Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

İsmet Paşa’nın son başbakanlığı

İSMET PAŞA 1961’DE CUMHURBAŞKANI OLABİLİR MİYDİ? 

CHP  1957 seçimlerinde %4 oy almış ve DP’nin sadece %6  gerisinde kalmıştı. 27 Mayıs öncesinde bir erken seçim yapılsa idi , İnönü Bayar’ın  yerine cumhurbaşkanı seçilebilirdi. (1924 Anayasası uyarınca)  Ama tarihin senaryosu bu yönde ilerlemedi. 

27 Mayıs’tan hemen sonra İsmet Paşa’nın  Heybeliada’daki evinde  genel sekreter İsmail Rüştü Aksal ile partinin iktidar stratejisi üzerine konuşmalar görüşmeler olmuştu. 

Devrik Demokrat Parti yöneticilerinin Yassıada’da yargılanmaları  halk nezdinde itibarlarını zayıflattığını düşünüyorlardı. Bu doğru değildi. Gerçek tam tersiydi. 

Milli Birlik Komitesi de CHP’nin seçimlerden  başarı ile çıkmasını  bekliyor, istiyordu. İhtilalinin  orgeneral rütbesindeki ikinci adamı ve Gürsel hükümetlerin  başbakan yardımcısı Fahri Özdilek’in   seçimlerden sonra  hayal  kırıklığı içinde “böyle mi olmalıydı?” değerlendirmesi bu düşüncemi  destekler niteliktedir. 

15 Ekim seçimleri Demokrat Parti  karşıtı cephe açısından  beklentilerin çok  uzağında kaldı. Bu sonuçlar iki bakımdan normaldir. Birincisi: Türk  siyasi tarihinde ilk  defa nispi temsil sistemiyle  seçim yapılmıştı. İkincisi: halk nezdinde Menderes kültü  gücünü koruyordu. 

CHP’nin  çok partili hayata geçildiğinden beri savunduğu nispi temsil sistemi, tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğun sağlanamamasının temel nedenidir. 

1961 Ağustosunda  başlatılan Milli Birlik Komitesi-siyasi partiler yuvarlak masa toplantıları şunu göstermişti. Komite iktidarı tedrici olarak  bırakmak  niyetindeydi. Bu da Gürsel’in Devlet başkanlığından cumhurbaşkanlığı makamına  geçmesi anlamına geliyordu. 

Milli Birlikçilerin hep birlikte tabii  senatör  olmaları yeterli görülmüyordu. Devletin en tepesi, komite liderinin Devlet Başkanlığından cumhurbaşkanlığına geçişi ile güvence altına alınmalıydı. O zaman kendilerini (ihtilalciler) daha  güvende hissedeceklerdi. Çankaya tehlikeli ellere bırakılamazdı. 

Bence CHP, kendi adayını (İsmet Paşa’yı) Çankaya’ya çıkarabilecek bir  çoğunluğa erişmiş olsaydı; Milli Birlik Komitesi buna itiraz edemezdi. 

Cemal Gürsel’in adaylığı konusnda haklı olarak  kuşkulandığı öteki kişi Ragıp Gümüşpala idi. Ragıp Paşa emekli   genelkurmay  başkanıydı. Milli Birlikçilere kırgındı. Adalet Partisi'nin  genel başkanı olmuştu.   AP’nin  tek başına  bir çoğunluk oluşturması halinde   aday  olabilirdi.  Milli Birlikçiler nezdinde İsmet Paşa  kadar kuvvetli değildi. Millet Meclisi ve Senatoda elde edilecek  ekseriyet  dengeleri değiştirebilirdi. 

Kanımca Ragıp Paşa da  “riyaseti cumhur makamını” aklından geçirmiştir. 

Bence şansı hiç olmayan aday Ali Fuat Başgil hocaydı. Müfrit  rövanşistler hocanın aklını  çeldiler. Kafalarında olmayacak  senaryolar yazdılar. Hocayı da inandırdılar. 

Bu söylediklerim tamamen  ihtimallerdir. Yuvarlak Masa toplantılarından  sonra somut durum  daha belirgin  hale geldi. 1961 sonbaharında “hangi taşın nerede olduğu” ve muhtemel  hamleler  iyice  belli olmuştu. Bu aşamada, İsmet Paşa’nın tutumu son derece yerindeydi. Makuldu. Memleket hayrına idi. 

Damadı Metin Toker'le, Afet İnan’ın evinde yapılan  bir sohbetten sonra Milli Birlikçilere bir haber gönderdi:  aday olmayacağım. 

Cemal Gürsel’in adaylığında elbette zorlama vardı. Ama siyasetin  koşulları onu gerektiriyordu. İsmet Paşa, diğer koşullar CHP  lehine olsa dahi bir adım geri çekilerek ordunun ve Milli Birlik Komitesinin  “kuşkularını” giderdi. Ama  sivilleşme koşulu ile Gürsel’in cumhurbaşkanlığı,  yeni  rejimin  önünün açılmasında en önemli eşikti.

BAŞBAKAN NEDEN İNÖNÜ? 

İsmet Paşa 1937’de başvekaletten, 1950’de Çankaya’dan  ayrıldı. 10 yıl süreyle  ana  muhalefet partisi genel  başkanı olarak kaldı.  27 Mayıs ihtilalini takip eden ilk seçimlerden sonra, 10 Kasım 1961 tarihinde  cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından  hükümeti kurmakla görevlendirildi.  

İnönü bu tarihten 1965 şubatına kadar üç kez hükümet kurdu. Bu ilk bakışta tuhaf  karşılanabilecek bir durumdur. 

Bana kalırsa İsmet Paşa  partisinin seçimleri kazanacağını, bu  tahmini  gerçekleşirse güçlü bir ihtimalle  TBMM  tarafından cumhurbaşkanı seçileceğini sanıyordu. En azından bunu aklından geçirmiş olmalıdır. Eğer CHP ekseriyeti tarafından Çankaya’ya yeniden çıkarılırsa, parti genel sekreteri İsmail Rüştü Aksal’ı başvekalete atamayı düşünmüş olmalıdır. 

Bu seçeneğin pek de kolay  gerçekleşmeyeceğinin elbette  bilincindeydi. Gene de umutluydu. Türk halkının artık  gerçekleri müdrik  olarak  CHP’nin hakkını teslim  edeceğini düşüncesi  parti yönetimine hakim olduğunu söylemek yanlış olmaz. 

Fakat seçim sonuçları iktidarın ortada kaldığını gösterdi. Silahlı Kuvvetler Birliği içindeki müfrit  subaylar  parlamentoyu toplanmadan dağıtmak istediler. Gürsel-İnönü-Sunay cephesi bu hamleyi engelledi.

Burada ana  siyasi aktör  İnönü’dür. İnönü olmaksızın diğerlerinin sonuç alıcı güçleri yoktu. Aydemir Cuntasına  direnmeleri hayli zordu. Rejime müdahale eğilimlerine karşı güçlü bir bariyer ancak İnönü paratoneri ile  kurulabilirdi. Öyle de oldu. 

Adalet Partisi ile yapılan koalisyonun dağılmasından sonra CHP içinde hükümette  yer almama konusunda  eğilimler belirdi. Etik olarak doğru, siyaseten yanlış  bir düşünceydi bu. 

Buna rağmen İnönü iki hükümet daha kuracaktı. Dönem boyunca. CHP karşısında  mevzilenmiş AP, YTP, CKMP ve MP gibi  partilere şöyle  seslenecekti. “Beni bir daha  zor bulursunuz.” Siz hükümet kuramazsınız. Siyasi  durum buna müsait değil. Bunu siz de görüyorsunuz.  Dediklerime rıza göstermezseniz ülke hükümetsiz kalır. İnönü kendi gücünün farkındaydı. Karşısında yer alan  siyasi partilerin teker  teker ve birlikte güçlerinin de. 

İnönü’nün bu sözlerinin nedeni ülkenin içinde bulunduğu koşullardı. Aslına bakarsanız “meraklısı değilim” demek    istemişti. İktidarı alabirseniz buyurun alın. 

İnönü’nün siyasi sorumluluk  mevkiinde bulunuşu, müdahaleci eğilimleri durdurdu. Bu İnönü muhalifi partilerde  rahatlamaya  yol açtı. 

Bunun yanısıra ABD ile gerilimli  bir sürece girilmişti. Kıbrıs’taki  gelişmeleri  ABD yönetimi Atlantik ötesinden  “duyarsızca”  yorumluyordu. Johnson, Kıbrıs’ın Türklük açısından önemini  kavrayabilecek  donanıma sahip  değildi.

Kanımca, Kıbrıs olayları CHP karşıtı blokun İnönü’yü  başvekaletten indirecek cesareti bulamamasının temel nedenidir. Ona karşıydılar. Ama o olmadan böyle bir krizden çıkamayacaklarını düşünüyorlardı. Bu cesareti 1965’e kadar kendilerinde bulamadılar.

ABD’DE KENNEDY BAŞKAN TÜRKİYE’DE İNÖNÜ BAŞBAKAN 

ABD  İkinci Dünya Savaşını Demokrat  başkanlar ile yönetmişti. Savaşın  sonuna doğru Roosevelt dördüncü  kez başkan  seçilmişti.  Görevine yeni  başlamış  iken   vefat etti. Görevi başkan yardımcısı Truman  üstlendi.  Daha  sonraki dönemde  ABD’nin  savaş kahramanlarından Eisenhower cumhuriyetçi partiden başkanlık koltuğuna oturdu. (1953-1961) 

Soğuk savaşın başlamasıyla birlikte ABD siyasetinde iktidar cumhuriyetçi partiye geçti. 

60’larda Dünyada önemli değişiklikler oldu.Latin Amerika ve Küba’da cereyan eden devrimci gelişmeler ABD’nin politikalarını gözden geçirmesine neden oldu. 

Küba Devrimi dünya çapında etkiler yarattı. Türkiye’nin Kuzey Atlantik ittifakı içindeki önemi  daha arttı. Sovyetlerle her gerilim artışı Türkiye’nin jeostratejik önemini ortaya çıkarıyordu. Demokrat aday John F. Kennedy ABD'ye  başkan seçildi. (1961)

Kennedy’in  başkan seçilmesi ABD siyasetine dinamizm  getirdi. ABD'de bu dönüşüm yaşanırken Türkiye’de yeni anayasa yürürlüğe girmiş,  yeni demokrasinin  kuruluş gerilimleri yaşanıyordu. 

Milli kurtuluş savaşımızın Batı Cephesi Komutanı, Lozan'da Türkiye  delegasyonunun  başmüzakerecisi, ikinci  cumhurbaşkanımız İsmet İnönü, Cumhurbaşkanı Gürsel  tarafından başbakanlık görevine atanmıştı. 

Özellikle Küba gerilimi, yeni ABD yönetimini NATO’nun Güneydoğu  kanadında bağları sıkılaştırmaya, ittifak dışı ülkeleri  de ABD himayesi altında Sovyetlere karşı vaziyet almaya teşvik etti. 

İnönü’nün ikinci başbakanlığında Başkan Yardımcısı Johnson içinde Türkiye’nin de içinde bulunduğu geniş bir  Ortadoğu  gezisi yaptı. Türkiye, İran, Lübnan, Kıbrıs ve Yunanistan.

Johnson gittiği bütün ülkelerde çok olumlu intibalarla  karşılandı. Kendisine her yerde sıcak ilgi  gösterildi.

Türkiye’de  abartılı şenlikler yapıldığını söyleyebiliriz. Türk konukseverliğinin  en marjinal örnekleri sergilendi.  Başkan Eisenhower Türkiye’ye geldiğinde de  benzer şeyler yapılmıştı. (1959) Amerika’yı seviyorduk. ABD  başkanlarının Türkiye’yi ziyaretleri hoşumuza gidiyordu. 

Başvekil İsmet Paşa’nın Johnson ile ilk görüşmesi bu ziyaret vesilesiyle olmuştur. AKP genel  başkanının İsmet Paşa’yı Amerikancı göstermek  için başvurduğu meşhur iki bayraklı resim o tarihtendendir . 

Resim dost ve müttefik ABD  başkan  yardımcısını karşılama  töreninde çekilmişti. Arkada 1962 Ankarası görülmektedir. Ülke Türkiye’dir. Hükümet başkanı ABD  başkan yardımcısını karşılamaktadır. 

Johnson’un Türkiye ziyareti  26-30  Ağustos 1962 tarihleri arasında gerçekleşmiştir. Tarih bana anlamlı geldi. Ama belki de tesadüftür. Ona  da  okuyucu karar versin. 

Görüldüğü gibi ziyaret  ABD’de Kennedy başkan  seçildikten  hemen sonra  gerçekleşmişti.  Bir yıl  sonra  inanılmaz bir olay oldu. 35. ABD Başkanı John F. Kennedy 22 Kasım 1963’te Teksas, Dallas’ta  bir suikastle öldürüldü. Bu  olayın  nasıl  gerçekleşebildiğine  dair epey  geniş bir literatür vardır. Suikasti ve sonundaki gelişmeleri biraz incelemenizi tavsiye ederim . Böylesi bir olay  ABD  derin devletinin bilgisi  dışında olamaz  görüşünde olanlardan biri de benim. 

Dünyayı şoka sokan bu olayı çok geniş katılımlı  bir cenaze töreni izledi. Türkiye’yi başvekil İsmet Paşa  temsil etti. Cemal Gürsel kısmi felç  geçirmişti. İnönü’nün Mevhibe Hanımla birlikte ABD’de uçaktan iniş resimleri vardır. 

Burada  taziye görüşmelerinin  yanısıra, İnönü önceki  yıl  başkan yardımcısı olarak Türkiye’yi ziyarete gelen Johnson ile bu kez ABD başkanı olarak  görüştü. Ziyaret tarihleri: 25-30 Kasım 1963. 

Belki bir hatırlatma  yararlı olur diye not düşmeden geçemeyeceğim. 

ABD  Anayasası'na  göre Başkanlık  inhilal ederse (sebep   ne olursa olsun) başkan  yardımcısı  yemin ederek görevi hemen devralır. Yürütmenin eksik  kalan vekaletini tamamlar. 

Roosevelt’ten boşalan koltuğu Truman, Kennedy’den boşalan koltuğu Johnson, Nixon’dan boşalan  koltuğu Gerald Ford  tarafından doldurmuştur. 

Türk Amerikan ilişkileri Menderes  döneminde  en parlak  yıllarını  yaşamıştı. ABD yöneticileri sürekli Türkleri övüyorlardı. ABD’nin komutası altında savaşmak üzere Kore’ye bir Tugay göndermiş, yüzlerce vatan evladını şehit vermiştik. 

Topraklarımızda çok  sayıda ABD üssü kurulmuştu. NATO ortak  savunma  tesisi  görüntüsü altında. Bütün siyasi partiler antikomünizm yarışına girmişti. Komünizmle Mücadele Dernekleri  ABD’ye geziler  düzenliyorlardı. 

Ama biz Türkler, ABD’nin güvenilmez bir  “süper power”  olduğunun pek  farkında  değildik. 

NATO karargahında bizim  bayrağımızın  dalgalanması  hoşumuza gidiyordu. İttifakın  eşit üyelerden  oluştuğunu sanıyorduk.Türk başbakanı İnönü’ye onur kırıcı  bir dille yazılmış olan  4 Haziran 1964 tarihli  mektup (Johnson Mektubu) bizim kendimize  gelmemizi sağladı. 

20-21 Aralık 1963’de  gerçekleşen Kanlı Noel olaylarına Türkiye’nin  haklı tepkisi müttefiklerimiz nezdinde beklediğimiz duyarlılıkla karşılanmadı. Kıbrıs’ta Türkler  katlediliyordu. Olaylar Cengiz Topel’in ihtar uçuşu sırasında düşürülerek şehit edilmesine kadar  devam edecekti. (8 Ağustos 1964) 

Türk hükümetinin hassasiyetini anlayan Başkan Johnson, İnönü’yü  ABD’ye davet etti. Ve hususi bir uçak gönderdi. Türk-ABD gerilimini düşürmeye yönelik “beni yanlış anladınız” jesti idi. 

Johnson  İnönü’nün  gönlünü  kazanmaya  çalışıyordu. İnönü’nün ABD’yi ziyareti : 23-26 Haziran 1964. Görüşmelerin  temel amacı Kıbrıs meselesinin Türk-ABD ilişkilerini zedelememesi idi. 

İNÖNÜ’NÜN 1961’DEN SONRA KURDUĞU HÜKÜMETLER 

Öncelikle şunu vurgulamakta yarar  var. İsmet Paşa 1961 Kasım'ından 1965  Şubat'ına kadar üç yıldan biraz  fazla  başbakanlık  yaptı. Üç hükümet kurdu. Bu nedenle İsmet Paşa’nın  son başbakanlığı  değil,  başbakanlıklarından söz etmek  daha doğrudur. 

Her bir hükümet bir öncekinden sayısal destek açısından daha  zayıftı. Üçüncüsü  ise zaten  YTP  desteği ile bir  azınlık  hükümeti olarak  kurulabilmişti. 

Türkiye ve dünya koşulları siyasi  partilerin İnönü’ye ihtiyaç  duymalarına  sebep olmuştu. 

Üçüncü İnönü  hükümetinden sonra, Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında CHP dışındaki  partiler bir araya  gelerek hükümet  kurdular. 

İnönü’nün 1961’den  itibaren kurduğu  hükümetler 26-27-28. hükümetlerdir. 

Özetlemek gerekirse, Adalet Partisi ile 26. Hükümet: 20 Kasım 1961-25 Haziran 1962.  27. Hükümet: CHP, YTP, CKMP arasında (25 Haziran 1962-22 Kasım 1963) İnönü’nün YTP desteğiyle  bağımsızlarla  kurduğu 28. Hükümet:  22 Kasım 1963-20 Şubat 1965 tarihleri arasında görev  yapmıştır. 

Bu alt dönemde  27 Mayıs  tartışması  hummalı  bir şekilde devam ediyordu. Yassıada Yüksek Adalet Divanı  kararları ve İkinci Cumhuriyetin (o zamanlar  çok benimsenen  bir ifade) konsolidasyon sorunları ile  başa  çıkabilmek İnönü’nün ana meselesi idi. 

Kayseri Hapishanesi'nde bulunan devrik cumhurbaşkanı Bayar’ın da desteklediği CHP-AP hükümeti Türkiye tarihinin ilk  koalisyon hükümetiydi. Kısa ömürlü olmasının  nedeni Talat Aydemir’in darbe girişimidir. 

İsmet Paşa, darbeye  teşebbüs eden  muvazzaf  subayların eğer eylemlerinden vazgeçerlerse-kan dökülmemesi şartıyla-sadece emekliye  sevk edileceklerini taahhüt etti. Haklarında  ceza kovuşturması  açılmayacaktı. Bunu temin eden bir yasa da  çıkarttı. 

Aydemir cuntası  bunun  ne kadar  büyük  bir atıfet  olduğunu anlayamadı. Aydemir  küstahça tavırlarla  basın toplantısı  düzenlemeye kalktı. İnönü’yü suçladı. Parti başkanı gibi  beyanatlar vermeye başladı. Gözaltına alındı.  Ama  cuntacılara  taahhüt edilen sözler tutuldu. 

Koalisyonun  Adalet Partisi  kanadı  bundan fevkalade rahatsız oldu. Bağışlama kanununun içine Yassıada mahkumlarını da  dahil etmek istediler.

Bu yaptıkları siyaseten doğru bir  hamle  idi. Ancak İsmet Paşa’ya rağmen ordunun  haleti ruhiyesi buna müsait değildi. Ordu 27 Mayıs'ın arkasında  duruyordu. Onlar 5 Eylül 1961’de bütün siyasi  partiler  ve ordu  tarafından  taahhüt edilmiş olan protokola uyulmasını  istiyorlardı. Hatta ordunun  müfrit kanadını  bu koşullar bile tatmin etmiyordu.  

1961 sonbaharında Milli Birlik Komitesinin  iktidarı  epey zayıflamıştı. Yassıada  Yüksek Adalet Divanı'nda kararların  tefhiminden önce iktidar fiilen Silahlı Kuvvetler Birliği'ne geçmişti  bile demek  abartılı olmaz. 

Daha  açık söylemek gerekirse, Yassıada’da verilen ölüm cezalarının  infazı konusunda baskı uygulayan Silahlı Kuvvetler  Birliği içindeki sertlik yanlısı albay kadrolarıydı. Bu grupların içinde Talat Aydemir cuntası  başta geliyordu.  

Adalet Partililer haklı olarak darbecileri  affediyoruz. Neden  Demokratları affetmiyoruz diyerek  koalisyondan çekildiler. 

Bunun dışında,  birinci koalisyon döneminde en önemli olaylardan biri Anayasa  Mahkemesi'nin Kuruluş Kanununun çıkarılması, Mahkeme heyetinin seçimi, cumhurbaşkanı  huzurunda and içerek göreve başlaması  oldu. 

Devlet Planlama Teşkilatının  kurularak  göreve başlaması ve 147’liklerin üniversiteye geri dönmeleri diğer iki önemli  gelişme olarak anılmalıdır. 

Görüldüğü üzere, İsmet Paşa,  Aydemir cuntasını  bastırmış, Anayasa  Mahkemesi'ni kurmuş, MBK’nın radikal kanadının bir tasarrufu olan 147’likleri üniversiteye yeniden almıştı. Tarih: 12 Nisan 1962 kanun no: 114. 

Birinci  koalisyonun  yapısı incelenirse, ilk dikkat çeken Ragıp Gümüşpala’nın hükümete  girmemesidir. Sanırım Gümüşpala İnönü’nün yanında  yıpranmak istemiyordu. Muhtemel bir Adalet Partisi iktidarını  bekliyordu. AP’den  Akif İyidoğan Başbakan  yardımcılığını üstlendi. 

Hükümetteki CHP kadrolarına gelince, Ecevit dışında tutucu-Atatürkçü profillerin varlığı dikkat  çeker. Buna sağ  Atatürkçülük  demek daha doğru olur.

Turhan Feyzioğlu, Emin Paksüt, Fethi Çelikbaş, Feridun Çemal Erkin, Selim Sarper, Sahir Kurutluoğlu gibi. Bu isimlerin çoğu CHP’den bir süre sonra kopacaktır. 

İnönü Adalet Partisinden boşalan alanı diğer partilerle  kapattı. YTP, Cemal Gürsel’in  telkinleri ile koalisyona girmeyi  kabul etti. Gürsel’in baştan beni favori siyasetçisi  Ekrem Alican'dı. Osman Bölükbaşı CKMP  kadrolarının  istekliliğine rağmen koalisyona girmemek için olaylı bir kongreden sonra  partisinden  ayrıldı. Millet Partisi’ni yeniden kurdu. Tam Bölükbaşı’ya göre bir davranış doğrusu. 

Hasan Dinçer, Kemal Yörük, Ahmet Oğuz  etrafından birleşen CKMP   kadroları İnönü hükümetine katıldılar. 

YTP’den Ekrem Alican, Raif Aybar, Fahrettin Kerim  Gökay gibi  isimler  de hükümete girdiler. Böylece üçlü koalisyon kurulmuş oldu. 

Üçlü koalisyon  sırasında  beliren en önemli  sorun  şu oldu. CHP ile hükümet kurmak diğer partilere iyi gelmiyordu. Sağ seçmen nezdinde  irtifa kaybediyorlardı. 

Adalet Partisi  hükümeti bozarak 1962’de kurtulmuştu. Şimdi sıra YTP ve CKMP de idi. 

1963 mahalli idareler seçim sonuçları üzerine, YTP ve CKMP’de bozgun  başladı. Teşkilatlar çözülüyordu.  Rüzgar  Adalet Partisi lehine  dönmüştü.   

Türkiye’de bu gelişmeler olurken John F. Kennedy öldürüldü. Başbakan İnönü  cenaze için ABD’ye gitti. 

Koalisyon ortakları  İnönü’nün dönüşünü bile beklemeden hükümetten çekildiklerini ilan ettiler. İkinci koalisyon  da böylece sona erdi. 

İnönü’nün son hükümeti  gerçek anlamda kerhen kurulmuş bir hükümetti.  Bu hükümet  bağımsızlar ve YTP’nin  desteği ile zayıf bir ekseriyet sağlanarak güvenoyu alabildi.Kerhen güvenoyu verilen bu hükümet 1965 Şubat'ına kadar görevde kaldı. 

Bu hükümette  ünlü armatör ve  basın  patronu Malik Yolaç da vardı. Hatırlayalım Refik Erduran Yolaç’ın sürat motoru ile Nazım Hikmet’i Karadeniz’e çıkarmıştı.(1951) 

CELAL BAYAR’IN TAHLİYESİ  VE ANKARA’YA  GETİRİLİŞİ 

Devrik cumhurbaşkanı Celal Bayar Kayseri  cezaevindeydi. Eşi Reşide Bayar  24 Aralık 1962’de vefat etmişti. Kayseri yollarında  gidip gelirken olağanüstü yıpranmıştı. 1962 sonunda  bir kısım eski Demokrat Partili  infaz indirimi  yapılarak tahliye edilmişlerdi. 

Celal Bayar ise 22 Mart 1963’te (İnönü’nün ikinci koalisyon dönemi)  sağlık sorunları nedeniyle Ankara’ya getirildi. Fakat Adalet Partililer Bayar’ın  tahliyesini  iyi yönetemediler.  Tersine yüzlerce otomobillik bir konvoyla  karşıladılar. Metin Toker’e göre Napolyon’un Elbe sürgününden dönüşünü hatırlatan bir karşılama oldu  bu. 

Bu tutum  elbette 27 Mayıscı güçleri   şiddetle tahrik etti. Ankara ’da  karışıklıklar   çıktı. Adalet Partisi binaları  27 Mayısçı gençler tarafından taşlandı. Demirel’in AP  genel   idare  kurulu  üyesi olduğu  bu  dönemde  olaylar üzerine  “bu ülkeye  50 yıl demokrasi  gelmez”  diyerek parti  genel merkezini terk ettiği  söylenir. 

Günlüğünden anlaşıldığı üzere, Bayar Kayseri Cezaevinde yaklaşık üç yıl kaldı. 1963  Martı'nda sağlık nedeniyle tahliye edilerek  Ankara’ya getirildi. Çıkan  olaylar  üzerine  hastaneye  yatırıldı. Bir süre sonra  tekrar Kayseri’ye götürüldü. 1964’de benzer  gerekçelerle bir kez daha  tahliye  olmuş,1966’da cumhurbaşkanı Sunay tarafından affedilmiştir. 

Bayar’ın siyasi haklarının  (diğer Demokratlarla  birlikte) iadesi  İnönü’nün samimi girişimleri  sayesinde gündeme  geldi. Bunun için anayasa değişikliği gerekiyordu. Mesele  o noktaya  geldiğinde Demirel’in  “orduyu” gerekçe göstererek ikircikli  davranması Bayar’ın Demirel’i hiçbir zaman tam manasıyla  desteklememesinin nedenidir.  

Siyasi haklardan  kastın seçme  ve  seçilme  hakkı olduğunu  hatırlatalım bu arada. Demokratlar  çeşitli  biçimlerde tahliye edilmişlerdi. Kimisi   infazdan  indirim, kimisi sağlık  nedenleriyle. Ama kamu haklarından  kısıtlı  idiler.   Aday olamıyorlardı. 

İsmet Paşa’nın Demokratların  bütün  haklarının iadesi konusundaki samimiyetine nihayet kani olan Celal Bayar, 14 Mayıs 1969’da  kızıyla birlikte İnönü’yü ziyarete gitti. Tarih bence  anlamlı. Teşekkür etmek babında. 

Fakat  218 imzalı anayasa  değişikliği  teklifinin  gündeme alınması  Senato aşamasında  kaldı. Seçimlerden  sonraya bırakıldı.  Demokratların  siyasi  haklarının  iadesi 1974 genel af  kanununa kadar (Başbakan Ecevit) kadar gerçekleşmedi. Demirel Demokratların  affı konusunda sonuna kadar  çok istekli  davranmadı. 

1963 MAHALLİ İDARELER SEÇİMLERİ 

17 Kasım 1963 mahalli idareler seçimleri YTP  ve CKMP’nin eridiğini; Adalet Partisi’nin yükselişte olduğunu  gösterdi. 1963 yılı -aynı zamanda-Senato 1/3 yenileme  seçimlerinin yapılması gereken  yıldı. Sonbaharda mahalli idareler seçimleri  yapıldı. Bu  iki seçimin neden birlikte yapılmadığına  dair kesin bir  bilgiye ulaşamadım. Belki  mahalli idareler seçimlerin çok sandıklı olması ile ilgili olabilir. Bir de belediye başkanlarının genel oyla  seçilmeleri uygulamasına   yeni  geçilecekti.Bu nedenle olabilir. 

Hatırlatmam gereken bir başka nokta da 1930 Belediye Kanununa istisna  teşkil eden iki şehir vardı:  Ankara ve İstanbul. Bu  şehirlerin valileri aynı zamanda  belediye başkanı idiler. Dr. Fikri Kırdar, Dr. Fahrettin Kerim Gökay örneklerinde olduğu gibi. 

CHP ile koalisyon kuran partiler mahalli idareler  seçimlerinde  erirken Adalet Partisi istikrarlı bir şekilde yükseliyor, her  seçimde  kazanıyordu. 

İstanbul’da da Adalet Partisi seçimi almıştı. Fakat adayları (Nuri Eroğan)  zamanında kamu görevinden  çekilmediğinden (istifa etmediğinden) Eroğan’ın mazbatası iptal edildi.  İkinci sıradaki CHP adayı Haşim İşçan’a verildi. İşçan bu şekilde belediye başkanı oldu. .

Bu iptal olayı CHP tarihindeki hatalardan biridir. CHP hukuken haklıydı. Kazanan partinin adayı  seçim kanununda  gösterilen usule aykırı iş yapmıştı. Mazbatanın iptali hukuka uygundu. Ama yapılan iş siyaseten yanlıştı. 

Seçimi Adalet Partisi kazanmıştı. İstifa edilmesi  gereken  görev ise Denizbank  hukuk  müşavirliği idi. Banka bir KİT  (kamu bankası)  idi. 

Olayın serencamını merhum  Tarhan Erdem’den  dinlemiştim. Erdem o zamanlar  genç bir CHP’li idi.  İTÜ  mezunu genç bir  mühendis idi. Rakibin bu açığını nasıl farkettiklerini anlatmıştı.  

Bu seçimi sandıkta değil seçim hukuku yoluyla almak demekti. Haşim İşçan eski bir mülki idareci ve sevilen bir isimdi. Ama  belediye başkanlığı koltuğuna oturma biçimi şaibeli oldu. 

Adalet Partisi CHP’nin bu  “yanlışını” sonuna kadar istismar etti. 1968 seçimlerine kadar İşçan’ın mazbatayı  alış  biçimi sürekli gündemde tutuldu.İşçan görev süresini tamamlayamadan  vefat etti. Belediye meclisi yerine Faruk Ilgaz’ı seçti. Ilgaz   Adalet Partisi'nden seçilmişti. 

1968 seçimlerinde İstanbul Belediye Başkanı  Adalet Partisinden Dr. Fahri Atabey oldu.

Hülasa, Adalet Partisi Demokrat Partiden boşalan alanı dolduran parti olduğunu  kanıtlamış oldu.

ADALET PARTİSİ'NDE YENİ ÖNDER SÜLEYMAN DEMİREL 

Bu arada,  İnönü muhalifi blokun en büyük  partisi olan Adalet Partisinde   önemli bir gelişme oldu. Parti  genel  başkanı Gümüşpala 1964  Kısmi Senato seçimleri  sırasında İstanbul, Ortaköy, Lido  otelinde vefat etti. 

Adalet Partisi  genel başkanlığına İnşaat Yüksek Mühendisi Süleyman Demirel seçildi. Adalet Partisi yeni ve dinamik bir önder  bulmuştu. 

Demirel Isparta İslamköylü  bir  köylü çocuğuydu. Onun  yükselişinde “Cumhuriyet devrimini” çok somut  biçimde  görmek mümkündür. Kendisi de bunu söylemişti. Demirel 2000’li yıllara  kadar Türk siyasetinin en önemli  aktörü  olarak kaldı. 

Adalet Partisi elbette Türk  burjuvazisinin  partisi idi. Biraz daha açık söylemek gerekirse  “komprador  burjuvazinin”. Ama partinin  kurucu başkanının   27 Mayısçılar tarafından  tasfiye edilmiş emekli bir orgeneral olması  partinin  “take off” a kalkmasını  engelliyordu. 

Ragıp Gümüşpala seviliyordu. Ama  partiyi iktidara getirebileceği kuşkuluydu. 1964 Kasımı'nda yapılan  Adalet Partisi Büyük  Kongresi'nde muhazakarlara  karşı (Sadettin Bilgiç yanlıları) beynelmilel finans kapital tarafından desteklenen Süleyman Demirel büyük başarı  gösterdi. Genel Başkan seçildi.

Demirel’in AP genel başkanı seçildiği  1964 Kasımı'ndan  İnönü Hükümeti'nin 225 oyla devrildiği 1965  Şubatı'na kadar çok da  fazla  zaman geçmiş değildir. İnönü büyük bir memnuniyetle   başvekaleti Suat Hayri  Ürgüplü’ye   devrederken Türkiye’nin  başbakanının pek yakında Süleyman Demirel olacağının bilincindeydi. (1965 sonbaharı) 

Demirel’in Suat Hayri Ürgüplü tarafından cumhurbaşkanı Gürsel’e takdimindeki hürmetkar tutumu 1965’ten 12  Mart ara rejimine kadar uzlaşmacı çizgisine karine olacaktı. 

İsmet Paşa  ise 1961’den beri  baskı altındaydı. Bütün önemli konularda öne sürülen   hep o olmuştu. Kendisi de  partisi de yıpramıştı. Ama Türkiye’yi 1965  düzlüğüne kadar  taşıyan o olmuştu. 

CHP SOLCULUĞU KEŞFEDİYOR

1961  demokrasisi kurulana kadar “sol” neredeyse komünizm ile eşanlamlı  kullanılan bir siyasi terimdi. 1961 başında,Adalet Partisi’nin piyasacı, popülist  merkez partisi  imajının  yanısıra, Türkiye’de ilk defa  kendisini “sosyalizm” ile    tanımlayan   bir  parti ortaya çıkmıştı: Türkiye İşçi Partisi.

1946’dan bu yana, sınıf  meselesini açıkça  telaffuz eden  başka bir legal siyasi parti olmamıştı. Bu nedenle, TİP’in  1961’de   kuruluşu ve 1965’te parlamentoya girmesi önemliydi. Aslın bakarsanız  TİP, CKMP senatörü Niyazi Ağırnaslı ve  Kontenjan Senatörü Esat Çağa’nın katılımı ile  Meclise  girmişti.  Ama bu dolaylı bir temsil olmuştu. 

Asıl radikal  sol açılım Yön Bildirisi  ile oldu.  1961 Aralık ayında Doğan Avcıoğlu’nun etrafında  güçlü bir entelektüel çevre belirdi. Bildiriye  imza  koyanların  sayısı   1000’in üstündeydi. İmzacıların daha sonraki kariyerleri  incelendiğinde  çok farklı görüşte insanların  bildiriye imza koyduğu görülür.  Mümtaz Soysal, Fethi Naci,  İlhan Selçuk, İdris Küçükömer  gibi sol tandanslı isimler olduğu gibi,  Erdoğan Alkin (İktisat Fakültesi asistanı) gibi  liberal iktisada inanmış genç asistanlar da vardı. Ortak noktaları yeni  rejimden umutlu olmakla birlikte ülkenin  çok  karmaşık sorunlarının   bulunduğu teşhisi idi. 

Bu dergi etrafında toplanan  radikallerin, parlamenter demokrasiden gittikçe uzaklaşmalarına  koşut  “Sol Kemalist” ihtilalcilik eğilimi  belirgin hale geldi.  

Bu koşullar altında CHP,  AP kapitalizmi ile TİP’nin sosyalistliği arasında bir yere konumlanmak zorundaydı. 

Yön’den türeyen solculuğun her versiyonu, sandık  demokrasisini  küçümsüyordu. Onlar  farklı bir  yola girmişlerdi. İçerik  ve yöntemde farklılıklar olsa da “devrimcilik” 

Bu nedenle, Türkiye’nin üretim ve bölüşüm ilişkilerini sosyal demokrat bir zemine oturtacak bir siyasal açılıma  ihtiyaç vardı. Yalnız önemli bir  problem vardı. Avrupa’da sosyal demokrasinin gelişimini  sağlayan  iktisadi ve siyasi koşullar Türkiye’de hiç olmamıştı. 

Daha sonra Ecevit  ile anılacak olan “Ortanın  solu”  siyaseti böyle  doğdu. Dikkat edilirse bu ifadede sosyal demokrasiyi doğrudan çağrıştıran bir yan yoktur. Ortanın Solu Türkiye’nin tutucu güçlerine karşı bir pozisyon almanın  adıdır. 

Kavramın ortaya çıkışına bir göz atmak  gerekirse Bülent Ecevit ile  özdeşleştirilmişse de kavramı ilk kez telaffuz eden o değildir. İsmet Paşa’dır.  Ortanın Solu İsmet Paşa’nın  Abdi İpekçi’ye   Milliyet’te verdiği mülakatta  ilk kez vurgulanmıştı.(1965 yazı)   İnönü bu konuşmasında Ortanın Solu'nu, partinin laiklik  ve devletçilik  ilkelerinin  doğal sonucu olarak  yorumlamıştı. 

NEDEN ORTANIN  SOLU?

60’ların ortasında  artık iyice belirginleşen bir şey vardı: CHP, yaptığı  koalisyonlarla hiçbir ilerleme kaydetmemiş, sadece çok  partili siyasi  hayatın güvencesi olmuştu. 1961 ve 1965’te 1957  başarısının çok gerisinde  kalmıştı. 

İnönü,  Bülent Ecevit’i Çalışma Bakanı olarak  hükümetlerine almışsa da, kurduğu hükümetlerin  omurgası, Feyzioğlu, Paksüt, Melen, Satır  gibi sağ  Atatürkçü elitlere dayanıyordu. Bu kişiler CGP’ye ideolojik  politik  kadro sağlayacak havuzu  oluşturmuşlardı. 

Bu  isimlerin siyasi kariyerleri partinin 50’lerden itibaren hangi ideolojik çizgide olduğunu gösterir  kanısındayım.  

Partiyi iktidara getirecek yeni bir manevraya  ihtiyaç vardı. Elbette yeni bir  coşkuya da… 

İnönü’nün başbakanlıktan ayrılmasından Ecevit’in genel sekreter seçildiği 1966 Kongresine kadar (18. Kurultay) parti arayışını  sürdürdü.  1965 seçim başarısızlığı  yenilikçi kanadın (Ecevitçiler)  parti içi egemenliği elde etmesinde en önemli amil oldu. 

Ecevit solculuğunun yükselişi 1972 kurultayına kadar devam etti. İnönü’nün   veliahtının  kim olacağı  parti   muhalefete düştüğünden beri konuşuluyordu. 50’lerde Kasım Gülek, Turhan Feyzioğlu, Nihat Erim gibi  isimlerden çok   söz edilmişti. Ecevit akıla  gelebilecek bir isim  değildi. 

Bülent Ecevit’in  söylemi, Türkiye’nin 1960 lardaki  dönüşümüne denk düşen ögeler içeriyordu. Halkçılık ve solculuk. Bu apaçık sınıfsal  bir   söylemdi.  Ama bana sorarsanız Ecevit miting alanlarını coşkuyla dalgalandıran bu  kavramların  içini   hiçbir zaman tam  olarak  dolduramadı. Ecevit Halkçılığı sol popülizm  sınırlarını aşamadı.  Kompador  burjuvazinin  duvarına çarptı.