Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
52,1713
Dolar
Arrow
44,0683
İngiliz Sterlini
Arrow
59,1189
Altın
Arrow
7436,6863
BIST
Arrow
10.729

Nazım Hikmet’in avukatları kimlerdi?

NAZIM HİKMET  BİR İHTİLALCİ MİYDİ? 

Nazım Hikmet 1928'de Rusya’dan ikinci defa Türkiye'ye döndükten sonra defalarca   yargılandı. Bazı davalarda mahkum oldu. Bazı davalarda  bir ihtilalle  hükümeti  devirmek için örgütlenmekle  suçlandı. Oysa  ki Nazım, isnat edildiği gibi  hükümeti devirme eylemine girişebilecek bir profil değildi. 

Nazım, siyasal bir eylemcidenziyade bir sanat adamıdır. Bir şairdir.  30'larda edebiyat ve sanat alanında tanınmış bir simaydı. Şiirlerinde çoğunlukla sınıf çelişkilerini, aydınlanma devrimlerini, tarihi   olayları  coşkulu  bir şekilde ele alıyordu. Örneğin Şeyh Bedrettin Destanı ve Kuvayı Milliye destanı duygu yüklü  eserlerdir.  Okuyanlar  üzerinde  derin etkiler bırakır.Benim en sevdiğim  şiiri Sebastian Bach’ın Do Majör Konçertosudur.  Nazım,  hayatının  her döneminde komünistliğinden ötürü az çok polis takibi  altında yaşamıştır.  O  da koşullara uygun davranmayı  öğrenmiştir. 

NAZIM’IN  1928’DEN SONRA   ŞİİRLERİ 

Nazım Hikmet'in1928'den büyük  mahkumiyetine kadar   yayınladığı şiir kitaplarının  dökümü şöyledir: Bunların başında Bakü'de yayınlanan “Güneşi İçenlerin Türküsü”  gelir.Diğerleri ise kronolojik olarak 835 Satır (1929),  Varan 3 (1930), Nail Vahdeti Çakırhan’la birlikte   yazdıkları  1+1=1 ve Sesini Kaybeden Şehir (1931) Gece Gelen Telgraf (1932) Taranta Babu’ya Mektuplar (1935)Simavne Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin Destanı (1936)  Nazım,  bu şiirleriyle edebiyat ve sanat çevrelerinde tanınmış  bir isim olmayı başarmıştı. Rusya’dan   döndükten sonra ZekeriyeSertel’in  Resimli Ay mecmuasında  çalışmaya  başlamış  bir taraftan da  şiirler yayınlayarak  meşhur olmuştu. 

NAZIM HİKMET’İN  YARGILANDIĞI  DAVALAR 

Nazım Hikmet  hakkında  bir çok dava açılmış, bazıları   mahkumiyet ile  sonuçlanmıştır.  1925 TKP davasında Ankara İstiklal Mahkemesinde gıyabında  karar verilmişti: 15 yıl hapis. Mahkumiyet kararı verildiğinde Nazım İzmir’de   kaçak olarak  saklanıyordu. Gizlice İstanbul'a geldi ve Moda açıklarında bekleyenTKP’nin  ayarladığı bir motora binerek yurt dışına çıktı.  Rusya'ya gitti. Belki de  İstanbul Limanında  bekleyen  bir Rus ticaret  gemisine bindirilmişti.  Rusya'da geçirdiği  3 yıldan sonra Nazım geri dönmek istedi. Defalarca Moskova  Sefaretimizden pasaport  talebinde  bulundu. Olumlu  cevap alamadı. İsmail Bilen’le birlikte Hopa üzerinden ülkeye girdiler.  İsmail Bilen TKP genel  sekreterliği de yapacak olan Laz İsmail  ya da Marat İsmail adlarıyla   anılan   kişidir. Hopa’da ihbar üzerine  tutuklandılar. Rize'ye sevk edildiler. Rize Ceza Mahkemesi  İstanbul’a sevk kararı verdi. İki   tutuklu  zincirli bir şekilde Galata Köprüsü'nden geçirilerek Sultanahmet cezaevine götürüldüler. Bir süre sonra  sadece  Pasaport Kanuna  muhalefetten  ceza aldılar ve serbest  bırakıldılar.  1931’de  sınıf tahakkümü suçlaması ile dava açıldı. Nazım Hikmet, İrfan Emin Kösemihaloğlu  tarafından   savunuldu. Bu davada Nazım komünist olduğunu   mahkemeye beyan  etti. Savunmanın temeli düşünce hürriyeti  idi.  Bu davada  beraat etti. O tarihte  mücerret  komünistlik suç  değildi. 

1933'te Süreyya Paşa Nazım’a hakaret davası açtı.  Nazım “Hiciv Vadisinde bir Tecrübe-i  Kalemiyye”   başlıklı  şiir   yazmıştı. Şiirde Süreyya Paşa  şiddetle  eleştiriliyordu. Nedeni Süreyya Sinemasının  müdürlüğünü yapmakta olan babası Hikmet Bey’in ölümünden Süreyya Paşa’yı sorumlu  tutmasıydı. Nazım bu davada İstanbul Birinci Asliye Ceza Mahkemesi kararıyla  bir yıl hapis cezasına  çarptırıldı. 

1933-1934 arasında Bursa Ağır Cezada komünizm propagandası  nedeniyle yargılandı.  1936'da İstanbul Ağır Cezada gizli örgüt kurmak  suçlamasıyla yargılandı. 1937’de beraat  etti. 1938'de açılan iki  dava herkesin malumudur: Nazım Hikmet ve dönemin bütün solcu yazarlarının  yargılandığı Harp Okulu ve Donanma davaları. Her iki  davada  savcıların  temel dayanağı Askeri Ceza Kanunun  94.maddesi olmuştur.  İsnat edilen suç “askeri isyana teşvik etmek”idi. Nazım Hikmet’in  bu iki  davadan  aldığı toplam ceza: 28 yıl 4 ay. Bu davalarda Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Harbiyeli A.Kadir ve Kemal Tahir  15 yıl hapis cezası aldılar.  Kaynaklar Nazım Hikmet hakkında açılan  dava sayının 11  olduğunu söylüyor. 

OTUZLARIN  SONUNDA KOMÜNİSTLERE  YÖNELİK TUTUM DEĞİŞİKLİĞİ

Türkiye’de sola karşı daha ağır tedbirlerin uygulamaya konması  otuzların sonundadır. Örneğin Türk Ceza Kanunundaki maddelerin değiştirilmesi  gibi.  Bu abartılı anti-komünist  refleksi yaklaşmakta olan İkinci  Dünya Savaşı'na bağlıyorum.Devletin iç güvenlik ve milli savunma birimlerinin   başında bulunanlar bu politika değişikliğinin sorumlularıdır. Bu konudaki   görüşümü   hemen ifade etmek  isterim. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa mevcut düzeni soldan tehdit edebilecek her türlü neşriyat ve örgütlenmeyi tamamen ortadan kaldırmak istediler.

Oysa ki Türkiye'de mevcut iktidar yapısını tehdit edebilecek komünist bir örgütlenme potansiyeli yoktu. 1938'de peş peşe açılan Harp Okulu ve Donanma Davaları’nın yukarıdan verilmiş siyasi bir kararla başlatılmış olduğu kesindir.  Askeri  mahkemelerde  görülen bu davalar Kemal Tahir  ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 15’er yıl, Nazım'ın 28  yıl 4 ay  hapse  mahkum edilmesi ile sonuçlandı. Kararların ağırlığını  Fevzi Paşa'nın psikopatolojik derecede anti- komünist olması ile açıklıyorum. 

Nazım'la birlikte bu davalarda mahkum olan diğer  isimlerİkinci  Dünya Savaşı yıllarını hapiste geçirdiler. Kararlar    Askeri  Yargıtayda  onaylandı. İlk götürüldükleri  yer Çankırı Cezaevi oldu.  

Nazım Hikmet, kalp krizi  geçirmesi ve diğer  sıhhi nedenlerle Dayı Paşa'nın tavassutu sayesinde  Çankırı'dan Bursa Cezaevine getirildi. Kemal Tahir ve Dr. Hikmet de Anadolu’nun küçük  vilayet merkezlerine nakledildiler. Burada  anılan Dayı Paşa,  Nazım’ın annesi Celile Hanım  üzerinden akrabası olan Ali Fuat Cebesoy’dur. 

Nazım Hikmet 1940'tan 1950'ye kadar Bursa Cezaevinde kaldı. Mahpusluk yıllarında dokumacılıktan Tolstoy çevirisine kadar birçok işler yaparak geçimini sağlamaya çalıştı. Piraye’ye ve  VedatÖrfi’den  olma çocukları  Mehmet ve Suzan’ın masraflarını karşılamaya çalıştı. Samimiyetle  onlara  babalık etti. Hem de cezaevi koşullarında. 

NAZIM’IN MAHKUMİYETİ VE TCK’DA YAPILAN  DEĞİŞİKLİK 

1938 Ocak ayının başında Nazım Hikmet her şeyden  habersiz  dergicilik  ve sinema işleriyle meşguldü. Harbiye’de  ve diğer askeri okullarda aramalar yapıldı. Öğrencilerin  yatakhaneleri basıldı.Yapılan aramalarda Gorki,Zola, AndreMalraux, İspanyol iç savaşı, diyalektik materyalizm  ile ilgili  çeşitli  neşriyat  ve Nazım'ın “Benerci Kendini Niçin öldürdü?”  isimli şiir kitabı bulundu. Şiirde  Hintli  bir devrimcinin mücadelesi ele alınıyordu. Bahse konu kitapların hepsi yayınlanmış kitaplardı. Nazım, komünist bir teşkilat kurmaya çalışmakla itham edildi. 

Şairin  göz altına alınması,  tutuklanması ve  mahkumiyeti   kısaca şöyle oldu: Nazım Nişantaşı'ndaki evinde Hilmi Ziya Ülkenle birlikte bir dergi çıkarmak üzere çalışıyordu. Göz altına alındı. Kadıköy İskelesine  götürüldü.  Oradan Silivri açıklarında Erkin gemisine nakledildi.Kemal Tahir'in kardeşi Nuri Tahir de Bahriye’de  astsubaydı. Onun da hususi  evrakı arasında  Sabahattin Ali'nin kitapları bulundu.  Bunların  hiç biri aslında suç teşkil etmiyordu.  

Aynı günlerde Kerim Korcanile  birlikte  yayıncılık yapan  Doktor Hikmet Kıvılcımlı ve eşi Fatma NudiyeYalçı  da göz altına alındılar. Göz altına alınan bütün isimler önce  tutuklandı sonra  mahkum oldular. 

16 Temmuz 1938'de 3531 sayılı yasa ile TCK  141ve 142. maddeleri değiştirildi.Bu değişiklikler  komünizmle mücadele için TCK’ya  konulmuştu. Maddelerin değişiklikten önceki halinde üçkez “şiddet kullanarak” ifadesi geçiyordu. Bu değişiklikle şiddet kullanarak ifadesi çıkarıldı. Küçük bir rötuş gibi görünse de  değişikliğin sonuçları çok radikal oldu. Eskiden  bir  yurttaş düşünce olarak komünizmi   beyan  etmişse  cezai  müeyyidesi olmuyordu. Bu değişiklikten sonra  her türlü komünist faaliyet (eylem ve söz) rejimi yıkmaya teşebbüs suçuna dönüştürülmüş oldu. Bu sırada Nazım Harp Okulu davasından mahkum olmuş, Donanma Davasında yargılanıyordu.

DONANMA  DAVASINDA  MAHKEME HEYETİNDE  KİMLER  VARDI?

Bu davada   karar veren  heyette  kimlerin  olduğu  kesin belli  değildir. Yargıçlardan   sadece birinin hukukçu  diğerlerinin  değişik rütbelerde deniz   subayları olduğu  biliniyor. 

Donanma  davası  ile ilgili olarak  iki  isimden söz etmek  yerinde olur. Bunlardan birinci Amiral Fahri Çokerdir.  Çoker 1938’de  genç bir  askeri  hakimdir.  Daha sonra Askeri  Yargıtay Başkanı  ve kontenjan senatörü oldu. Senatörlüğe atayan da bir denizci: Fahri Korutürk.  Bahriyemizin  Yakın Tarihinden Kesitler başlıklı  kitabın  yazarıdır. Çoker’in  yargılama  sırasında heyette olduğu, karar aşamasında çekildiğine dair ifadelere rastladım. Ancak bu kesin değildir.  Bu kitapta Çoker Nazım’ın mahkumiyetinin safahatını da anlatmaktadır. İkincisi  ise   hakim teğmen Haluk Şehsuvaroğlu’dur. Şehsuvaroğlu ilk soruşturma  aşamasında görevlendirilen askeri hakimdi. Soruşturmaya  gerek olmadığına ve tutukluların  serbest bırakılmasına  karar vermişti. Ama gelişmeler  onun verdiği  karar  lehinde gelişmedi. Başka  isimler  görevlendirildi. Haluk Şehsuvaroğlu aynı zamanda  Nazım’ın  Dolmabahçe’de  hasta  yatmakta olan  Atatürk’e  yazdığı mektubu  ulaştırmaya  çalışan  kişidir. Verilen  ağır mahkumiyet kararlarından sonra  askeri  hakim sınıfından ayrıldı. Askeri okulllardaöğretmenlik  yaptı. En son  görevleri Deniz Müzesi  ve Topkapı Sarayı  müdürlüğü oldu.  Osmanlı tarihi  üzerine  yayınlanmış  pek çok eseri   mevcuttur. 

İKİNCİ DÜNYA SAVAŞININ SONA ERMESİ VE AF BEKLENTİLERİ 

Savaş bittiğinde Türkiye'de 1946 demokrasisi kuruldu. Çok partili  siyasi hayata geçildi. Bu  gelişmeler, genel affı da gündeme getirdi. 1946'dan 1950'ye kadar 30'larda ağır cezalara mahkum edilen komünistler af beklediler.  Bir taraftan da  Demokrat Parti ile iktidar partisi CHP arasında kıran kırana bir mücadelede  devam ediyordu. 

MÜNEVVER ANDAÇ-AYŞE BAŞTIMAR-PERİDE CELAL’İN NAZIM’I ZİYARETLERİ 

1948’de  Münevver Andaç, Ayşe Baştımar ve  Peride Celal  Nazım’ı Bursa Cezaevinde ziyarete  gittiler. Münevver, Nazım’ın dayısının,  Ayşe teyzesinin  kızıydı. 

Nazım Münevver'den çok etkilendi. Adeta çarpıldı. Hatta   bunu büyük bir coşkuyla Vala Nurettin’e yazdı.  Bu gayet normaldi. Şair 1938'den beri hapisteydi.  Münevver'i ilk kez Mehmet Ali Aybar’la birlikte  Beyoğlunda  görmüştü. Bu arada Münevver’in 1917 Sofya doğumlu olduğunu   belirtelim. Diplomat  babası  1921  ‘de ölmüştü. Annesi Gabrielle Hanım Fransızdı. 1935’te  ablası Leyla ile birlikte Türkiye’ye  döndü. Onu  İstanbul Hukuk Fakültesine  kaydettirdiler. Bütün  bu gelişmelere  dayı paşa Ali Fuat Cebesoy’un  ön ayak  olduğunu   sanırım. Nazım  Münevver’i en son 1935'te Ali Fuat Paşa'nın babası İsmail Fazıl Paşa'nın evinde görmüştü. Aralarında o zaman da  bir yakınlaşma olmuştu. Nazım’ın mahpusluğu  yıllarında Münevver ressam Nurullah Berk ile  evlenmiş ve bir kız çocuğu  olmuştu: Renan. Bu ziyaretten sonra Nazım ve Münevver arasında mektuplaşmalar oldu. 

Münevver'in ilk ziyaretinden sonra genel af söylentisi gündemden düşünce Nazım'la olan yakınlaşmasını bir tarafa bırakarak evine ve kocasına döndü. Af tekrar gündeme gelince Münevver bir kez daha Bursa’ya ziyaretine gitti. Bundan  sonra ilişkileri  devam  etti. 

AHMET EMİN YALMAN’IN  NAZIM’I  ZİYARETLERİ 

Ahmet Emin Yalman Vatan Gazetesi’nin 19 Ağustos 1949 tarihli nüshasında  TevfikFikret ve Nazım Hikmet başlıklı bir yazı yayınladı. Bu  yazı ile Nazım'a özgürlük kampanyasını başlatmış oldu. 

Ahmet Emin Yalman Nazım’ın   suçsuz olduğuna inanıyordu.   İlk ziyaretinden sonra yazdığı   yazı  magazin   havasında  idi. Nazım’ı  komünistlik ideali  yönünden  ıslah olmuş  buldu. Kendisine muhtemel bir  aftan sonra  hürriyetine kavuştuğunda  ne yapacağını  sordu. Nazım “tavukçuluk”  yapacağını  söyledi. İkinci kez  geldiğinde de yalnızdı.  Üçüncüsünde  yanında  eşi  ve İstanbul’un entelektüel ortamından   başka insanlar da getirmişti. Türkiye  artık  bir dönemeci  geçmişti. Daha çok  hürriyet  olmalıydı.   Geçmişte siyasi  nedenlerle  mahkum olan insanlar özgürlüklerine kavuşmalı  diye düşünüyordu. 

Ahmet Emin bir liberaldi. Meşrutiyette İttihat ve Terakki  bursu ile ABD’de  gazetecilik eğitimi   görmüştü. Nazım Hikmet'in  bu kadar uzun süre hapiste yatmasını haksız buluyordu. Sonunda onu cezaevinde ziyaret ederek bir kampanya başlattı. Sahibi ve başyazarı olduğu  Vatan’dageniş bir haber yayınladı. Gazetenin avukatı Mehmet Ali Sebük’ten Nazım’ın mahkumiyet dosyasını   hukuki yönden  incelemesini istedi. 

 Avukat Mehmet Ali SebükVatan’da 11 gün  süren   bir  tefrika  yayınladı. Sebük  yazılarında, 1938 yargılamalarının  hukukun temel ilkelerine aykırılığını ileri  sürüyor, Nazım’ın  bu kadar  uzun süre  hapiste kalmasını  bir hukuk faciası olarak  niteliyordu. 

Durum  gerçekten de öyleydi. Harp Okulu ve Donanma davalarında askeri öğrencilerin ve personelin kişisel dolaplarında yasak olmayan yayınlanmış bazı kitapların bulunması dışında  bir kanıt  yoktu. Onlar da  zaten suç değildi. Buna rağmen bu yayınların  bulunması davalara  esas  teşkil etmiş, askeri isyana teşvik suçu sayılmıştı. 

Her iki davada en ağır cezaya  çarptırılan Nazım Hikmet oldu.  Eğer infaz tamamlanmış olsaydı Nazım, 1966'ya kadar hapiste kalacaktı. 

AHMET EMİN YALMAN’IN  NAZIM  HİKMETE GÖSTERDİĞİ İLGİNİN NEDENİ 

Ahmet Emin Yalman   basın  yayın  tarihimizin  önemli  isimlerinden  biridir. Meşrutiyet ve mütareke  basınında  vardır.   Babası Selanik’te  Gazi’nin  el yazısı öğretmeni  imiş.  İttihat  ve Terakki’nin verdiği bir  bursla ABD’ye  gönderilmiş. Burada gazetecilik alanında yüksek  öğrenim  görmüş. Hatta Columbia’dan doktorası  olduğu  söylenir. 1910’da ABD’ye gitti. 1913’te döndü. Lisans ve doktora eğitimini üç yıla nasıl  sığdırdı merak ederim  hep.  Mütarekede İngilizler tarafından  tutuklandı  ve Malta’ya sürüldü. İnebolu mübadelesinde ülkeye geri  döndü.  Fakat  Anadolu’ya  geçmeyerek İstanbul’a geldi. Sonra TBMM  başkanı ile görüşmek üzere birkaç defa Ankara’ya gitti. Milli Mücadeleyi   destekledi. Ama İstanbul’da kalmayı  sürdürerek.  

1922’de Adapazı  istasyonunda TBMM başkanı ve  başkomutan  Mustafa Kemal  Paşa ile meşhur mülakatını  yaptı.  Gazetesi Vakit’te  yayınladı. Burada  çekilen fotoğraf çok  meşhurdur. Ben de çok  severim. Yalman  1923  başında yapılan  İzmit basın toplantısına   davet edilen  gazetecilerden  biridir. 

Kurtuluştan sonra  Yalman,  Terakkiperver   hareketini destekledi. Düşünce yapısı  itibariyle Amerikan  tipi demokrasiyi  savunduğunu  söyleyebiliriz.  Takriri  Sükun kararlarıyla birlikte  gazetesi kapatıldı. Yargılandı. Sürgün edildi. Bir süre   basın hayatına  uzak durdu.  Atatürk’e bunu  taahhüt  ettiği  söylenir. Atatürk  döneminin  sonuna doğru  gazetesi  Vatan’ı yeniden çıkarmaya  başladı. 

1946’dan  itibaren Demokrat Partiyi  destekledi. Memlekette  bir  serbesti  havası  esmeye başlamıştı.   Savaş   bitmiş, dünyada  yeni bir  düzen  kurulmuş ve Türkiye  de “Hür Dünya” dan   yana  tavır  almıştı. 

Esen bu hürriyet  rüzgarlarıyla  uyumlu  politikaları  savunmak  lazımdı. Yalman   bu doğrultuda   yazılar   yazdı. Düşünce ve ifade hürriyetini savunan bir tutum takındı. Geçmişte  verilen hukuka  aykırı  yargı kararlarının    kaldırılması  konularını  işledi. Nazım Hikmet’in affı meselesini  gündeme  getirmesinin  sebebi  budur. 

Demokrat Parti ile yakın ilişkileri  zaman içinde bozuldu. 1954’den sonra Menderes’in çoğunlukçu-otoriter rejimi benimsemesi  aralarının büsbütün bozulmasına  yol açacak. Yalman 27 Mayıs’tan önce hapse girdi.  İhtilalden  sonra  serbest  bırakıldı.  .

 

NAZIM’A BİREYSEL AF KAMPANYASI 

Nazım'ın serbest bırakılması için geniş bir kampanya yürütülüyordu.  Avrupa'da bu kampanyayı komünistler, sosyalistler ve sosyal demokratlar sürdürüyorlardı. 

Türkiye'de kampanyanın düzenleyicileri Münevver Andaç ve Ayşe Baştımar oldu. İlk imzacılar Adnan ve Halide Edip Adıvar  çifti olmuştu.  Ama TBMM  konuyu bir türlü gündemine   almıyordu. Nazım her defasında daha derin bir moral bozukluğuna uğruyordu.

 1950 seçimleri öncesinde avukatlar İrfan Emin Kösemihaloğlu ve Mehmet Ali SebükAnkara’da  bir çok girişimde bulundular. Yargılamanın yenilenmesi,  cumhurbaşkanı  tarafından af  gibi  yolların  hepsine  müracaat ettiler. İsmet Paşa’ya gittiler.  Şairi affetmesi için.  İnönü, Adliye Vekilini işaret  etti. Önce Fuat Sirmen’e gidin  dedi. Evrak   bakanlıkta  tekemmül etsin   ben onaylarım demek istedi. Bir taraftan da  şaire üzüntülerini bildirdi ve selam  gönderdi. 

İnönü’nün  buusulcü  yaklaşımının   başka  bir nedeni de   yaklaşmakta  olan  seçimlerde Demokrat Parti’nin “İnönü  komünistleri affediyor”   propagandasına maruz kalmamak için olabilir. 

NAZIM’IN AÇLIK  GREVİNE BAŞLAMASI  

 Mehmet Ali Sebük, Nazım’ın  1931’den beni  avukatlığını yapan İrfan Emin Kösemihaloğlu  ile birlikte  onu kurtarmak  için bütün hukuki yollara başvurdular. Yargılamanın yenilenmesi, Cumhurbaşkanı tarafından af yollarını defalarca denediler. Her   ikisi de iktidar partisi CHP’nin yöneticileri,  ilgili bakanlar ve Cumhurbaşkanı  İnönü  ile birkaç  kez  görüştüler.

Nazım Hikmet'in özgürlüğüne kavuşması için yükselmekte olan af kampanyası, uluslararası kamuoyu tarafından da  destekleniyordu.  

Bu arada Münevver Andaç  ve  Ayşe Baştımar da imza kampanyası  başlattılar.  İkisi de anne tarafından kuzenleriydi.  Münevver dayısının , Ayşe teyzesinin  kızıydı.  Annesi Celile de Karaköy Köprüsü'nde imza toplama eylemine girişti.

Üç yıl   boyunca   af beklentisi ile hayal kırıklığına uğrayan Nazım içeride ve dışarıda lehinde yükselen serbest bırakılması yönündeki havanın da etkisiyle Bursa Cezaevinde açlık grevine başladı. (8 Nisan 1950) 

İlk açlık  grevi  birkaç gün sürdü. Dostlarının  ricası üzerine  bıraktı. ikinci kez başlattığı açlık grevi  sekiz gün sürecekti. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerden sonra toplanmak üzere çalışmalarına ara verince Nazım'ın açlık grevi muhatapsız kaldı. 

AÇLIK GREVİNE SON VER ÇAĞRISI 

Cerrahpaşa'da hükümlü  hasta olarak yatmakta olan ve açlık grevine devam eden Nazım Hikmet'e  bir çağrı  mektubu ulaştı. Seçim ortamına  girildiğinden   TBMM çalışmalarına  ara vermişti.  Nazım’ın  eylemine   muhatap  bir   kurum yoktur. Bu nedenleHalide Edip-Adnan Adıvar çifti  ve Falih Rıfkı’nın da  içinde  bulunduğu bir grup  yazar bir mektup yazarak “haklı taleplerinizle ilgilenecek sorumlu makam henüz fiilen teşekkür etmemiştir. Yeni  iktidar kuruluncaya kadar açlık grevine fasıla vermeniz ısrarla rica ediyoruz.” Demişlerdi. Bunun üzerine Nazım seçimlerin  sonucunu beklemek üzere  açlık grevinin  sekizinci  gününde  Münevver’in getirdiği bir kilo çileği yiyerek  eylemine son verdi. Dokuzuncu Dönem TBMM’nin toplanmasını  ve muhtemel  af  yasasını    görüşmesini  bekledi. 

AVUKAT   MEHMET ALİ  SEBÜK  KİMDİR? 

Nazım’ın serbest  bırakılması  kampanyasına  öncülük  eden  avukat  Mehmet Ali Sebük Yargıtay Başsavcı Vekilliğine kadar yükselmiş Bir Cumhuriyet Savcısıydı. Sonra avukatlık  yapmaya  başladı.   Fransa'da kriminoloji alanında eğitim almıştı. Türkiye'deki ortalama hukuk adamlarının üstünde bir birikimi vardı. İktidarı değil hukuk devletini önemsiyordu. Kendi hukuk  bürosu vardı. Bunun  yanısıra Ahmet Emin Yalman'ın Vatan Gazetesinin avukatlığını da yapıyordu. Yalman 1949'da Bursa'da Nazım Hikmet'i ziyaret ettikten sonra Mehmet  Ali Sebük’ten konuyu   incelemesini  istedi. Sebük, Vatan Gazetesinde bir tefrika yayınladı.   Sebük yazılarında Nazımın  mahkumiyetinde kullanılan  delillerin hukuka uygun olmadığını şairin mahkum edilmesine konu  edilebilecek bir suç  işlemediğini  ileri sürdü. Sebük’e göre suçta ve cezada  kanunilik ilkesi gözetilmemiş, suç uydurulmuş, ağır cezalar verilmişti. Nullum Crimen Nulla Poena Cine Lege  ilkesine uyulmamıştı. Avukat  Sebük Nazım’ın haksız yere zindanlarda çürütüldüğünden  söz etmişti.  

Mehmet Ali Sebük 1954 seçimlerinde Demokrat Parti’den İzmir milletvekili  seçildi. 10. Dönem.  Yassıada Yüksek Adalet Divanı  yargılamalarında Adnan  Menderes’in  avukatlığını üstlendiği gibi 12 Mart  ara rejimi  döneminde de Ömer Ayna’yı savundu. Kimsenin  savunmak istemediği vakalarda zanlıları  savunmaya  devam etti.  Ne ilginçtir ki  kanser tedavisi görmek için Almanya’ya gitmek istediğinde  kendisine pasaport verilmedi. Oysa ki eski  bir milletvekili idi. Üstelik Demokrat Parti’den  seçilmişti. 1991’de 80 yaşında hayata  veda etti.

AVUKAT İRFAN EMİN KÖSEMİHALOĞLU KİMDİR?

1949’dan itibaren  Nazım’ı  hapisten kurtarmak, hürriyetine kavuşturmak  için verilen mücadelede  avukat Mehmet Ali Sebük  daha önde bir  kimlik olarak görülüyorsa da Nazım Hikmet’in  birinci  avukatı ve kadim dostu İrfan Emin Kösemihaloğlu’dur. 

Nazım’ı  30'ların başından itibaren bütün  davalarında savunan o olmuştur. Hatta Nazım  onun için  akrostişli bir şiir de yazmıştı. Şiir  nasılsın?  başlığını  taşır ve “iyi günlerimde çok  eller uzanır ellerime/resmimi baş köşeye asarlar”  dizeleriyle devam eder. Avukat İrfan Emin Harp Okulu ve Donanma davalarında şairi  savunamadı. Çünkü askeri  mahkeme yargılamalarında komutanlık adli amirinin  onay vermesi  gerekiyordu.  Askeri mahkemelerde  yargılanan  kişiyi  komutanlığın  uygun   gördüğü/onayladığı   bir avukat  savunabiliyordu. İrfan Emin’in vekaleti   reddedildi.  Başkaları görevlendirildi. İrfan Emin Nazım’ı donanma davasında savunamadı.

Nazım’ın mahkumiyeti Askeri Yargıtay’da onaylandıktan sonra vekili  İrfan Emin ile ilişkisi nasıl  devam etti. Bu konuda ayrıntılı bilgi sahibi değilim. Bununla  birlikte Nazım Münevver’in  ziyaretinden  sonra fena halde aşık olmuştu. Piraye’den boşanmaya  karar verdi. Yakın akrabası  Rasih Güran  ile İrfan Emin’e  elden bir mektup gönderdi. Piraye’den   boşanma  davasında Nazım’ın avukatı İrfan Emin idi.  (23 Mart 1951) 

NAZIM’IN  AFFINI  ENGELLEME ÇABALARI 

 Nazım'ın affı meselesiüniversite  öğrencileri ortamında hararetle  tartışılıyordu. Öğrenciler iki kampa ayrılmışlardı.  Sağ eğilimli  öğrencilerin toplandığı Milli Türk Talebe Birliği genel af kanunu çıksa bile Nazım'ın affedilmesine  karşıydı. Derneğin önderleri  5.000 imzalı bir dilekçe hazırladılar. Nazım affedilmesin diye. Bu kampanyaya  önderlik eden  Suphi Baykam olmuştu. Dr. Suphi Baykam  o tarihte  İstanbul Tıp Fakültesinde öğrenciydi. Aşırı  milliyetçi gösterilere  önderlik ediyordu. Sonradan CHP’ye girdi. Milletvekili  seçildi. Peyami Safa ve Necip Fazıl da  Nazım’ın  affı  aleyhinde bulundular. 

Solcu öğrenciler ise affı  destekleme  yönünde  bir toplantı tertip etmek istediler.   Laleli’de  yaptıkları  kapalı salon  toplantısını  sağcı öğrenciler bastılar. Polis  sağcı öğrencilerin  şiddet içeren  protestolarına karşı sessiz  kaldı. Aynı senaryo 1969’daki  Kanlı  Pazar olaylarında da  yaşanacak. Her iki olayda da polis solcuların  sağcı  gençler  tarafından imha edilişini  sadece  seyredecek. 

Bazı Demokrat Parti milletvekilleri de Nazım'ı af kapsamı  dışında tutma  kampanyasına katıldılar. Bunların başında  Nazım'ın kuzeni Ayşe Baştımarın babası  Şevket Mocan  gelir. 

Mocandokuzuncu  dönemde Demokrat Parti listesinden  Tekirdağ  milletvekili seçilmişti. Nazım'a düşmanlık ölçüsünde karşıydı. Af kanunu müzakere edilirken sürekli  engellemeye çalıştı. 

15 TEMMUZ 1950 GENEL AF KANUNUNDA KOMÜNİSTLER İÇİN İSTİSNA  MADDESİ 

Demokrat  Partimuhalefette iken  çok liberal görünüyordu. İktidara gelince işin rengi değişti. Komünistleri af kapsamı dışında tutmak isteyen bir grup milletvekili vardı. Özellikle Nazım Hikmet’in affedilmesine karşıydılar. 

Sonuçta bütün engellemelere  rağmen komünistler de affedildi. Daha doğrusu  onlar için  özel bir formül bulundu: infaz indirimi.  

Nazım’la birlikte  1938’den beri hapiste olan solcular üçte iki infaz indirimi ile tahliye edildiler. Af Kanunu  15 Temmuz 1950  tarihli Resmi Gazetede yayınlandı. 

Kanun çıktığında  Nazım Cerrahpaşa Hastanesi'nde tedavi altındaydı. Avukat Mehmet Ali Sebük  Üsküdar Paşakapısı Cezaevinde tahliye evraklarını tamamladı. Cerrahpaşa’ya getirdi.  Hastanede   Nazım'ın yanında dayı kızı Münevver ve 1931’den beri avukatı ve dostu olan İrfan Emin Kösemihaloğlu bekliyorlardı.  Tahliye  sırasında  duygulu anlar yaşandı. Cerrahpaşa'nın doktorları şairin özgürlüğe kavuştuğu anda yanındaydılar. Nazım’ın özgürlüğüne kavuşma anında  yanında olanlardan biri  de  Tanpınar’ın “Huzur”  romanını  ithaf ettiği Dr. Tarık Temel idi. Sanırım  Dr. Fikret Ürgüp de oradaydı. Psikiyatr Dr. Ürgüp, Sait Faik’in doktoru ve Enver Paşa’nın  büyük kızı Dr. Mahperker Hanımsultanın  eşidir. 

İşlemler   tamamlanınca avukat İrfan Emin Nazım ve Münevver’i  bir otomobil ile Va-Nu’ların  (Va-Nu: Vala Nureddin’in kısa adı)  Salacak Ayazma Camii  yakınlarındaki  evlerine götürdü. 

NAZIM’IN  YURTDIŞINA KAÇMAK ZORUNDA KALMASI  

Demokrat Parti   iktidarı Nazım’ın   tahliye edilmesinden   yurtdışına kaçmasına kadar geçen 11 ay içinde  şaire  nefes aldırmadı. Açık bir ifade  ile  söyleyeyim: Zulmedildi. Onu yurtdışına çıktığı için ihanetle   suçlayanlara  şunları  hatırlatmak isterim.  Nazım  üzerine araba sürülmek suretile  öldürülmek istendi. Münevver ve  doğacak  çocuğu için  çalışmak  ve bir hayat kurmak  zorundaydı.  İş bulması engellendi. Kendisine  verilen uluslar arası  ödülü  almak  için  pasaport  başvurusunda  bulundu.  Talebi  reddedildi. Pasaport verilmedi.  Bahriye Mektebinden  mezun olmasına ve sağlık raporu  ile ordudan ayrılmış  sayılmasına  rağmen   askere alınmak istendi. 1928’den 1938’e kadar Nazım’ın askerliği hiç gündeme gelmemişti.  Kadıköy Askerlik Şubesinde sevk evrakı  hazırlandı. Gideceği yer Sivas’ın  Zara ilçesindeki acemi  birliği idi.  Haydarpaşa Askeri Hastanesi Sağlık Kurulu  “sağlam”  raporu verdi. Bunların hepsi  siyasi iktidarın Nazım  Hikmet’in hayatını karartma  kararlılığını  gösteriyordu.  Nazım, askere sevk edilerek silah altında  iken öldürüleceğini  düşünüyordu. Sabahattin Ali’nin  öldürülmesi  onu büsbütün  endişeye sevk etmişti.  Yurtdışına  kaçmaya  karar verdi. 

Nazım’ın  üvey kız kardeşinin eşi Refik Erduran onu Malik Yolaç'a ait bir sürat motoruyla Boğazdan Karadenizeçıkarttı. Boğazın  hemen çıkışında Romanya   bandıralı bir gemi  ile karşılaştılar.  Gemi Plehanov adlı   bir nakliye  gemisiydi. Kaptanın  ülkesiyle 1.5 saatlik  haberleşmesinden sonra  Nazım  gemiye kabul edildi.  Erduran  geri döndü. Refik Erduran Melda Yasavul’uneşi  idi. Yeni evlenmişlerdi. 

Mete Tunçay Nazım’ın   yurtdışına  çıkarken özellikle Rusya’ya gitmek gibi bir niyeti olmadığını asıl amacının Dünya Yazarlar Birliği’nin ödülünü almak üzere Batıya gitmek  olduğunu  söylüyor. Bu  düşünce bana  da mantıklı  geliyor. 

Birkaç gün sonra Nazım’ın  Romanya’da olduğu  resmi makamlarca da teyid ediliyor.  Akabinde   aleyhinde geniş bir  vatana ihanet kampanyası  başlatılıyor.  Bunun başında özgürlüğüne kavuşması için 1949’dan itibaren uğraşan Ahmet Emin Yalman da var. Çetin Altan  ve Nadir Nadi de çok ağır  hakaretlerle  dolu yazılar  yazıyorlar. 

 Çetin Altan ve Nadir Nadi’nin yazılarına özellikle bir  göz atmanızı tavsiye ederim. Cumhuriyet’in  o tarihteki  başyazarı  Nadir Nadi’nin  neden  böyle bir tutum takındığını  izah edeyim. Cumhuriyet Gazetesi İkinci Dünya Savaşı  yıllarında   birkaç kez kapatılmıştı.  Savaş bittiğinde Cumhuriyet ve başyazar Nadir Nadi Demokrat Partiyi  destekliyordu. Nadir Nadi  1950  seçimlerinde Demokrat Parti  listesinden  milletvekili  seçildi. 

Demokrat Parti milletvekiliNadir Nadi Cumhuriyet'te 30 Haziran 1951'de Nazım Hikmet aleyhinde bir yazı yazdı. Nazımı vatana ihanetle suçladı.  25 Temmuz 1951 tarihinde   Bakanlar Kurulu kararıyla vatandaşlıktan çıkarıldı. Kuvayı Milliye  Destanı’nın  yazarı ABD yanlısı iktidar  tarafından “kızıllara iltihak  etti” gerekçesiyle   vatandaşlıktan  çıkarılmıştı.