'la birlikte bu davalarda mahkum olan diğer isimlerİkinci Dünya Savaşı yıllarını hapiste geçirdiler. Kararlar Askeri Yargıtayda onaylandı. İlk götürüldükleri yer Çankırı Cezaevi oldu.
Nazım Hikmet, kalp krizi geçirmesi ve diğer sıhhi nedenlerle Dayı Paşa'nın tavassutu sayesinde Çankırı'dan Bursa Cezaevine getirildi. Kemal Tahir ve Dr. Hikmet de Anadolu’nun küçük vilayet merkezlerine nakledildiler. Burada anılan Dayı Paşa, Nazım’ın annesi Celile Hanım üzerinden akrabası olan Ali Fuat Cebesoy’dur.
Nazım Hikmet 1940'tan 1950'ye kadar Bursa Cezaevinde kaldı. Mahpusluk yıllarında dokumacılıktan Tolstoy çevirisine kadar birçok işler yaparak geçimini sağlamaya çalıştı. Piraye’ye ve VedatÖrfi’den olma çocukları Mehmet ve Suzan’ın masraflarını karşılamaya çalıştı. Samimiyetle onlara babalık etti. Hem de cezaevi koşullarında.
NAZIM’IN MAHKUMİYETİ VE TCK’DA YAPILAN DEĞİŞİKLİK
1938 Ocak ayının başında Nazım Hikmet her şeyden habersiz dergicilik ve sinema işleriyle meşguldü. Harbiye’de ve diğer askeri okullarda aramalar yapıldı. Öğrencilerin yatakhaneleri basıldı.Yapılan aramalarda Gorki,Zola, AndreMalraux, İspanyol iç savaşı, diyalektik materyalizm ile ilgili çeşitli neşriyat ve Nazım'ın “Benerci Kendini Niçin öldürdü?” isimli şiir kitabı bulundu. Şiirde Hintli bir devrimcinin mücadelesi ele alınıyordu. Bahse konu kitapların hepsi yayınlanmış kitaplardı. Nazım, komünist bir teşkilat kurmaya çalışmakla itham edildi.
Şairin göz altına alınması, tutuklanması ve mahkumiyeti kısaca şöyle oldu: Nazım Nişantaşı'ndaki evinde Hilmi Ziya Ülkenle birlikte bir dergi çıkarmak üzere çalışıyordu. Göz altına alındı. Kadıköy İskelesine götürüldü. Oradan Silivri açıklarında Erkin gemisine nakledildi.Kemal Tahir'in kardeşi Nuri Tahir de Bahriye’de astsubaydı. Onun da hususi evrakı arasında Sabahattin Ali'nin kitapları bulundu. Bunların hiç biri aslında suç teşkil etmiyordu.
Aynı günlerde Kerim Korcanile birlikte yayıncılık yapan Doktor Hikmet Kıvılcımlı ve eşi Fatma NudiyeYalçı da göz altına alındılar. Göz altına alınan bütün isimler önce tutuklandı sonra mahkum oldular.
16 Temmuz 1938'de 3531 sayılı yasa ile TCK 141ve 142. maddeleri değiştirildi.Bu değişiklikler komünizmle mücadele için TCK’ya konulmuştu. Maddelerin değişiklikten önceki halinde üçkez “şiddet kullanarak” ifadesi geçiyordu. Bu değişiklikle şiddet kullanarak ifadesi çıkarıldı. Küçük bir rötuş gibi görünse de değişikliğin sonuçları çok radikal oldu. Eskiden bir yurttaş düşünce olarak komünizmi beyan etmişse cezai müeyyidesi olmuyordu. Bu değişiklikten sonra her türlü komünist faaliyet (eylem ve söz) rejimi yıkmaya teşebbüs suçuna dönüştürülmüş oldu. Bu sırada Nazım Harp Okulu davasından mahkum olmuş, Donanma Davasında yargılanıyordu.
DONANMA DAVASINDA MAHKEME HEYETİNDE KİMLER VARDI?
Bu davada karar veren heyette kimlerin olduğu kesin belli değildir. Yargıçlardan sadece birinin hukukçu diğerlerinin değişik rütbelerde deniz subayları olduğu biliniyor.
Donanma davası ile ilgili olarak iki isimden söz etmek yerinde olur. Bunlardan birinci Amiral Fahri Çokerdir. Çoker 1938’de genç bir askeri hakimdir. Daha sonra Askeri Yargıtay Başkanı ve kontenjan senatörü oldu. Senatörlüğe atayan da bir denizci: Fahri Korutürk. Bahriyemizin Yakın Tarihinden Kesitler başlıklı kitabın yazarıdır. Çoker’in yargılama sırasında heyette olduğu, karar aşamasında çekildiğine dair ifadelere rastladım. Ancak bu kesin değildir. Bu kitapta Çoker Nazım’ın mahkumiyetinin safahatını da anlatmaktadır. İkincisi ise hakim teğmen Haluk Şehsuvaroğlu’dur. Şehsuvaroğlu ilk soruşturma aşamasında görevlendirilen askeri hakimdi. Soruşturmaya gerek olmadığına ve tutukluların serbest bırakılmasına karar vermişti. Ama gelişmeler onun verdiği karar lehinde gelişmedi. Başka isimler görevlendirildi. Haluk Şehsuvaroğlu aynı zamanda Nazım’ın Dolmabahçe’de hasta yatmakta olan Atatürk’e yazdığı mektubu ulaştırmaya çalışan kişidir. Verilen ağır mahkumiyet kararlarından sonra askeri hakim sınıfından ayrıldı. Askeri okulllardaöğretmenlik yaptı. En son görevleri Deniz Müzesi ve Topkapı Sarayı müdürlüğü oldu. Osmanlı tarihi üzerine yayınlanmış pek çok eseri mevcuttur.
İKİNCİ DÜNYA SAVAŞININ SONA ERMESİ VE AF BEKLENTİLERİ
Savaş bittiğinde Türkiye'de 1946 demokrasisi kuruldu. Çok partili siyasi hayata geçildi. Bu gelişmeler, genel affı da gündeme getirdi. 1946'dan 1950'ye kadar 30'larda ağır cezalara mahkum edilen komünistler af beklediler. Bir taraftan da Demokrat Parti ile iktidar partisi CHP arasında kıran kırana bir mücadelede devam ediyordu.

MÜNEVVER ANDAÇ-AYŞE BAŞTIMAR-PERİDE CELAL’İN NAZIM’I ZİYARETLERİ
1948’de Münevver Andaç, Ayşe Baştımar ve Peride Celal Nazım’ı Bursa Cezaevinde ziyarete gittiler. Münevver, Nazım’ın dayısının, Ayşe teyzesinin kızıydı.
Nazım Münevver'den çok etkilendi. Adeta çarpıldı. Hatta bunu büyük bir coşkuyla Vala Nurettin’e yazdı. Bu gayet normaldi. Şair 1938'den beri hapisteydi. Münevver'i ilk kez Mehmet Ali Aybar’la birlikte Beyoğlunda görmüştü. Bu arada Münevver’in 1917 Sofya doğumlu olduğunu belirtelim. Diplomat babası 1921 ‘de ölmüştü. Annesi Gabrielle Hanım Fransızdı. 1935’te ablası Leyla ile birlikte Türkiye’ye döndü. Onu İstanbul Hukuk Fakültesine kaydettirdiler. Bütün bu gelişmelere dayı paşa Ali Fuat Cebesoy’un ön ayak olduğunu sanırım. Nazım Münevver’i en son 1935'te Ali Fuat Paşa'nın babası İsmail Fazıl Paşa'nın evinde görmüştü. Aralarında o zaman da bir yakınlaşma olmuştu. Nazım’ın mahpusluğu yıllarında Münevver ressam Nurullah Berk ile evlenmiş ve bir kız çocuğu olmuştu: Renan. Bu ziyaretten sonra Nazım ve Münevver arasında mektuplaşmalar oldu.
Münevver'in ilk ziyaretinden sonra genel af söylentisi gündemden düşünce Nazım'la olan yakınlaşmasını bir tarafa bırakarak evine ve kocasına döndü. Af tekrar gündeme gelince Münevver bir kez daha Bursa’ya ziyaretine gitti. Bundan sonra ilişkileri devam etti.
AHMET EMİN YALMAN’IN NAZIM’I ZİYARETLERİ
Ahmet Emin Yalman Vatan Gazetesi’nin 19 Ağustos 1949 tarihli nüshasında TevfikFikret ve Nazım Hikmet başlıklı bir yazı yayınladı. Bu yazı ile Nazım'a özgürlük kampanyasını başlatmış oldu.
Ahmet Emin Yalman Nazım’ın suçsuz olduğuna inanıyordu. İlk ziyaretinden sonra yazdığı yazı magazin havasında idi. Nazım’ı komünistlik ideali yönünden ıslah olmuş buldu. Kendisine muhtemel bir aftan sonra hürriyetine kavuştuğunda ne yapacağını sordu. Nazım “tavukçuluk” yapacağını söyledi. İkinci kez geldiğinde de yalnızdı. Üçüncüsünde yanında eşi ve İstanbul’un entelektüel ortamından başka insanlar da getirmişti. Türkiye artık bir dönemeci geçmişti. Daha çok hürriyet olmalıydı. Geçmişte siyasi nedenlerle mahkum olan insanlar özgürlüklerine kavuşmalı diye düşünüyordu.
Ahmet Emin bir liberaldi. Meşrutiyette İttihat ve Terakki bursu ile ABD’de gazetecilik eğitimi görmüştü. Nazım Hikmet'in bu kadar uzun süre hapiste yatmasını haksız buluyordu. Sonunda onu cezaevinde ziyaret ederek bir kampanya başlattı. Sahibi ve başyazarı olduğu Vatan’dageniş bir haber yayınladı. Gazetenin avukatı Mehmet Ali Sebük’ten Nazım’ın mahkumiyet dosyasını hukuki yönden incelemesini istedi.
Avukat Mehmet Ali SebükVatan’da 11 gün süren bir tefrika yayınladı. Sebük yazılarında, 1938 yargılamalarının hukukun temel ilkelerine aykırılığını ileri sürüyor, Nazım’ın bu kadar uzun süre hapiste kalmasını bir hukuk faciası olarak niteliyordu.
Durum gerçekten de öyleydi. Harp Okulu ve Donanma davalarında askeri öğrencilerin ve personelin kişisel dolaplarında yasak olmayan yayınlanmış bazı kitapların bulunması dışında bir kanıt yoktu. Onlar da zaten suç değildi. Buna rağmen bu yayınların bulunması davalara esas teşkil etmiş, askeri isyana teşvik suçu sayılmıştı.
Her iki davada en ağır cezaya çarptırılan Nazım Hikmet oldu. Eğer infaz tamamlanmış olsaydı Nazım, 1966'ya kadar hapiste kalacaktı.
AHMET EMİN YALMAN’IN NAZIM HİKMETE GÖSTERDİĞİ İLGİNİN NEDENİ
Ahmet Emin Yalman basın yayın tarihimizin önemli isimlerinden biridir. Meşrutiyet ve mütareke basınında vardır. Babası Selanik’te Gazi’nin el yazısı öğretmeni imiş. İttihat ve Terakki’nin verdiği bir bursla ABD’ye gönderilmiş. Burada gazetecilik alanında yüksek öğrenim görmüş. Hatta Columbia’dan doktorası olduğu söylenir. 1910’da ABD’ye gitti. 1913’te döndü. Lisans ve doktora eğitimini üç yıla nasıl sığdırdı merak ederim hep. Mütarekede İngilizler tarafından tutuklandı ve Malta’ya sürüldü. İnebolu mübadelesinde ülkeye geri döndü. Fakat Anadolu’ya geçmeyerek İstanbul’a geldi. Sonra TBMM başkanı ile görüşmek üzere birkaç defa Ankara’ya gitti. Milli Mücadeleyi destekledi. Ama İstanbul’da kalmayı sürdürerek.
1922’de Adapazı istasyonunda TBMM başkanı ve başkomutan Mustafa Kemal Paşa ile meşhur mülakatını yaptı. Gazetesi Vakit’te yayınladı. Burada çekilen fotoğraf çok meşhurdur. Ben de çok severim. Yalman 1923 başında yapılan İzmit basın toplantısına davet edilen gazetecilerden biridir.

Kurtuluştan sonra Yalman, Terakkiperver hareketini destekledi. Düşünce yapısı itibariyle Amerikan tipi demokrasiyi savunduğunu söyleyebiliriz. Takriri Sükun kararlarıyla birlikte gazetesi kapatıldı. Yargılandı. Sürgün edildi. Bir süre basın hayatına uzak durdu. Atatürk’e bunu taahhüt ettiği söylenir. Atatürk döneminin sonuna doğru gazetesi Vatan’ı yeniden çıkarmaya başladı.
1946’dan itibaren Demokrat Partiyi destekledi. Memlekette bir serbesti havası esmeye başlamıştı. Savaş bitmiş, dünyada yeni bir düzen kurulmuş ve Türkiye de “Hür Dünya” dan yana tavır almıştı.
Esen bu hürriyet rüzgarlarıyla uyumlu politikaları savunmak lazımdı. Yalman bu doğrultuda yazılar yazdı. Düşünce ve ifade hürriyetini savunan bir tutum takındı. Geçmişte verilen hukuka aykırı yargı kararlarının kaldırılması konularını işledi. Nazım Hikmet’in affı meselesini gündeme getirmesinin sebebi budur.
Demokrat Parti ile yakın ilişkileri zaman içinde bozuldu. 1954’den sonra Menderes’in çoğunlukçu-otoriter rejimi benimsemesi aralarının büsbütün bozulmasına yol açacak. Yalman 27 Mayıs’tan önce hapse girdi. İhtilalden sonra serbest bırakıldı. .

NAZIM’A BİREYSEL AF KAMPANYASI
Nazım'ın serbest bırakılması için geniş bir kampanya yürütülüyordu. Avrupa'da bu kampanyayı komünistler, sosyalistler ve sosyal demokratlar sürdürüyorlardı.
Türkiye'de kampanyanın düzenleyicileri Münevver Andaç ve Ayşe Baştımar oldu. İlk imzacılar Adnan ve Halide Edip Adıvar çifti olmuştu. Ama TBMM konuyu bir türlü gündemine almıyordu. Nazım her defasında daha derin bir moral bozukluğuna uğruyordu.
1950 seçimleri öncesinde avukatlar İrfan Emin Kösemihaloğlu ve Mehmet Ali SebükAnkara’da bir çok girişimde bulundular. Yargılamanın yenilenmesi, cumhurbaşkanı tarafından af gibi yolların hepsine müracaat ettiler. İsmet Paşa’ya gittiler. Şairi affetmesi için. İnönü, Adliye Vekilini işaret etti. Önce Fuat Sirmen’e gidin dedi. Evrak bakanlıkta tekemmül etsin ben onaylarım demek istedi. Bir taraftan da şaire üzüntülerini bildirdi ve selam gönderdi.
İnönü’nün buusulcü yaklaşımının başka bir nedeni de yaklaşmakta olan seçimlerde Demokrat Parti’nin “İnönü komünistleri affediyor” propagandasına maruz kalmamak için olabilir.

NAZIM’IN AÇLIK GREVİNE BAŞLAMASI
Mehmet Ali Sebük, Nazım’ın 1931’den beni avukatlığını yapan İrfan Emin Kösemihaloğlu ile birlikte onu kurtarmak için bütün hukuki yollara başvurdular. Yargılamanın yenilenmesi, Cumhurbaşkanı tarafından af yollarını defalarca denediler. Her ikisi de iktidar partisi CHP’nin yöneticileri, ilgili bakanlar ve Cumhurbaşkanı İnönü ile birkaç kez görüştüler.
Nazım Hikmet'in özgürlüğüne kavuşması için yükselmekte olan af kampanyası, uluslararası kamuoyu tarafından da destekleniyordu.
Bu arada Münevver Andaç ve Ayşe Baştımar da imza kampanyası başlattılar. İkisi de anne tarafından kuzenleriydi. Münevver dayısının , Ayşe teyzesinin kızıydı. Annesi Celile de Karaköy Köprüsü'nde imza toplama eylemine girişti.
Üç yıl boyunca af beklentisi ile hayal kırıklığına uğrayan Nazım içeride ve dışarıda lehinde yükselen serbest bırakılması yönündeki havanın da etkisiyle Bursa Cezaevinde açlık grevine başladı. (8 Nisan 1950)
İlk açlık grevi birkaç gün sürdü. Dostlarının ricası üzerine bıraktı. ikinci kez başlattığı açlık grevi sekiz gün sürecekti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerden sonra toplanmak üzere çalışmalarına ara verince Nazım'ın açlık grevi muhatapsız kaldı.
AÇLIK GREVİNE SON VER ÇAĞRISI
Cerrahpaşa'da hükümlü hasta olarak yatmakta olan ve açlık grevine devam eden Nazım Hikmet'e bir çağrı mektubu ulaştı. Seçim ortamına girildiğinden TBMM çalışmalarına ara vermişti. Nazım’ın eylemine muhatap bir kurum yoktur. Bu nedenleHalide Edip-Adnan Adıvar çifti ve Falih Rıfkı’nın da içinde bulunduğu bir grup yazar bir mektup yazarak “haklı taleplerinizle ilgilenecek sorumlu makam henüz fiilen teşekkür etmemiştir. Yeni iktidar kuruluncaya kadar açlık grevine fasıla vermeniz ısrarla rica ediyoruz.” Demişlerdi. Bunun üzerine Nazım seçimlerin sonucunu beklemek üzere açlık grevinin sekizinci gününde Münevver’in getirdiği bir kilo çileği yiyerek eylemine son verdi. Dokuzuncu Dönem TBMM’nin toplanmasını ve muhtemel af yasasını görüşmesini bekledi.

AVUKAT MEHMET ALİ SEBÜK KİMDİR?
Nazım’ın serbest bırakılması kampanyasına öncülük eden avukat Mehmet Ali Sebük Yargıtay Başsavcı Vekilliğine kadar yükselmiş Bir Cumhuriyet Savcısıydı. Sonra avukatlık yapmaya başladı. Fransa'da kriminoloji alanında eğitim almıştı. Türkiye'deki ortalama hukuk adamlarının üstünde bir birikimi vardı. İktidarı değil hukuk devletini önemsiyordu. Kendi hukuk bürosu vardı. Bunun yanısıra Ahmet Emin Yalman'ın Vatan Gazetesinin avukatlığını da yapıyordu. Yalman 1949'da Bursa'da Nazım Hikmet'i ziyaret ettikten sonra Mehmet Ali Sebük’ten konuyu incelemesini istedi. Sebük, Vatan Gazetesinde bir tefrika yayınladı. Sebük yazılarında Nazımın mahkumiyetinde kullanılan delillerin hukuka uygun olmadığını şairin mahkum edilmesine konu edilebilecek bir suç işlemediğini ileri sürdü. Sebük’e göre suçta ve cezada kanunilik ilkesi gözetilmemiş, suç uydurulmuş, ağır cezalar verilmişti. Nullum Crimen Nulla Poena Cine Lege ilkesine uyulmamıştı. Avukat Sebük Nazım’ın haksız yere zindanlarda çürütüldüğünden söz etmişti.
Mehmet Ali Sebük 1954 seçimlerinde Demokrat Parti’den İzmir milletvekili seçildi. 10. Dönem. Yassıada Yüksek Adalet Divanı yargılamalarında Adnan Menderes’in avukatlığını üstlendiği gibi 12 Mart ara rejimi döneminde de Ömer Ayna’yı savundu. Kimsenin savunmak istemediği vakalarda zanlıları savunmaya devam etti. Ne ilginçtir ki kanser tedavisi görmek için Almanya’ya gitmek istediğinde kendisine pasaport verilmedi. Oysa ki eski bir milletvekili idi. Üstelik Demokrat Parti’den seçilmişti. 1991’de 80 yaşında hayata veda etti.

AVUKAT İRFAN EMİN KÖSEMİHALOĞLU KİMDİR?
1949’dan itibaren Nazım’ı hapisten kurtarmak, hürriyetine kavuşturmak için verilen mücadelede avukat Mehmet Ali Sebük daha önde bir kimlik olarak görülüyorsa da Nazım Hikmet’in birinci avukatı ve kadim dostu İrfan Emin Kösemihaloğlu’dur.
Nazım’ı 30'ların başından itibaren bütün davalarında savunan o olmuştur. Hatta Nazım onun için akrostişli bir şiir de yazmıştı. Şiir nasılsın? başlığını taşır ve “iyi günlerimde çok eller uzanır ellerime/resmimi baş köşeye asarlar” dizeleriyle devam eder. Avukat İrfan Emin Harp Okulu ve Donanma davalarında şairi savunamadı. Çünkü askeri mahkeme yargılamalarında komutanlık adli amirinin onay vermesi gerekiyordu. Askeri mahkemelerde yargılanan kişiyi komutanlığın uygun gördüğü/onayladığı bir avukat savunabiliyordu. İrfan Emin’in vekaleti reddedildi. Başkaları görevlendirildi. İrfan Emin Nazım’ı donanma davasında savunamadı.
Nazım’ın mahkumiyeti Askeri Yargıtay’da onaylandıktan sonra vekili İrfan Emin ile ilişkisi nasıl devam etti. Bu konuda ayrıntılı bilgi sahibi değilim. Bununla birlikte Nazım Münevver’in ziyaretinden sonra fena halde aşık olmuştu. Piraye’den boşanmaya karar verdi. Yakın akrabası Rasih Güran ile İrfan Emin’e elden bir mektup gönderdi. Piraye’den boşanma davasında Nazım’ın avukatı İrfan Emin idi. (23 Mart 1951)


NAZIM’IN AFFINI ENGELLEME ÇABALARI
Nazım'ın affı meselesiüniversite öğrencileri ortamında hararetle tartışılıyordu. Öğrenciler iki kampa ayrılmışlardı. Sağ eğilimli öğrencilerin toplandığı Milli Türk Talebe Birliği genel af kanunu çıksa bile Nazım'ın affedilmesine karşıydı. Derneğin önderleri 5.000 imzalı bir dilekçe hazırladılar. Nazım affedilmesin diye. Bu kampanyaya önderlik eden Suphi Baykam olmuştu. Dr. Suphi Baykam o tarihte İstanbul Tıp Fakültesinde öğrenciydi. Aşırı milliyetçi gösterilere önderlik ediyordu. Sonradan CHP’ye girdi. Milletvekili seçildi. Peyami Safa ve Necip Fazıl da Nazım’ın affı aleyhinde bulundular.
Solcu öğrenciler ise affı destekleme yönünde bir toplantı tertip etmek istediler. Laleli’de yaptıkları kapalı salon toplantısını sağcı öğrenciler bastılar. Polis sağcı öğrencilerin şiddet içeren protestolarına karşı sessiz kaldı. Aynı senaryo 1969’daki Kanlı Pazar olaylarında da yaşanacak. Her iki olayda da polis solcuların sağcı gençler tarafından imha edilişini sadece seyredecek.
Bazı Demokrat Parti milletvekilleri de Nazım'ı af kapsamı dışında tutma kampanyasına katıldılar. Bunların başında Nazım'ın kuzeni Ayşe Baştımarın babası Şevket Mocan gelir.
Mocandokuzuncu dönemde Demokrat Parti listesinden Tekirdağ milletvekili seçilmişti. Nazım'a düşmanlık ölçüsünde karşıydı. Af kanunu müzakere edilirken sürekli engellemeye çalıştı.
15 TEMMUZ 1950 GENEL AF KANUNUNDA KOMÜNİSTLER İÇİN İSTİSNA MADDESİ
Demokrat Partimuhalefette iken çok liberal görünüyordu. İktidara gelince işin rengi değişti. Komünistleri af kapsamı dışında tutmak isteyen bir grup milletvekili vardı. Özellikle Nazım Hikmet’in affedilmesine karşıydılar.
Sonuçta bütün engellemelere rağmen komünistler de affedildi. Daha doğrusu onlar için özel bir formül bulundu: infaz indirimi.
Nazım’la birlikte 1938’den beri hapiste olan solcular üçte iki infaz indirimi ile tahliye edildiler. Af Kanunu 15 Temmuz 1950 tarihli Resmi Gazetede yayınlandı.
Kanun çıktığında Nazım Cerrahpaşa Hastanesi'nde tedavi altındaydı. Avukat Mehmet Ali Sebük Üsküdar Paşakapısı Cezaevinde tahliye evraklarını tamamladı. Cerrahpaşa’ya getirdi. Hastanede Nazım'ın yanında dayı kızı Münevver ve 1931’den beri avukatı ve dostu olan İrfan Emin Kösemihaloğlu bekliyorlardı. Tahliye sırasında duygulu anlar yaşandı. Cerrahpaşa'nın doktorları şairin özgürlüğe kavuştuğu anda yanındaydılar. Nazım’ın özgürlüğüne kavuşma anında yanında olanlardan biri de Tanpınar’ın “Huzur” romanını ithaf ettiği Dr. Tarık Temel idi. Sanırım Dr. Fikret Ürgüp de oradaydı. Psikiyatr Dr. Ürgüp, Sait Faik’in doktoru ve Enver Paşa’nın büyük kızı Dr. Mahperker Hanımsultanın eşidir.
İşlemler tamamlanınca avukat İrfan Emin Nazım ve Münevver’i bir otomobil ile Va-Nu’ların (Va-Nu: Vala Nureddin’in kısa adı) Salacak Ayazma Camii yakınlarındaki evlerine götürdü.
NAZIM’IN YURTDIŞINA KAÇMAK ZORUNDA KALMASI
Demokrat Parti iktidarı Nazım’ın tahliye edilmesinden yurtdışına kaçmasına kadar geçen 11 ay içinde şaire nefes aldırmadı. Açık bir ifade ile söyleyeyim: Zulmedildi. Onu yurtdışına çıktığı için ihanetle suçlayanlara şunları hatırlatmak isterim. Nazım üzerine araba sürülmek suretile öldürülmek istendi. Münevver ve doğacak çocuğu için çalışmak ve bir hayat kurmak zorundaydı. İş bulması engellendi. Kendisine verilen uluslar arası ödülü almak için pasaport başvurusunda bulundu. Talebi reddedildi. Pasaport verilmedi. Bahriye Mektebinden mezun olmasına ve sağlık raporu ile ordudan ayrılmış sayılmasına rağmen askere alınmak istendi. 1928’den 1938’e kadar Nazım’ın askerliği hiç gündeme gelmemişti. Kadıköy Askerlik Şubesinde sevk evrakı hazırlandı. Gideceği yer Sivas’ın Zara ilçesindeki acemi birliği idi. Haydarpaşa Askeri Hastanesi Sağlık Kurulu “sağlam” raporu verdi. Bunların hepsi siyasi iktidarın Nazım Hikmet’in hayatını karartma kararlılığını gösteriyordu. Nazım, askere sevk edilerek silah altında iken öldürüleceğini düşünüyordu. Sabahattin Ali’nin öldürülmesi onu büsbütün endişeye sevk etmişti. Yurtdışına kaçmaya karar verdi.
Nazım’ın üvey kız kardeşinin eşi Refik Erduran onu Malik Yolaç'a ait bir sürat motoruyla Boğazdan Karadenizeçıkarttı. Boğazın hemen çıkışında Romanya bandıralı bir gemi ile karşılaştılar. Gemi Plehanov adlı bir nakliye gemisiydi. Kaptanın ülkesiyle 1.5 saatlik haberleşmesinden sonra Nazım gemiye kabul edildi. Erduran geri döndü. Refik Erduran Melda Yasavul’uneşi idi. Yeni evlenmişlerdi.
Mete Tunçay Nazım’ın yurtdışına çıkarken özellikle Rusya’ya gitmek gibi bir niyeti olmadığını asıl amacının Dünya Yazarlar Birliği’nin ödülünü almak üzere Batıya gitmek olduğunu söylüyor. Bu düşünce bana da mantıklı geliyor.
Birkaç gün sonra Nazım’ın Romanya’da olduğu resmi makamlarca da teyid ediliyor. Akabinde aleyhinde geniş bir vatana ihanet kampanyası başlatılıyor. Bunun başında özgürlüğüne kavuşması için 1949’dan itibaren uğraşan Ahmet Emin Yalman da var. Çetin Altan ve Nadir Nadi de çok ağır hakaretlerle dolu yazılar yazıyorlar.
Çetin Altan ve Nadir Nadi’nin yazılarına özellikle bir göz atmanızı tavsiye ederim. Cumhuriyet’in o tarihteki başyazarı Nadir Nadi’nin neden böyle bir tutum takındığını izah edeyim. Cumhuriyet Gazetesi İkinci Dünya Savaşı yıllarında birkaç kez kapatılmıştı. Savaş bittiğinde Cumhuriyet ve başyazar Nadir Nadi Demokrat Partiyi destekliyordu. Nadir Nadi 1950 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden milletvekili seçildi.
Demokrat Parti milletvekiliNadir Nadi Cumhuriyet'te 30 Haziran 1951'de Nazım Hikmet aleyhinde bir yazı yazdı. Nazımı vatana ihanetle suçladı. 25 Temmuz 1951 tarihinde Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarıldı. Kuvayı Milliye Destanı’nın yazarı ABD yanlısı iktidar tarafından “kızıllara iltihak etti” gerekçesiyle vatandaşlıktan çıkarılmıştı.
Çok Okunanlar
'İran'a yönelik saldırıdan üzüntü ve endişe duyuyorum'
İranlı muhalifler, Londra'da Şah Pehlevi için yürüdü
İletişim Başkanı Duran: Devletimiz gelişmeleri yakından takip etmekte
Savaş kabusu
Sondan bir önceki istasyon
Arslan'ı boğmaya kalkan sırtlanlara lanet olsun! Unutturulan Atatürk
'Bombalar altında sevinç: İran’da neden bazıları ABD saldırılarını destekliyor?'
Nazım Hikmet’in avukatları kimlerdi?
Dünya İslam Birliği'nden İran'a kınama geldi
‘Türkiye savaşın dışında kalmalı’