İSMET PAŞA 1961’DE CUMHURBAŞKANI OLABİLİR MİYDİ?

CHP 1957 seçimlerinde %4 oy almış ve DP’nin sadece %6 gerisinde kalmıştı. 27 Mayıs öncesinde bir erken seçim yapılsa idi , İnönü Bayar’ın yerine cumhurbaşkanı seçilebilirdi. (1924 Anayasası uyarınca) Ama tarihin senaryosu bu yönde ilerlemedi.
27 Mayıs’tan hemen sonra İsmet Paşa’nın Heybeliada’daki evinde genel sekreter İsmail Rüştü Aksal ile partinin iktidar stratejisi üzerine konuşmalar görüşmeler olmuştu.
Devrik Demokrat Parti yöneticilerinin Yassıada’da yargılanmaları halk nezdinde itibarlarını zayıflattığını düşünüyorlardı. Bu doğru değildi. Gerçek tam tersiydi.
Milli Birlik Komitesi de CHP’nin seçimlerden başarı ile çıkmasını bekliyor, istiyordu. İhtilalinin orgeneral rütbesindeki ikinci adamı ve Gürsel hükümetlerin başbakan yardımcısı Fahri Özdilek’in seçimlerden sonra hayal kırıklığı içinde “böyle mi olmalıydı?” değerlendirmesi bu düşüncemi destekler niteliktedir.
15 Ekim seçimleri Demokrat Parti karşıtı cephe açısından beklentilerin çok uzağında kaldı. Bu sonuçlar iki bakımdan normaldir. Birincisi: Türk siyasi tarihinde ilk defa nispi temsil sistemiyle seçim yapılmıştı. İkincisi: halk nezdinde Menderes kültü gücünü koruyordu.
CHP’nin çok partili hayata geçildiğinden beri savunduğu nispi temsil sistemi, tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğun sağlanamamasının temel nedenidir.
1961 Ağustosunda başlatılan Milli Birlik Komitesi-siyasi partiler yuvarlak masa toplantıları şunu göstermişti. Komite iktidarı tedrici olarak bırakmak niyetindeydi. Bu da Gürsel’in Devlet başkanlığından cumhurbaşkanlığı makamına geçmesi anlamına geliyordu.
Milli Birlikçilerin hep birlikte tabii senatör olmaları yeterli görülmüyordu. Devletin en tepesi, komite liderinin Devlet Başkanlığından cumhurbaşkanlığına geçişi ile güvence altına alınmalıydı. O zaman kendilerini (ihtilalciler) daha güvende hissedeceklerdi. Çankaya tehlikeli ellere bırakılamazdı.
Bence CHP, kendi adayını (İsmet Paşa’yı) Çankaya’ya çıkarabilecek bir çoğunluğa erişmiş olsaydı; Milli Birlik Komitesi buna itiraz edemezdi.
Cemal Gürsel’in adaylığı konusnda haklı olarak kuşkulandığı öteki kişi Ragıp Gümüşpala idi. Ragıp Paşa emekli genelkurmay başkanıydı. Milli Birlikçilere kırgındı. Adalet Partisi'nin genel başkanı olmuştu. AP’nin tek başına bir çoğunluk oluşturması halinde aday olabilirdi. Milli Birlikçiler nezdinde İsmet Paşa kadar kuvvetli değildi. Millet Meclisi ve Senatoda elde edilecek ekseriyet dengeleri değiştirebilirdi.
Kanımca Ragıp Paşa da “riyaseti cumhur makamını” aklından geçirmiştir.
Bence şansı hiç olmayan aday Ali Fuat Başgil hocaydı. Müfrit rövanşistler hocanın aklını çeldiler. Kafalarında olmayacak senaryolar yazdılar. Hocayı da inandırdılar.
Bu söylediklerim tamamen ihtimallerdir. Yuvarlak Masa toplantılarından sonra somut durum daha belirgin hale geldi. 1961 sonbaharında “hangi taşın nerede olduğu” ve muhtemel hamleler iyice belli olmuştu. Bu aşamada, İsmet Paşa’nın tutumu son derece yerindeydi. Makuldu. Memleket hayrına idi.
Damadı Metin Toker'le, Afet İnan’ın evinde yapılan bir sohbetten sonra Milli Birlikçilere bir haber gönderdi: aday olmayacağım.
Cemal Gürsel’in adaylığında elbette zorlama vardı. Ama siyasetin koşulları onu gerektiriyordu. İsmet Paşa, diğer koşullar CHP lehine olsa dahi bir adım geri çekilerek ordunun ve Milli Birlik Komitesinin “kuşkularını” giderdi. Ama sivilleşme koşulu ile Gürsel’in cumhurbaşkanlığı, yeni rejimin önünün açılmasında en önemli eşikti.

BAŞBAKAN NEDEN İNÖNÜ?
İsmet Paşa 1937’de başvekaletten, 1950’de Çankaya’dan ayrıldı. 10 yıl süreyle ana muhalefet partisi genel başkanı olarak kaldı. 27 Mayıs ihtilalini takip eden ilk seçimlerden sonra, 10 Kasım 1961 tarihinde cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi.
İnönü bu tarihten 1965 şubatına kadar üç kez hükümet kurdu. Bu ilk bakışta tuhaf karşılanabilecek bir durumdur.
Bana kalırsa İsmet Paşa partisinin seçimleri kazanacağını, bu tahmini gerçekleşirse güçlü bir ihtimalle TBMM tarafından cumhurbaşkanı seçileceğini sanıyordu. En azından bunu aklından geçirmiş olmalıdır. Eğer CHP ekseriyeti tarafından Çankaya’ya yeniden çıkarılırsa, parti genel sekreteri İsmail Rüştü Aksal’ı başvekalete atamayı düşünmüş olmalıdır.
Bu seçeneğin pek de kolay gerçekleşmeyeceğinin elbette bilincindeydi. Gene de umutluydu. Türk halkının artık gerçekleri müdrik olarak CHP’nin hakkını teslim edeceğini düşüncesi parti yönetimine hakim olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Fakat seçim sonuçları iktidarın ortada kaldığını gösterdi. Silahlı Kuvvetler Birliği içindeki müfrit subaylar parlamentoyu toplanmadan dağıtmak istediler. Gürsel-İnönü-Sunay cephesi bu hamleyi engelledi.
Burada ana siyasi aktör İnönü’dür. İnönü olmaksızın diğerlerinin sonuç alıcı güçleri yoktu. Aydemir Cuntasına direnmeleri hayli zordu. Rejime müdahale eğilimlerine karşı güçlü bir bariyer ancak İnönü paratoneri ile kurulabilirdi. Öyle de oldu.
Adalet Partisi ile yapılan koalisyonun dağılmasından sonra CHP içinde hükümette yer almama konusunda eğilimler belirdi. Etik olarak doğru, siyaseten yanlış bir düşünceydi bu.
Buna rağmen İnönü iki hükümet daha kuracaktı. Dönem boyunca. CHP karşısında mevzilenmiş AP, YTP, CKMP ve MP gibi partilere şöyle seslenecekti. “Beni bir daha zor bulursunuz.” Siz hükümet kuramazsınız. Siyasi durum buna müsait değil. Bunu siz de görüyorsunuz. Dediklerime rıza göstermezseniz ülke hükümetsiz kalır. İnönü kendi gücünün farkındaydı. Karşısında yer alan siyasi partilerin teker teker ve birlikte güçlerinin de.
İnönü’nün bu sözlerinin nedeni ülkenin içinde bulunduğu koşullardı. Aslına bakarsanız “meraklısı değilim” demek istemişti. İktidarı alabirseniz buyurun alın.
İnönü’nün siyasi sorumluluk mevkiinde bulunuşu, müdahaleci eğilimleri durdurdu. Bu İnönü muhalifi partilerde rahatlamaya yol açtı.
Bunun yanısıra ABD ile gerilimli bir sürece girilmişti. Kıbrıs’taki gelişmeleri ABD yönetimi Atlantik ötesinden “duyarsızca” yorumluyordu. Johnson, Kıbrıs’ın Türklük açısından önemini kavrayabilecek donanıma sahip değildi.
Kanımca, Kıbrıs olayları CHP karşıtı blokun İnönü’yü başvekaletten indirecek cesareti bulamamasının temel nedenidir. Ona karşıydılar. Ama o olmadan böyle bir krizden çıkamayacaklarını düşünüyorlardı. Bu cesareti 1965’e kadar kendilerinde bulamadılar.

ABD’DE KENNEDY BAŞKAN TÜRKİYE’DE İNÖNÜ BAŞBAKAN
ABD İkinci Dünya Savaşını Demokrat başkanlar ile yönetmişti. Savaşın sonuna doğru Roosevelt dördüncü kez başkan seçilmişti. Görevine yeni başlamış iken vefat etti. Görevi başkan yardımcısı Truman üstlendi. Daha sonraki dönemde ABD’nin savaş kahramanlarından Eisenhower cumhuriyetçi partiden başkanlık koltuğuna oturdu. (1953-1961)
Soğuk savaşın başlamasıyla birlikte ABD siyasetinde iktidar cumhuriyetçi partiye geçti.
60’larda Dünyada önemli değişiklikler oldu.Latin Amerika ve Küba’da cereyan eden devrimci gelişmeler ABD’nin politikalarını gözden geçirmesine neden oldu.
Küba Devrimi dünya çapında etkiler yarattı. Türkiye’nin Kuzey Atlantik ittifakı içindeki önemi daha arttı. Sovyetlerle her gerilim artışı Türkiye’nin jeostratejik önemini ortaya çıkarıyordu. Demokrat aday John F. Kennedy ABD'ye başkan seçildi. (1961)
Kennedy’in başkan seçilmesi ABD siyasetine dinamizm getirdi. ABD'de bu dönüşüm yaşanırken Türkiye’de yeni anayasa yürürlüğe girmiş, yeni demokrasinin kuruluş gerilimleri yaşanıyordu.
Milli kurtuluş savaşımızın Batı Cephesi Komutanı, Lozan'da Türkiye delegasyonunun başmüzakerecisi, ikinci cumhurbaşkanımız İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı Gürsel tarafından başbakanlık görevine atanmıştı.
Özellikle Küba gerilimi, yeni ABD yönetimini NATO’nun Güneydoğu kanadında bağları sıkılaştırmaya, ittifak dışı ülkeleri de ABD himayesi altında Sovyetlere karşı vaziyet almaya teşvik etti.
İnönü’nün ikinci başbakanlığında Başkan Yardımcısı Johnson içinde Türkiye’nin de içinde bulunduğu geniş bir Ortadoğu gezisi yaptı. Türkiye, İran, Lübnan, Kıbrıs ve Yunanistan.
Johnson gittiği bütün ülkelerde çok olumlu intibalarla karşılandı. Kendisine her yerde sıcak ilgi gösterildi.
Türkiye’de abartılı şenlikler yapıldığını söyleyebiliriz. Türk konukseverliğinin en marjinal örnekleri sergilendi. Başkan Eisenhower Türkiye’ye geldiğinde de benzer şeyler yapılmıştı. (1959) Amerika’yı seviyorduk. ABD başkanlarının Türkiye’yi ziyaretleri hoşumuza gidiyordu.
Başvekil İsmet Paşa’nın Johnson ile ilk görüşmesi bu ziyaret vesilesiyle olmuştur. AKP genel başkanının İsmet Paşa’yı Amerikancı göstermek için başvurduğu meşhur iki bayraklı resim o tarihtendendir .
Resim dost ve müttefik ABD başkan yardımcısını karşılama töreninde çekilmişti. Arkada 1962 Ankarası görülmektedir. Ülke Türkiye’dir. Hükümet başkanı ABD başkan yardımcısını karşılamaktadır.
Johnson’un Türkiye ziyareti 26-30 Ağustos 1962 tarihleri arasında gerçekleşmiştir. Tarih bana anlamlı geldi. Ama belki de tesadüftür. Ona da okuyucu karar versin.
Görüldüğü gibi ziyaret ABD’de Kennedy başkan seçildikten hemen sonra gerçekleşmişti. Bir yıl sonra inanılmaz bir olay oldu. 35. ABD Başkanı John F. Kennedy 22 Kasım 1963’te Teksas, Dallas’ta bir suikastle öldürüldü. Bu olayın nasıl gerçekleşebildiğine dair epey geniş bir literatür vardır. Suikasti ve sonundaki gelişmeleri biraz incelemenizi tavsiye ederim . Böylesi bir olay ABD derin devletinin bilgisi dışında olamaz görüşünde olanlardan biri de benim.
Dünyayı şoka sokan bu olayı çok geniş katılımlı bir cenaze töreni izledi. Türkiye’yi başvekil İsmet Paşa temsil etti. Cemal Gürsel kısmi felç geçirmişti. İnönü’nün Mevhibe Hanımla birlikte ABD’de uçaktan iniş resimleri vardır.

Burada taziye görüşmelerinin yanısıra, İnönü önceki yıl başkan yardımcısı olarak Türkiye’yi ziyarete gelen Johnson ile bu kez ABD başkanı olarak görüştü. Ziyaret tarihleri: 25-30 Kasım 1963.
Belki bir hatırlatma yararlı olur diye not düşmeden geçemeyeceğim.
ABD Anayasası'na göre Başkanlık inhilal ederse (sebep ne olursa olsun) başkan yardımcısı yemin ederek görevi hemen devralır. Yürütmenin eksik kalan vekaletini tamamlar.
Roosevelt’ten boşalan koltuğu Truman, Kennedy’den boşalan koltuğu Johnson, Nixon’dan boşalan koltuğu Gerald Ford tarafından doldurmuştur.
Türk Amerikan ilişkileri Menderes döneminde en parlak yıllarını yaşamıştı. ABD yöneticileri sürekli Türkleri övüyorlardı. ABD’nin komutası altında savaşmak üzere Kore’ye bir Tugay göndermiş, yüzlerce vatan evladını şehit vermiştik.
Topraklarımızda çok sayıda ABD üssü kurulmuştu. NATO ortak savunma tesisi görüntüsü altında. Bütün siyasi partiler antikomünizm yarışına girmişti. Komünizmle Mücadele Dernekleri ABD’ye geziler düzenliyorlardı.
Ama biz Türkler, ABD’nin güvenilmez bir “süper power” olduğunun pek farkında değildik.
NATO karargahında bizim bayrağımızın dalgalanması hoşumuza gidiyordu. İttifakın eşit üyelerden oluştuğunu sanıyorduk.Türk başbakanı İnönü’ye onur kırıcı bir dille yazılmış olan 4 Haziran 1964 tarihli mektup (Johnson Mektubu) bizim kendimize gelmemizi sağladı.
20-21 Aralık 1963’de gerçekleşen Kanlı Noel olaylarına Türkiye’nin haklı tepkisi müttefiklerimiz nezdinde beklediğimiz duyarlılıkla karşılanmadı. Kıbrıs’ta Türkler katlediliyordu. Olaylar Cengiz Topel’in ihtar uçuşu sırasında düşürülerek şehit edilmesine kadar devam edecekti. (8 Ağustos 1964)
Türk hükümetinin hassasiyetini anlayan Başkan Johnson, İnönü’yü ABD’ye davet etti. Ve hususi bir uçak gönderdi. Türk-ABD gerilimini düşürmeye yönelik “beni yanlış anladınız” jesti idi.
Johnson İnönü’nün gönlünü kazanmaya çalışıyordu. İnönü’nün ABD’yi ziyareti : 23-26 Haziran 1964. Görüşmelerin temel amacı Kıbrıs meselesinin Türk-ABD ilişkilerini zedelememesi idi.

İNÖNÜ’NÜN 1961’DEN SONRA KURDUĞU HÜKÜMETLER
Öncelikle şunu vurgulamakta yarar var. İsmet Paşa 1961 Kasım'ından 1965 Şubat'ına kadar üç yıldan biraz fazla başbakanlık yaptı. Üç hükümet kurdu. Bu nedenle İsmet Paşa’nın son başbakanlığı değil, başbakanlıklarından söz etmek daha doğrudur.
Her bir hükümet bir öncekinden sayısal destek açısından daha zayıftı. Üçüncüsü ise zaten YTP desteği ile bir azınlık hükümeti olarak kurulabilmişti.
Türkiye ve dünya koşulları siyasi partilerin İnönü’ye ihtiyaç duymalarına sebep olmuştu.
Üçüncü İnönü hükümetinden sonra, Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında CHP dışındaki partiler bir araya gelerek hükümet kurdular.
İnönü’nün 1961’den itibaren kurduğu hükümetler 26-27-28. hükümetlerdir.
Özetlemek gerekirse, Adalet Partisi ile 26. Hükümet: 20 Kasım 1961-25 Haziran 1962. 27. Hükümet: CHP, YTP, CKMP arasında (25 Haziran 1962-22 Kasım 1963) İnönü’nün YTP desteğiyle bağımsızlarla kurduğu 28. Hükümet: 22 Kasım 1963-20 Şubat 1965 tarihleri arasında görev yapmıştır.
Bu alt dönemde 27 Mayıs tartışması hummalı bir şekilde devam ediyordu. Yassıada Yüksek Adalet Divanı kararları ve İkinci Cumhuriyetin (o zamanlar çok benimsenen bir ifade) konsolidasyon sorunları ile başa çıkabilmek İnönü’nün ana meselesi idi.
Kayseri Hapishanesi'nde bulunan devrik cumhurbaşkanı Bayar’ın da desteklediği CHP-AP hükümeti Türkiye tarihinin ilk koalisyon hükümetiydi. Kısa ömürlü olmasının nedeni Talat Aydemir’in darbe girişimidir.
İsmet Paşa, darbeye teşebbüs eden muvazzaf subayların eğer eylemlerinden vazgeçerlerse-kan dökülmemesi şartıyla-sadece emekliye sevk edileceklerini taahhüt etti. Haklarında ceza kovuşturması açılmayacaktı. Bunu temin eden bir yasa da çıkarttı.
Aydemir cuntası bunun ne kadar büyük bir atıfet olduğunu anlayamadı. Aydemir küstahça tavırlarla basın toplantısı düzenlemeye kalktı. İnönü’yü suçladı. Parti başkanı gibi beyanatlar vermeye başladı. Gözaltına alındı. Ama cuntacılara taahhüt edilen sözler tutuldu.
Koalisyonun Adalet Partisi kanadı bundan fevkalade rahatsız oldu. Bağışlama kanununun içine Yassıada mahkumlarını da dahil etmek istediler.
Bu yaptıkları siyaseten doğru bir hamle idi. Ancak İsmet Paşa’ya rağmen ordunun haleti ruhiyesi buna müsait değildi. Ordu 27 Mayıs'ın arkasında duruyordu. Onlar 5 Eylül 1961’de bütün siyasi partiler ve ordu tarafından taahhüt edilmiş olan protokola uyulmasını istiyorlardı. Hatta ordunun müfrit kanadını bu koşullar bile tatmin etmiyordu.
1961 sonbaharında Milli Birlik Komitesinin iktidarı epey zayıflamıştı. Yassıada Yüksek Adalet Divanı'nda kararların tefhiminden önce iktidar fiilen Silahlı Kuvvetler Birliği'ne geçmişti bile demek abartılı olmaz.
Daha açık söylemek gerekirse, Yassıada’da verilen ölüm cezalarının infazı konusunda baskı uygulayan Silahlı Kuvvetler Birliği içindeki sertlik yanlısı albay kadrolarıydı. Bu grupların içinde Talat Aydemir cuntası başta geliyordu.
Adalet Partililer haklı olarak darbecileri affediyoruz. Neden Demokratları affetmiyoruz diyerek koalisyondan çekildiler.
Bunun dışında, birinci koalisyon döneminde en önemli olaylardan biri Anayasa Mahkemesi'nin Kuruluş Kanununun çıkarılması, Mahkeme heyetinin seçimi, cumhurbaşkanı huzurunda and içerek göreve başlaması oldu.
Devlet Planlama Teşkilatının kurularak göreve başlaması ve 147’liklerin üniversiteye geri dönmeleri diğer iki önemli gelişme olarak anılmalıdır.
Görüldüğü üzere, İsmet Paşa, Aydemir cuntasını bastırmış, Anayasa Mahkemesi'ni kurmuş, MBK’nın radikal kanadının bir tasarrufu olan 147’likleri üniversiteye yeniden almıştı. Tarih: 12 Nisan 1962 kanun no: 114.
Birinci koalisyonun yapısı incelenirse, ilk dikkat çeken Ragıp Gümüşpala’nın hükümete girmemesidir. Sanırım Gümüşpala İnönü’nün yanında yıpranmak istemiyordu. Muhtemel bir Adalet Partisi iktidarını bekliyordu. AP’den Akif İyidoğan Başbakan yardımcılığını üstlendi.
Hükümetteki CHP kadrolarına gelince, Ecevit dışında tutucu-Atatürkçü profillerin varlığı dikkat çeker. Buna sağ Atatürkçülük demek daha doğru olur.
Turhan Feyzioğlu, Emin Paksüt, Fethi Çelikbaş, Feridun Çemal Erkin, Selim Sarper, Sahir Kurutluoğlu gibi. Bu isimlerin çoğu CHP’den bir süre sonra kopacaktır.
İnönü Adalet Partisinden boşalan alanı diğer partilerle kapattı. YTP, Cemal Gürsel’in telkinleri ile koalisyona girmeyi kabul etti. Gürsel’in baştan beni favori siyasetçisi Ekrem Alican'dı. Osman Bölükbaşı CKMP kadrolarının istekliliğine rağmen koalisyona girmemek için olaylı bir kongreden sonra partisinden ayrıldı. Millet Partisi’ni yeniden kurdu. Tam Bölükbaşı’ya göre bir davranış doğrusu.
Hasan Dinçer, Kemal Yörük, Ahmet Oğuz etrafından birleşen CKMP kadroları İnönü hükümetine katıldılar.
YTP’den Ekrem Alican, Raif Aybar, Fahrettin Kerim Gökay gibi isimler de hükümete girdiler. Böylece üçlü koalisyon kurulmuş oldu.
Üçlü koalisyon sırasında beliren en önemli sorun şu oldu. CHP ile hükümet kurmak diğer partilere iyi gelmiyordu. Sağ seçmen nezdinde irtifa kaybediyorlardı.
Adalet Partisi hükümeti bozarak 1962’de kurtulmuştu. Şimdi sıra YTP ve CKMP de idi.
1963 mahalli idareler seçim sonuçları üzerine, YTP ve CKMP’de bozgun başladı. Teşkilatlar çözülüyordu. Rüzgar Adalet Partisi lehine dönmüştü.
Türkiye’de bu gelişmeler olurken John F. Kennedy öldürüldü. Başbakan İnönü cenaze için ABD’ye gitti.
Koalisyon ortakları İnönü’nün dönüşünü bile beklemeden hükümetten çekildiklerini ilan ettiler. İkinci koalisyon da böylece sona erdi.
İnönü’nün son hükümeti gerçek anlamda kerhen kurulmuş bir hükümetti. Bu hükümet bağımsızlar ve YTP’nin desteği ile zayıf bir ekseriyet sağlanarak güvenoyu alabildi.Kerhen güvenoyu verilen bu hükümet 1965 Şubat'ına kadar görevde kaldı.
Bu hükümette ünlü armatör ve basın patronu Malik Yolaç da vardı. Hatırlayalım Refik Erduran Yolaç’ın sürat motoru ile Nazım Hikmet’i Karadeniz’e çıkarmıştı.(1951)
CELAL BAYAR’IN TAHLİYESİ VE ANKARA’YA GETİRİLİŞİ
Devrik cumhurbaşkanı Celal Bayar Kayseri cezaevindeydi. Eşi Reşide Bayar 24 Aralık 1962’de vefat etmişti. Kayseri yollarında gidip gelirken olağanüstü yıpranmıştı. 1962 sonunda bir kısım eski Demokrat Partili infaz indirimi yapılarak tahliye edilmişlerdi.
Celal Bayar ise 22 Mart 1963’te (İnönü’nün ikinci koalisyon dönemi) sağlık sorunları nedeniyle Ankara’ya getirildi. Fakat Adalet Partililer Bayar’ın tahliyesini iyi yönetemediler. Tersine yüzlerce otomobillik bir konvoyla karşıladılar. Metin Toker’e göre Napolyon’un Elbe sürgününden dönüşünü hatırlatan bir karşılama oldu bu.
Bu tutum elbette 27 Mayıscı güçleri şiddetle tahrik etti. Ankara ’da karışıklıklar çıktı. Adalet Partisi binaları 27 Mayısçı gençler tarafından taşlandı. Demirel’in AP genel idare kurulu üyesi olduğu bu dönemde olaylar üzerine “bu ülkeye 50 yıl demokrasi gelmez” diyerek parti genel merkezini terk ettiği söylenir.
Günlüğünden anlaşıldığı üzere, Bayar Kayseri Cezaevinde yaklaşık üç yıl kaldı. 1963 Martı'nda sağlık nedeniyle tahliye edilerek Ankara’ya getirildi. Çıkan olaylar üzerine hastaneye yatırıldı. Bir süre sonra tekrar Kayseri’ye götürüldü. 1964’de benzer gerekçelerle bir kez daha tahliye olmuş,1966’da cumhurbaşkanı Sunay tarafından affedilmiştir.

Bayar’ın siyasi haklarının (diğer Demokratlarla birlikte) iadesi İnönü’nün samimi girişimleri sayesinde gündeme geldi. Bunun için anayasa değişikliği gerekiyordu. Mesele o noktaya geldiğinde Demirel’in “orduyu” gerekçe göstererek ikircikli davranması Bayar’ın Demirel’i hiçbir zaman tam manasıyla desteklememesinin nedenidir.
Siyasi haklardan kastın seçme ve seçilme hakkı olduğunu hatırlatalım bu arada. Demokratlar çeşitli biçimlerde tahliye edilmişlerdi. Kimisi infazdan indirim, kimisi sağlık nedenleriyle. Ama kamu haklarından kısıtlı idiler. Aday olamıyorlardı.
İsmet Paşa’nın Demokratların bütün haklarının iadesi konusundaki samimiyetine nihayet kani olan Celal Bayar, 14 Mayıs 1969’da kızıyla birlikte İnönü’yü ziyarete gitti. Tarih bence anlamlı. Teşekkür etmek babında.
Fakat 218 imzalı anayasa değişikliği teklifinin gündeme alınması Senato aşamasında kaldı. Seçimlerden sonraya bırakıldı. Demokratların siyasi haklarının iadesi 1974 genel af kanununa kadar (Başbakan Ecevit) kadar gerçekleşmedi. Demirel Demokratların affı konusunda sonuna kadar çok istekli davranmadı.
1963 MAHALLİ İDARELER SEÇİMLERİ
17 Kasım 1963 mahalli idareler seçimleri YTP ve CKMP’nin eridiğini; Adalet Partisi’nin yükselişte olduğunu gösterdi. 1963 yılı -aynı zamanda-Senato 1/3 yenileme seçimlerinin yapılması gereken yıldı. Sonbaharda mahalli idareler seçimleri yapıldı. Bu iki seçimin neden birlikte yapılmadığına dair kesin bir bilgiye ulaşamadım. Belki mahalli idareler seçimlerin çok sandıklı olması ile ilgili olabilir. Bir de belediye başkanlarının genel oyla seçilmeleri uygulamasına yeni geçilecekti.Bu nedenle olabilir.
Hatırlatmam gereken bir başka nokta da 1930 Belediye Kanununa istisna teşkil eden iki şehir vardı: Ankara ve İstanbul. Bu şehirlerin valileri aynı zamanda belediye başkanı idiler. Dr. Fikri Kırdar, Dr. Fahrettin Kerim Gökay örneklerinde olduğu gibi.
CHP ile koalisyon kuran partiler mahalli idareler seçimlerinde erirken Adalet Partisi istikrarlı bir şekilde yükseliyor, her seçimde kazanıyordu.
İstanbul’da da Adalet Partisi seçimi almıştı. Fakat adayları (Nuri Eroğan) zamanında kamu görevinden çekilmediğinden (istifa etmediğinden) Eroğan’ın mazbatası iptal edildi. İkinci sıradaki CHP adayı Haşim İşçan’a verildi. İşçan bu şekilde belediye başkanı oldu. .
Bu iptal olayı CHP tarihindeki hatalardan biridir. CHP hukuken haklıydı. Kazanan partinin adayı seçim kanununda gösterilen usule aykırı iş yapmıştı. Mazbatanın iptali hukuka uygundu. Ama yapılan iş siyaseten yanlıştı.
Seçimi Adalet Partisi kazanmıştı. İstifa edilmesi gereken görev ise Denizbank hukuk müşavirliği idi. Banka bir KİT (kamu bankası) idi.
Olayın serencamını merhum Tarhan Erdem’den dinlemiştim. Erdem o zamanlar genç bir CHP’li idi. İTÜ mezunu genç bir mühendis idi. Rakibin bu açığını nasıl farkettiklerini anlatmıştı.
Bu seçimi sandıkta değil seçim hukuku yoluyla almak demekti. Haşim İşçan eski bir mülki idareci ve sevilen bir isimdi. Ama belediye başkanlığı koltuğuna oturma biçimi şaibeli oldu.
Adalet Partisi CHP’nin bu “yanlışını” sonuna kadar istismar etti. 1968 seçimlerine kadar İşçan’ın mazbatayı alış biçimi sürekli gündemde tutuldu.İşçan görev süresini tamamlayamadan vefat etti. Belediye meclisi yerine Faruk Ilgaz’ı seçti. Ilgaz Adalet Partisi'nden seçilmişti.
1968 seçimlerinde İstanbul Belediye Başkanı Adalet Partisinden Dr. Fahri Atabey oldu.
Hülasa, Adalet Partisi Demokrat Partiden boşalan alanı dolduran parti olduğunu kanıtlamış oldu.
ADALET PARTİSİ'NDE YENİ ÖNDER SÜLEYMAN DEMİREL
Bu arada, İnönü muhalifi blokun en büyük partisi olan Adalet Partisinde önemli bir gelişme oldu. Parti genel başkanı Gümüşpala 1964 Kısmi Senato seçimleri sırasında İstanbul, Ortaköy, Lido otelinde vefat etti.
Adalet Partisi genel başkanlığına İnşaat Yüksek Mühendisi Süleyman Demirel seçildi. Adalet Partisi yeni ve dinamik bir önder bulmuştu.
Demirel Isparta İslamköylü bir köylü çocuğuydu. Onun yükselişinde “Cumhuriyet devrimini” çok somut biçimde görmek mümkündür. Kendisi de bunu söylemişti. Demirel 2000’li yıllara kadar Türk siyasetinin en önemli aktörü olarak kaldı.
Adalet Partisi elbette Türk burjuvazisinin partisi idi. Biraz daha açık söylemek gerekirse “komprador burjuvazinin”. Ama partinin kurucu başkanının 27 Mayısçılar tarafından tasfiye edilmiş emekli bir orgeneral olması partinin “take off” a kalkmasını engelliyordu.
Ragıp Gümüşpala seviliyordu. Ama partiyi iktidara getirebileceği kuşkuluydu. 1964 Kasımı'nda yapılan Adalet Partisi Büyük Kongresi'nde muhazakarlara karşı (Sadettin Bilgiç yanlıları) beynelmilel finans kapital tarafından desteklenen Süleyman Demirel büyük başarı gösterdi. Genel Başkan seçildi.

Demirel’in AP genel başkanı seçildiği 1964 Kasımı'ndan İnönü Hükümeti'nin 225 oyla devrildiği 1965 Şubatı'na kadar çok da fazla zaman geçmiş değildir. İnönü büyük bir memnuniyetle başvekaleti Suat Hayri Ürgüplü’ye devrederken Türkiye’nin başbakanının pek yakında Süleyman Demirel olacağının bilincindeydi. (1965 sonbaharı)
Demirel’in Suat Hayri Ürgüplü tarafından cumhurbaşkanı Gürsel’e takdimindeki hürmetkar tutumu 1965’ten 12 Mart ara rejimine kadar uzlaşmacı çizgisine karine olacaktı.
İsmet Paşa ise 1961’den beri baskı altındaydı. Bütün önemli konularda öne sürülen hep o olmuştu. Kendisi de partisi de yıpramıştı. Ama Türkiye’yi 1965 düzlüğüne kadar taşıyan o olmuştu.
CHP SOLCULUĞU KEŞFEDİYOR
1961 demokrasisi kurulana kadar “sol” neredeyse komünizm ile eşanlamlı kullanılan bir siyasi terimdi. 1961 başında,Adalet Partisi’nin piyasacı, popülist merkez partisi imajının yanısıra, Türkiye’de ilk defa kendisini “sosyalizm” ile tanımlayan bir parti ortaya çıkmıştı: Türkiye İşçi Partisi.
1946’dan bu yana, sınıf meselesini açıkça telaffuz eden başka bir legal siyasi parti olmamıştı. Bu nedenle, TİP’in 1961’de kuruluşu ve 1965’te parlamentoya girmesi önemliydi. Aslın bakarsanız TİP, CKMP senatörü Niyazi Ağırnaslı ve Kontenjan Senatörü Esat Çağa’nın katılımı ile Meclise girmişti. Ama bu dolaylı bir temsil olmuştu.
Asıl radikal sol açılım Yön Bildirisi ile oldu. 1961 Aralık ayında Doğan Avcıoğlu’nun etrafında güçlü bir entelektüel çevre belirdi. Bildiriye imza koyanların sayısı 1000’in üstündeydi. İmzacıların daha sonraki kariyerleri incelendiğinde çok farklı görüşte insanların bildiriye imza koyduğu görülür. Mümtaz Soysal, Fethi Naci, İlhan Selçuk, İdris Küçükömer gibi sol tandanslı isimler olduğu gibi, Erdoğan Alkin (İktisat Fakültesi asistanı) gibi liberal iktisada inanmış genç asistanlar da vardı. Ortak noktaları yeni rejimden umutlu olmakla birlikte ülkenin çok karmaşık sorunlarının bulunduğu teşhisi idi.
Bu dergi etrafında toplanan radikallerin, parlamenter demokrasiden gittikçe uzaklaşmalarına koşut “Sol Kemalist” ihtilalcilik eğilimi belirgin hale geldi.
Bu koşullar altında CHP, AP kapitalizmi ile TİP’nin sosyalistliği arasında bir yere konumlanmak zorundaydı.
Yön’den türeyen solculuğun her versiyonu, sandık demokrasisini küçümsüyordu. Onlar farklı bir yola girmişlerdi. İçerik ve yöntemde farklılıklar olsa da “devrimcilik”
Bu nedenle, Türkiye’nin üretim ve bölüşüm ilişkilerini sosyal demokrat bir zemine oturtacak bir siyasal açılıma ihtiyaç vardı. Yalnız önemli bir problem vardı. Avrupa’da sosyal demokrasinin gelişimini sağlayan iktisadi ve siyasi koşullar Türkiye’de hiç olmamıştı.
Daha sonra Ecevit ile anılacak olan “Ortanın solu” siyaseti böyle doğdu. Dikkat edilirse bu ifadede sosyal demokrasiyi doğrudan çağrıştıran bir yan yoktur. Ortanın Solu Türkiye’nin tutucu güçlerine karşı bir pozisyon almanın adıdır.
Kavramın ortaya çıkışına bir göz atmak gerekirse Bülent Ecevit ile özdeşleştirilmişse de kavramı ilk kez telaffuz eden o değildir. İsmet Paşa’dır. Ortanın Solu İsmet Paşa’nın Abdi İpekçi’ye Milliyet’te verdiği mülakatta ilk kez vurgulanmıştı.(1965 yazı) İnönü bu konuşmasında Ortanın Solu'nu, partinin laiklik ve devletçilik ilkelerinin doğal sonucu olarak yorumlamıştı.

NEDEN ORTANIN SOLU?
60’ların ortasında artık iyice belirginleşen bir şey vardı: CHP, yaptığı koalisyonlarla hiçbir ilerleme kaydetmemiş, sadece çok partili siyasi hayatın güvencesi olmuştu. 1961 ve 1965’te 1957 başarısının çok gerisinde kalmıştı.
İnönü, Bülent Ecevit’i Çalışma Bakanı olarak hükümetlerine almışsa da, kurduğu hükümetlerin omurgası, Feyzioğlu, Paksüt, Melen, Satır gibi sağ Atatürkçü elitlere dayanıyordu. Bu kişiler CGP’ye ideolojik politik kadro sağlayacak havuzu oluşturmuşlardı.
Bu isimlerin siyasi kariyerleri partinin 50’lerden itibaren hangi ideolojik çizgide olduğunu gösterir kanısındayım.
Partiyi iktidara getirecek yeni bir manevraya ihtiyaç vardı. Elbette yeni bir coşkuya da…
İnönü’nün başbakanlıktan ayrılmasından Ecevit’in genel sekreter seçildiği 1966 Kongresine kadar (18. Kurultay) parti arayışını sürdürdü. 1965 seçim başarısızlığı yenilikçi kanadın (Ecevitçiler) parti içi egemenliği elde etmesinde en önemli amil oldu.
Ecevit solculuğunun yükselişi 1972 kurultayına kadar devam etti. İnönü’nün veliahtının kim olacağı parti muhalefete düştüğünden beri konuşuluyordu. 50’lerde Kasım Gülek, Turhan Feyzioğlu, Nihat Erim gibi isimlerden çok söz edilmişti. Ecevit akıla gelebilecek bir isim değildi.
Bülent Ecevit’in söylemi, Türkiye’nin 1960 lardaki dönüşümüne denk düşen ögeler içeriyordu. Halkçılık ve solculuk. Bu apaçık sınıfsal bir söylemdi. Ama bana sorarsanız Ecevit miting alanlarını coşkuyla dalgalandıran bu kavramların içini hiçbir zaman tam olarak dolduramadı. Ecevit Halkçılığı sol popülizm sınırlarını aşamadı. Kompador burjuvazinin duvarına çarptı.
Çok Okunanlar
Kızına silahla saldıran damadını öldürmüştü
Mansur Yavaş'tan 'Burcu Köksal'ın AKP kararına' ilk tepki
Gazeteler Galatasaray'ın 26. şampiyonluğunu nasıl gördü?
CENTCOM: 58 geminin rotası değiştirildi, 4 gemi etkisiz hale getirildi
Yeni emperyalizm-2: Algoritmayı yazan savaşı kazanır
Döviz kuru içeride garibanı, dışarıda sanayiciyi yakıyor
'Dayım canımdır' paylaşımı sosyal medyada gündem oldu
İsmet Paşa’nın son başbakanlığı
Komplo teorilerini reddetmemeli, kucaklamalıyız
Özgür Özel ses kaydı iddiasını bir adım daha öteye taşıdı