ERKEN CUMHURİYET DÖNEMİNDE ORDU MENSUPLARI
Atatürk’ün 1924 inkılap kanunlarından sonra orduyu tamamen siyaset alanının dışına çıkardığı yaklaşımı devrim tarihi literatüründe genel kabul görür. Ben bu tanımlamayı sathi bulduğumu belirtmek isterim. Fevzi Paşa’yı Genelkurmay başkanlığında tutarak tek parti devletini güvenceye aldığı söylenir.
Bence ordu siyaset dışı değil siyaset üstü bir kurum oldu. Bunun kanıtı Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın hükümetin emrinde değil doğrudan cumhurbaşkanına bağlı olmasıdır. Siyaset dışına çıkarılarak idareye dahil edilen kurum Diyanet İşleri Riyasetidir. Ordu değil.
Şu değerlendirmelere katılırım: Ordu 10 yıl savaştan sonra (Balkan savaşlarından Büyük zafere kadar) kışlasına çekilmişti. Muvazzaf subaylar, ekonomik durumu, maaş baremi, fevkalade olmasa da Milli Kurtuluş Savaşının zaferle sonuçlanmasının verdiği gururu taşıyorlardı.
Büyük bir ekseriyeti savaş meydanında bizzat bulunmuşlardı. Not edelim ki 60’lara kadar bir çok yüksek rütbeli subay Birinci Dünya Savaşı ve Milli Mücadelede bilfiil savaşmış insanlardı. Bu çok önemlidir. Hatta içlerinde esir düşmüş olanlar da vardı: Cemal Gürsel ve Cevdet Sunay örneklerinde olduğu gibi. İkisi de mütareke ahkamı gereği İngilizler tarafından esir alınmışlardı.
Devleti kuran elit büyük oranda cihet-i askeriyeden geliyordu. Bana göre hegemonyanın belirleyici unsuru ordu idi. Sessizce geri planda görünüyor olsa da. Burada ileri sürebileceğim kanıt şudur: TBMM bütün devlet kurumlarının bütçelerini müzakere ederken, sıra orduya geldiğinde (savunma bütçesi) alkışlarla bütçeyi tartışmasız kabul ederdi. Meclis “orduya selam gönderilmesi” kararı alırdı. Burada sanırım halaskar orduya hürmetin yanısına ordunun tartışılmazlığı düşüncesi belirleyici olmalıdır. Yukarda ordunun siyaset kurumunun dışında değil üstünde olduğunu söylerken bunu kastettiğimi belirteyim.
Ordunun 1950 ye kadar ki varlığı Atatürk ve İnönü’nün cumhurbaşkanlığı ile açıklanabilir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında ordu harcama bütçesinin yarısını tüketen muvazzaf ve yedek subay kadrolarıyla ve silah altındaki muazzam sayıya ulaşan erat ile (1 milyondan fazla) muhtemel bir saldırıyı müteyakkız bekledi.
Tahmin edebileceğiz gibi muvazzaf kadrolar çok partili siyasi hayata geçişi pek de olumlu bir gelişme olarak karşılamadılar. Bu onların alıştıkları statükodan çıkılması demekti. Subaylar çoğunlukla nevzuhur demokrasiyi devlet hayatında kaos olarak yorumladılar. Bu gelişme onları hoşnut etmedi. Sadece İsmet Paşa’nın bir bildiği vardır diye gelişmeleri hoşnutsuz bir sessizlikle izlediler.
Bu tutumun başlıca nedeni ciheti askeriyenin örgütlenme mantığının nizam ve intizama bağlı olmasıydı. Daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse asker mantığı kaostan rahatsız olur. Hatta anarşi olarak bile yorumlayabilir. Ortalama bir muvazzaf subay açısından çok partili siyasi hayat muasır medeniyet yolunda katlanılması gereken bir tercih olarak görülmüştür.
Bu yargımı biraz abartarak şöyle ifade etmek isterim: Ordu 1908 meşrutiyet devriminden 1983’te iktidar ANAP’a teslim edilinceye kadar hep böyle düşünmüştür.
Bu süreç bir küçük burjuva devrimi olan 1908 Jön Türk devriminden, 1983 seçimleri ile burjuva sınıfının tam manasıyla iktidarı aldığı tarihe kadar olan uzun zaman dilimini kapsar.
ORDUDA DARBECİ EĞİLİMLER
Orduda darbeci eğilimleri İsmet Paşa’nın cumhurbaşkanlığı yıllarına kadar geri götürmek mümkündür. İsmet Paşa’ya darbe yapmak düşüncesinde temel amil orduda yukarı doğru mobilizasyonun kısıtlılığı, subayların kariyer beklentisinin tatmin edilmemesi idi. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse mesele dar anlamda sınıfsaldı. Fevzi Paşa’nın vizyon darlığı, kadrolarda liyakate dayalı bir hiyerarşik piramidin kurulmasına engel olmuştu. Bu nedenle Fevzi Paşa yaş haddinden emekliye sev edildiğinde geniş bir zabitan kesimi bundan hoşnut olmuştu. Fevzi Paşa’nın emekliliği kendisi dışında kimseyi üzmedi bile diyebilirim.
İsmet Paşa’nın bir darbe ile devrilmesi fikri çok partili siyasi hayata geçildikten sonra daha fazla taraftar buldu. Fevzi Paşa’nın İsmet Paşa’ya duyduğu-haksız- husumetten yararlanmak isteyen çevreler vardı: Askerler ve politikacılar.
Fevzi Paşa, emekliye ayrıldığı 1944’ten vefat ettiği tarihe kadar (1950) siyaseten savruldu durdu. Hür Fikirleri Yayma Cemiyetinden Millet Partisine kadar bir çok çevre ondan yararlanmak istedi. Önce DP’den milletvekili oldu. Ayrıldı. Millet Partisinin fahri başkanı oldu. Kanımca Fevzi Paşa çok partili hayatın dinamiklerini kavrayabilmiş biri değildi. Ama şimdi mesele bu değil. Siyaset adamı olarak Fevzi Paşa başka bir yazısının konusu olabilir.
Etrafında kendisinden yaralanmak isteyen pek çok kişi oldu. Müfrit Demokrat Partililer ve müfrit Millet Partililer.
Bu çevreler hakkında en doğru tanımlama herhalde onlara “Acilciler” demek olmalıdır. Bu kesimler İsmet Paşa’yı sandıkta yenerek iktidarı alma düşüncesi ile ilgili değillerdi. Onları ilgilendiren tek şey İnönü’nün devrilmesi idi. Dikkatli bir araştırma bir çok politikacının İnönü’ye darbe tertiplerinin içinde olduklarını gösterir.
İnönü’nün bir darbe ile devrilmesi fikri Demokrat Parti içinde sanıldığından daha kuvvetliydi. Çok partili siyasi hayata geçiş, eşit koşullarda demokratça yarışmak anlamına gelmiyordu. Günümüz Türkiyesi için de aynı şey geçerlidir.
Partilerin varlığı çoğu zaman yeni bir mücadele zeminin doğması demekti. İnönü karşıtı subayların, Demokrat Parti, Millet Partisi, Cumhuriyetçi Millet Partisinde toplanmalarının temel sebebi budur.
Demokrat Parti iktidarı ve Türkiye’nin Kuzey Atlantik İttifakına dahil olması ordunun siyasi otorite ile ilişkilerinde radikal değişikliklere neden oldu. Menderes, orduya iktidarın emrinde bir aparat gibi davrandı. Yüksek komuta kademesini tamamen tasfiye etti. Kendine bağlı partizan bir askeri hiyerarşi kurdu. DP iktidarı devrinin Genelkurmay başkanları, kuvvet komutanları ve ordu komutanları listeleri incelendiğinde ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır.
Menderes, iktidara gelir gelmez orduyu Kore’ye savaşmaya gönderdi. Türkiye, Kore’de bir tugayla ABD’nin yanında (emrinde) Komünistlere karşı savaştı.
Demokratlar bu durumu ordunun “milli iradenin emrine girmesi” olarak yorumluyorlardı. Başvekil, “orduyu gerekirse yedek subaylarla idare ederim” gibi tahfif edici ifadeler kullanmıştı. Bu ifadeler bir subay için gurur kırıcı idi. Oysa ki ordu mensupları kendilerini vatanın kurtarıcısı devletin kurucusu olarak görüyorlardı. Bu söylemden hiç hoşnut olmadılar. Menderes orduyu yüksek komuta kademesini tatmin ederek denetim altında tutabileceğini sanıyordu. Ama yanılıyordu. Tarih bize bunu göstermiştir.
Bence subaylar, Demokrat Parti iktidarının ordunun gururu ile oynadığını düşünüyordu. Çok partili hayat, toplum ve devlet içindeki konumlarını ciddi biçimde aşağıya çekmişti. Maaşları, statüleri, gördükleri muamele gittikçe kötüleşiyordu.
NATO’ya giriş ordunun önemini arttırırken ( silah, teçhizat yönünden ABD tarafından tahkim edildiği için) profesyonel personel (subaylar) iktidarın kendilerini itibarsızlaştırdığını düşünüyorlardı.

50’LERDE İSTİHBARAT VE DARBECİ GRUPLAŞMALAR
Alparslan Türkeş 27 Mayıs’tan sonra Cemal Gürsel tarafından Başbakanlık Müsteşarlığına atanınca Başvekalet binasının üst katında Amerikan istihbarat bürosunun olduğunu görünce çok şaşırmıştı. Ben pek şaşırmadım doğrusu. 50’lerdeki Türk-Amerikan ilişkilerinin içeriği bunu mümkün kılıyor bana göre.
Buradan benim çıkardığım sonuç, CIA Türkiye masası, T.C. Başbakanlık binasında çalışıyordu. 50’lerin soğuk savaş ortamında, CIA başbakanlık binasından çalıştığına göre Türk Ordusunun dinlenmemesi mümkün değildi. ABD ve onunla çok yakın temas halinde çalışan MİT Türk ordusunu dinliyordu. Bu kesindi.
Türkeş’e gelince , O da uzunca bir süre soğuk savaş görevlisi olarak ABD’de eğitim almıştı. Hatta döndüğünde radyoda antikomünist programlar yaptı. Sonuç itibariyle, ABD’nin ordudaki cuntacı gruplaşmalardan haberdar olmaması mümkün değildi. Belki de Menderes’in yıkılmasına yol vermiş bile olabilir.

AYDEMİR’İN ERKEN DÖNEM CUNTALARDAKİ YERİ
Talat Aydemir, ilerde 27 Mayıs’ı yapacak kadroların içindeydi. Ben bu grupların çok sayıda olduğunu sanmam. İktidarın devrilmesi fikri bence en erken 1957 seçimlerinden sonra ciddiyet kazanmış olmalıdır. Düşüncem odur ki iktidardan hoşnutsuz albay ve altı muvazzaf kadrolar vardı. Ama iktidar basiretsiz tutumuyla toplumu ve siyaseti çıkmaza sokmamış olsalardı gene de “darbe” mümkün olamazdı.
Aydemir’in “hatıralarında” anlattıkları 1956 gibi erken bir tarihte bir darbe hücresinin varlığına işaret eder. 1959’daki “Dokuz Subay “ olayını da hatırlayayım bu arada. Bu olayda yargılamalar “beraat” ile sonuçlandı. Ama ihbar bence doğruydu. Mahkemenin başkanlığını yürüten kişinin de Cemal Tural olması ilginç.
Ekseriyetle albay ve altı rütbelerdeki subayların bulunduğu bu gizli örgütler bana “İttihatçılık” günlerini hatırlatıyor. Bunu da belirtmek isterim.
Bu grupların iktidarı devirebilecek bir güce ulaşmaları kolay değildi. Menderes aldığı duyumlara karşı kayıtsızdı. Belki de Pentagon istihbaratına güveniyordu.
AYDEMİR’İN MİLLİ BİRLİK KOMİTESİNE GİREMEMESİ
Talat Aydemir’in MBK üyesi birçok subayla yakın ilişki içinde olduğu anlaşılıyor. Kendi kişisel tarihi açısından bir talihsizlik olarak yorumladığı olay şu: Aydemir, 1959 Haziranında Kore’deki Türk Tugayını değiştirme birliği içinde görevlendirilmişti. Bu birlikte bir Tugaydı. Türk Tugayı deniz yoluyla Kore’ye gitti.
Bu arada Kenan Evren ve Madanoğlu’nun, hatta rahmetli hocam Bülent Tanör’ün babası Topçu Kurmay Albay Cahit Tanör’ün de Kore’de görev yaptığını hatırlatayım.
Netice itibariyle, Aydemir Kore’den döndüğünde her şey olup bitmiş, iktidar devrilmiş; Milli Birlik komitesi yönetime el koymuştu. Kendisi bu sürecin dışında kalmıştı. Çok istekli olmasına rağmen.
Herhalde Aydemir 8 Ağustos 1960’da Türkiye’ye döndüğünde büyük bir yoksunluk duygusuna kapılmış olmalı. Komite onu 30 Ağustos’ta Albaylığa yükseltti. 12 Eylül’de de Kara Harp Okulu komutanlığına atadı.
Yeni Albay olmuş birinin Harbiye komutanlığına getirilmiş olması ilginçtir. Bu oldukça önemli bir görevdi. Anlaşılan komite Eminsu olayından sonra “yeni orduda” böylesine kritik bir görevi ona tevcih etmeyi uygun görmüştü.
MİLLİ BİRLİK KOMİTESİNİN ORDU ÜZERİNDEKİ DENETİMİNİ KAYBETMESİ
Milli Birlik Komitesi Kurucu Meclis’in açılışından TBM seçimlerinin yapıldığı tarihe kadar ordu karşısında- otoritesini sürekli yitirmiştir. Orduda Silahlı Kuvvetler Birliği hakim olmuştur. SKB’nin temel amacı, MBK’ninordunun geri kalan kesimine-14ler benzeri- bir operasyon yapmasını imkansız kılmaktı.
MBK, referandumdan sonra, seçimlerin yapılması, TBMM’nin açılma koşullarını Yuvarlak Masa toplantıları ile belirledi.
Fakat, 15 Ekim 1961 seçim sonuçları MBK ve SKB çevrelerinde hayal kırıklığı yarattı. Doğruyu söylemek gerekirse öfke ile karşılandı. Komite’nin ikinci adamı Orgeneral Fahri Özdilek’in “böyle mi olmalıydı” sözleri tam da bu ruh halini açıklar mahiyettedir.
Silahlı Kuvvetler Birliği’nin 21 Ekim protokolü (İstanbul Harp Akademilerinde Aydemir’in de hazır bulunduğu toplantıda imza edilen belge) TBMM’nin açılmadan dağıtılmasını karara bağlamıştı.
Buna karşı Cemal Gürsel, MBK üyeleri, Genelkurmay başkanı ve ordu komutanlarının huzurunda siyasi parti liderleri tarafından imza edilen 24 Ekim protokolü (Çankaya Protokolu) TBMM’nin açılışını sağladı. Bu belgenin imzalanması İkinci Cumhuriyetin daha kurulurken tökezlemesini engellemiştir.
Parlamentoyu daha açılmadan dağıtma düşüncesiyle harekete geçen darbeci fraksiyon, bu tablo karşısında geriledi. Meclis açıldı. Gürsel Cumhurbaşkanı seçildi. İsmet Paşa, CHP ve AP arasında Türkiye’nin ilk koalisyon hükümetini kurdu. (10 Kasım 1961) Bu gelişme olabilecek senaryolar içinde en demokratik ve en akla uygun seçeneği hayata geçirdi.
ÜLKEYE HAKİM OLAN GERİLİM ALANLARI
1961’den 1965’e kadar ülkeye hakim olan birkaç gerilim alanından söz etmek doğru olur kanısındayım.
Öncelikle belirtelim ki Yassıada Yüksek Adalet Divanında verilen idam cezalarının infazı Adalet Partisi çevrelerinde rövanşist duyguları tahrik etmişti. Bu çok önemli bir husustur.
Bir kere 1960 Ağustosundan itibaren Silahlı Kuvvetler Birliği ile Milli Birlik Komitesi arasında açık bir gerilim vardı. Bunu unutmayalım. Kaynağı Emekli İnkılap Subayları olayıdır. (Eminsu) bu gerilim 14’lerin tasfiyesi ile iyice belirginleşti. Komite’nin dışında kalmış olan ordu mensupları (cihet-i askeriye) bir süre sonra Komiteyi tasfiye edebilecek güce ulaştı. 1961’de Org. İrfan Tansel’in Hava Kuvvetleri Komutanlığına iadesi, 21 Ekim protokolü buna örnek olarak gösterilebilir.
Öbür gerilim hattı ise Adalet Partisi ile Silahlı Kuvvetler Birliği arasındadır. Ben bu gerilimi, askeri rejimin İstanbul’a vali olarak atadığı Refik Tulga’nın Dr. Lütfi Kırdar’ın cenazesindeki aşağılayıcı tutumu ile başlatıyorum. (1961), DP’li eski bakan ve milletvekili Tevfik İleri’nin hapiste ölmesi ve cenazesinde çıkan olaylar (31.12.1961) ile gerilimi tırmandırdı. AP Zonguldak milletvekili Nuri Beşer’in bir konuşmasında orduyu ve asker ailelerini aşağıladığı ileri sürülen konuşması nedeniyle dokunulmazığının kaldırılması ve tutuklanması ile daha da şiddetlendi. İlginçtir Nuri Beşer Türk-İş konfederasyona bağlı bir sendikacıydı. AP’den milletvekili olmuştu.
İlerde buna bir üçüncü gerilim eklenecektir. Bu da Celal Bayar’ın sağlık nedenleriyle tahliye edilerek Kayseri’den Ankara’ya tedavi için getirilmesi sırasında meydana gelen olaylar olarak tanımlanabilir. işin dozunu daha da arttıracaktı. Öfkeli 27 Mayısçı gençler Adalet Partisi binalarını tahrip ettiler Anlaşılacağı gibi bu olaylar sırasında işin dozu iyice kaçtı. Şiddet başladı. Hatırlatma: AP Genel İdare Kurulu üyesi İnşaat Yüksek Mühendisi Süleyman Demirel’in bu olaylar sırasında “bu ülkeye artık elli sene demokrasi filan gelmez” diyerek istifa ettiği söylenir.
AKLI DARBEDE KALANLAR : 21 EKİMCİLER
21 Ekimcilerin aklı hala darbede idi. Yenilgiyi kabul etmiyorlardı. Harp Akademileri protokolü 10 general 28 Albay tarafından imzalanmıştı Belgede temel düşünce ülke yönetime el koymaktı.
Milli Birlikçilerin 27 Mayısta yaptıklarını bu kez onlar yapabileceklerin düşünüyorlardı. Tuhaf bir şekilde “seçimlerin milli iradeyi tam olarak tecelli ettirmediği” kanısındaydılar. Milli iradenin nasıl tam tecelli edeceğini elbette bilemiyoruz.
31 Aralık 1961’de eski DP’li bakan Tevfik İleri’nin ölümü ve cenazede çıkan olaylar müdahaleci fraksiyonu daha da tahrik etmişti. Adalet Partililer gerilimi yükseltmekten çekinmiyorlardı. Onlar da rövanş peşindeydiler. Bu durum 21 Ekimci fraksiyonu daha da güçlendirdi.
Rejimi koruma yanlısı güçler gerilimi yatıştırmak için girişimlerde bulundular. Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay 19 Ocak 1962’de kuvvet komutanları, ordu komutanları, okul komutanları dahil 70 kadar general ve albayı son gelişmeleri müzakere etmek ve ordunun nabzını yoklamak üzere toplantıya davet etti. Toıplantıya “Genişletilmiş Komuta Konseyi” adı verildi. Bu konseyin içinde elbette Aydemir’in lideri bulunduğu “Albaylar cuntası” da vardı.
Sunay toplantıyı , ordunun “hükümete bağlılığını” vurgulayarak bitirdi. Toplantı sırasında Aydemir’in konuşmalarından hoşlanmayan Cevdet Sunay ,çıkışta ona yönelerek “sen çok ateşlisin” dedi. Bu önemliydi. Bu ifade-bana göre- Albaylar cuntasını aklı selime davet anlamına geliyordu.
Sunay’ın rejimi koruma iradesine kuvvet komutanları da katıldılar. Bu bağlamda özellikle Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’in tutumu önemlidir. Tansel, MBK tarafından 1961 Ağustosunda görevden alınmış, SKB’nin baskısı ile göreve iade edilmişti.
Şimdi ise Tansel, Gürsel, İnönü ve Sunay cephesinde rejimin yanında tavır alıyordu. Bunu İsmet Paşa’nın “ordu içinde ihtilal ve intikama müsaade etmeyeceğini” ifade ettiği radyo konuşması izledi.

Hatta bir adım daha attı. 5 Şubat 1962 günü Harbiye’ye gitti. Ziyaret İnönü’nün Aydemir’e yönelik kuşkularını arttırdı. Sunay’dan “aklı darbede kalanların” pasif görevlere atanmalarını istedi. Genelkurmay Başkanı, 21 Şubatta Aydemir, Ünsalan ve Akkan’a görev yerlerini değiştirdiğini şahsen Genelkurmay karargahında tebliğ etti.
TALAT AYDEMİR’İN SİYASİ DÜŞÜNCE YAPISI
Talat Aydemir düşünce yapısı itibariyle 13 Kasım 1960'da komiteden çıkarılarak sürgüne gönderilen 14’lere yakındı. 14’lerle ortak noktası uzun süreli asker yönetim kurmak olduğu anlaşılmaktadır. Alparslan Türkeş'in Milli Birlik komitesi üyeliği sırasındaki siyasal söylemi de bunu göstermektedir.
Anladığım kadarıyla korporatif bir devlet özlemi içindeydiler. İsmet Paşa'nın çok partili siyasi hayata geçişini Atatürk devrimlerinden uzaklaşmanın başlangıcı olarak görüyorlardı. Bana sorarsanız hiçbir konuda derin bilgileri/ birikimleri yoktu. Otoriter bir yönetimle ülkeyi hızla kalkındırabileceklerini düşünüyorlardı.
AYDEMİR NEYE GÜVENMİŞ OLABİLİR?
1961 yılında, ordu büyük oranda Silahlı Kuvvetler Birliği demektir. İçinde generalleri dışarda bırakan bir alt cunta vardı: Albaylar Cuntası. Bu kadroların lideri Talat Aydemir idi.
27 Mayıs 1960 ihtilali ordunun mevcut emir komutan zincirini aşarak gerçekleşmişti. İhtilalciler Menderes’e bağlı komutanları tutukladılar. Komiteci subaylar ordunun binde birini bile teşkil etmiyorlardı. Cemal Madanoğlu, Cemal Gürsel’i Komitenin başına geçirerek istikrarı sağlamıştı.
27 Mayıs İhtilali doğru zamanlama, doğru stratejik kararlarla başarıya ulaştırılmıştı. Özellikle Madanoğlu, Osman Köksal ve İstanbul’daki Birinci Ordu’nun komutanı Fahri Özdilek önemli isimlerdi.
Sanırım Talat Aydemir generalleri dışarda bırakan (gerekirse onları enterne ederek) bir Albaylar Cuntası darbesini başarabileceğini düşünmüş olmalıdır.
Aydemir, Ankara ve İstanbul’daki önemli birliklerin komutanlarını harekete katarsa İsmet Paşa hükümetini devirebileceğini düşünmüştür.
Aydemir, her iki darbe girişiminde beklediği desteğe ulaşamadı. Cuntacılar ellerine geçen kritik fırsatları kullanamadılar. Aydemir peşpeşe yanlış kararlar verdi. Arkasında topladığı kuvvetler dağıldı.

21 ŞUBAT 1962 DARBE GİRİŞİMİ
Görevden alınan Aydemir, ekibiyle birlikte Kara Harp Okulu öğrencilerine Konferans Salonunda ajitatif bir konuşma yaptı. Darbe başlamıştı.
21 Şubat darbe girişimine Harp Okulu, jandarma Subay Okulu,Zırhlı Birlikler Okulu, Tank Taburu, Zırhlı Muharebe Eğitim Merkezi gibi askeri bakımdan önemli birlikler dahil oldular.
Bu tablo Aydemir cuntasının İnönü hükümeti devirme eşiğine geldiğini gösterir. Hatta Çankaya’da toplantı halinde bulunan bütün devlet erkanı, Muhafız Alayı komutanı Süvari Binbaşı Fethi Gürcan tarafından enterne edilmek üzere iken kurtuldular. Buna Aydemir’in fazla özgüvenli tutumu neden oldu.
Aydemir darbenin başarıya ulaşmış olduğunda o kadar emindi ki Fethi Gürcan’a “bırak gitsinler” gibi kibirli bir talimat verdi. Bu darbenin kaderinin değiştiği andı. İnönü’nün Çankaya’dan uzaklaşırken “işte Harbiye komutanı asıl şimdi kaybetti. Bizi buradan bırakmayacaktı “ dediği söylenilir.
Aydemir’in arkadaşı Dündar Seyhan da Aydemir’in yanlış kararının Türk tarihinin akış seyrini değiştirdiğini söyler.
Başbakan, hükümet üyeleri, Cemal Gürsel, Sunay Hava Kuvvetleri karargahına gittiler. Hükümete destek veren Hava kuvvetleri gece boyunca Harbiyeye ve isyancı birliklere taciz uçuşları yaptılar. Jetlerin uçuş baskısı ve bombardıman tehdidi darbecilerin çözülmesine neden oldu.
İnönü teslim olma koşullarının hiç birini kabul etmedi. Sadece kan dökülmeden teslim olmaları halinde hükümet başkanı olarak bir taahhütte bulundu. Yazılı olarak da gönderdi. İsyancılar emekliye sev edilecek ve haklarında ceza kovuşturması açılmayacaktı. Aydemir Harbiyelilere hitap ederek darbe girimine son verdi. Bu konuşma ile 21 Şubat 1962 darbe girişiminin başarısızlıkla sonuçlandığı netleşti.
Aydemir ve cuntanın belli başlı önderleri 24 Şubatta hükümet kararnamesi ile emekliye sevk edildiler. Öğrenciler ise affedilerek evlerine gönderildiler.
20-21 ŞUBAT 1962 DARBE GİRİŞİMİN BASTIRILMASINDAN SONRA
21 Şubat başkaldırısından sonra İsmet Paşa radyoda olayları değerlendiren bir konuşma yaptı. Başbakan sıfatıyla konuşmada Harbiye öğrencilerinin okul komutanı Aydemir tarafından aldatıldığı ifadesini kullandı. Hakikat elbette öyleydi. Affedilerek evlerine izinli gönderilen Harbiyeliler Taksim Cumhuriyet anıtına üzerinde “Harbiyeli Aldanmaz” yazan bir çelenk bıraktılar. İsmet Paşa’yı protesto ettiler. Halbuki İnönü hepsini darbeye iştirakten askeri mahkemeye sevk edebilirdi.

İsmet Paşa bu konuşmasında eyleme öncülük eden Talat Aydemir ve diğer cunta üyelerini “sergüzeştler” olarak tanımladı. İnönü’nün her iki yargısı da doğruydu. Aydemir bu ifadeden fazlasıyla alındı. Bir basın toplantısı düzenledi. Başarısız bir darbenin liderinden ziyade bir siyasi parti lideri gibi davranıyordu. İsmet Paşa'yı suçladı. Aydemir suç olan fiili övmek suçlamasıyla tutuklandı. Manidar bir şekilde orduya hakaretten yargılanan Adalet Partisi Zonguldak Milletvekili Nuri Beşer ile aynı koğuşa konuldu. Koğuş 50’lerden beri “Hilton” olarak anılıyordu. İsmet Paşa rejimi koruma kararlılığını “Anayasa nizamına-milli güvenliğe aykırı huzur bozan bazı fiiller hakkında Kanunu” çıkardı. Bu kanun siyasi tarihimizde Tedbirler Kanunu olarak anılır.
22 Şubat'tan sonra Aydemir ile birlikte 69 subay 4 astsubay emekliye sevk edildi. birçok subayın görev yeri değiştirildi. İsmet Paşa yazılı olarak taahhüt ettiği üzere kan dökülmeden teslim olan cuntayı affeden düzenlemeyi 30 Nisan'da Millet Meclisinde getirdi. Kanun 10 Mayıs'ta Senato’dan geçti. Bunun üzerine Adalet Partililer (haklı olarak) Yassıada mahkumlarının da affedilmelerini istediler. AP istediği sonuca ulaşamayınca, İsmet Paşa hükümetinden çekildi. Aydemir başkaldırısının en önemli siyasi sonucu budur.

İKİNCİ DARBE GİRİŞİMİ: 20-21 MAYIS 1963
Darbeye teşebbüs etmiş ve affedilerek emekliye sevk edilmiş bir albayın yeniden darbeye teşebbüs edebilmesi şaşırtıcıdır. Aydemir, ordu içerisindeki etkinliğini sürdüren kadroları ve Harbiyelerle birlikte yeni bir darbe teşebbüsünde bulunmuştur.
Bunu anlayabilmek için darbeyi tetikleyen siyasal gelişmeleri gözden geçirmek gerekir.
Öncelikle Adalet Partisi'nin koalisyondan çekilmesi siyasi statükoyu bozmuştu. İnönü daha zayıf bir hükümet kurmak zorunda kaldı: YTP ve CKMP ile.
Bu da başka bir istikrarsızlığa yol açtı. CKMP Başkanı Osman Bölükbaşı bir grup milletvekiliyle partisinden ayrıldı. Millet Partisini yeniden kurdu. Sebebi de İsmet Paşa'ya karşı duyduğu tarihi kindi. Tek bir motivasyonla davranıyordu İnönü’ye iktidarı hiçbir şekilde vermemek.
Bir başka önemli gelişme CHP karşısındaki partilerden en çok güçlenen Adalet Partisiydi. Diğer partiler bundan şiddetle tedirgin oldular.
Adalet Partililerin cesaretleri artmıştı. Her yerde Demokrat Partinin devamı bir parti olduklarını söylüyorlardı. Bunu ifade etmeleri yasalara aykırıydı. Ama bu kimsenin umurunda değildi.
Bu gelişmeler 27 Mayıs ihtilaline ve orduya yönelik bir meydan okuma olarak algılandı. Elbette öyleydi. Bu da yeni gerilimleri davet etti. CKMP 1964’de Alparaslan Türkeş başkanlığında hareket eden 14’lerin eline geçti. CKMP sonra MHP’ye dönüşecek. Adalet Partisi'nin eski Demokrat Parti seçmen tabanını iyice konsolide etmesi Demirel’in başbakanlığına kadar devam etti.
İsmet Paşa ise gücünü biraz daha kaybetmiş olarak iki ateş altında kaldı. Ordudan yükselen “Öfkeli sesler” ile Adalet Partisi'nden gelen Yassıada mahkumlarının af edilmesi baskısı. Ordudan yükselen sesler darbe ihtimali demekti.
İnönü samimi bir şekilde Demokratların affı ve siyasi haklarının iadesini istiyordu. Fakat böylesi bir ortamda şimdilik buna imkan yoktu. Adalet Partililer İnönü’nün samimiyetine hiçbir zaman inanmadılar. 1969'da İnönü-Bayar barışmasına kadar.
Bu koşullarda elinden gelen her şeyi yaptı.
Birçok Yassıada mahkumu sağlık nedenleri ile tahliye edildiler.
Kayseri cezaevinde bulunan devrik Cumhurbaşkanı Bayar'da tedavi edilmek üzere Ankara'ya getirildi. 22 Mart 1963 tarihinde. 27 Mayısçı gençler ve ordu mensupları buna öfkelendiler. Adalet Partisi Ankara İl Merkezi saldırıya uğradı.
Aydemir'in ikinci darbe girişimini bu bağlamda değerlendirmek gerekir.
Celal Bayar’ın tedaviye edilmek üzere tahliye edilerek Ankara'ya getirilmesinden kısa bir süre sonra ikinci darbe girişimi gerçekleşti.
Başkaldırının gerçekleşmiş olması 1963 Türkiye'sinde askeri hiyerarşinin orduya Egemen olamadığı anlamına gelir.
Sonuçta Albaylar Cuntası (bir kısmı ordunun içinde bir kısmı emekliye sevk edilmiş durumda) harekete geçmeye karar verdi.Yurt dışından ülkeye yeni dönen Alparslan Türkeş'in İnönü'ye Aydemir'in darbe girişiminde bulunacağı haberini göndermesi ilginçtir. 20-21 Mayıs gecesi harekat başladı.
Talat Aydemir'in iki kez darbe girişiminde bulunabilmesi anlamlıdır. Demek ki buna müsait bir vasatın olduğu anlaşılıyor. Hele ikincisinde emekli bir albayın iki gün süren bir ayaklanmanın önderliğini yapabilmesi ordu içinde ciddi bir emir komuta ve istihbarat sorunu olduğunu gösterir.
Bugünden bakıldığında darbe heveslisi bir albayın hayalci teşebbüsleri gibi görünüyorsa da Aydemir her ikisinde başkaldırıda kritik karar yanlışlıkları nedeniyle başarısız oldu. Her iki olayda da darbe girişiminin bastırılmasını sağlayan temel belirleyici Hava Kuvvetlerinin İsmet Paşa hükümetinin yanında yer almış olmasıdır.
AYDEMİR VE ARKADAŞLARININ YARGILANMASI VE CEZALANDIRILMASI
İkinci darbe girişiminden sonra 151 emekli ve muvazzaf subay tutuklandı. Bunların yanısıra, Türkeş, Akkoyunlu, Özdağ ve Baykal dahil ülkeye yeni dönen eski 14’ler de tutuklandılar. 1500 civarında Harp Okulu öğrencisi de.
Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı üç askeri mahkeme kurdu. Asıl sanıklar 1 numaralı mahkemede, Harbiye öğrencileri 2 numaralı mahkemede, fer’anzimethal olanlar 3 numaralı mahkemede yargılandılar.
Darbenin lider kadrosu Ankara Mamak Muhabere Okulu Sinema Salonunda yargılandılar. Yargılamalar 7 Haziran 1963’te başladı. 151 sanık bu mahkemede yargılandı. 14 sanık için idam, 75’i için 5-15 yıl hapis, geri kalan sanıklar için daha hafif hapis cezaları talep edildi.
Mahkeme 17 Ağustosa kadar yargılamalara devam etti. Hükümler 5 Eylül’de açıklandı.
Aydemir ve arkadaşları TCK 146/1’den hüküm giydiler. Bu Adnan Menderes’in de mahkum olduğu madde idi: anayasal düzeni yıkmak. 7 kişi hakkında idam , 27 kişi hakkında müebbed hapis cezası verildi. Aydemir, Gürcan, Kırca, Dinçer, Baş, Deniz, Güldal’a idam cezası verildi.
Harp Okulu öğrencileri kendi okullarında yargılandılar. Beraat eden 1293 öğrenci izin kağıdı verilerek evlerine gönderildi. Mahkemede 1459 öğrenci yargılanmıştı. Bunlardan 75’i 4 yıl 2 ay, 91’i 3 ay hapis cezası aldılar. Beraat edenler dahil bütün Harbiye öğrencilerinin okulla ilişkisi kesildi.
HÜRRİYET (DEVRİM) ŞEHİTLERİ KABRİSTANI
21 Mayıs darbe girişiminde 6 kişi hayatını kaybetti. 30 kişi yaralandı. Sanırım bu kişiler Eskişehir’den kalkan Aydemir yanlısı uçakların bombardımanı sırasında hayatını kaybettiler. 1 Hava Albay, 1 Piyade binbaşı, diğer isimler havacı ve piyade erlerdi. Hayatını kaybedenler, Bakanlar kurulu kararı ile Anıtkabirdeki “Devrim Şehitleri” kabristanına defnedildiler: 23 Mayıs 1963.
CEZALARIN MİLLET MECLİSİ VE SENATO’DA GÖRÜŞÜLEREK ONAYLANMASI
Aydemir ve altı arkadaşına verilen idam cezaları onay için TBMM’ne geldi. TBMM, Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisinden oluştuğundan her iki kamarada da müzakere edilmesi gerekiyordu. Adalet Partili milletvekili ve senatörlerin tasdik yönünde oy vermeleri normaldir. Onlar için tek saik vardı. Yassıada kararlarının intikamını almak.
1961 Anayasasına göre, idam cezaları için Millet Meclisi ve Senato’da iki kez müzakere gerekiyordu. Daha meclislerde görüşmeler başlamadan Dilekçe Komisyonuna özel af yasası çıkarılması yönünde müracaatlar oldu. Tabii Senatörlerden bazı isimler, Türkeş ve Madanoğlu da Aydemir’i kurtarmaya çalıştılar.
Senato’da yapılan oylamada 185 üyeden 117’si oylamaya katıldı. 87’si cezaların infazı yönünde oy verdi. 26 sıred oyu verdi. 63 üye toplantıya katılmadı. Olumsuz oy verenler: tabii senatörlerin bir kısmı ve 1 CHP’li senatör.
Tabi senatörlerden Osman Köksal, Aydemir ve Gürcan’a verilen cezanın infazı yönünde oy verdi. Osman Köksal 27 Mayıs’ta, Fethi Gürcan ise 21 Şubat’ta Muhafız Alayı komutanı idi. Süvari Binbaşısı Fethi Gürcan, Çankaya’da toplantı halinde olan Gürsel, İnönü ve Sunay’ı enterne etmek için cuntanın lideri Aydemir’den izin istemişti. Osman Köksal Bayar’ı enterne ederek 27 Mayıs’ı başarıya ulaştırırken Fethi Gürcan başarısız olmuştu. Her iki olayda alınan risk büyüktü. Biri başarılı oldu. Diğeri başarısız. Köksal’ın oyu ihtilalcilik mantığı açısından doğru.
Tabii Senatör Osman Köksal, Senatoya gelen idam dosyalarından dördü hakkında onay yönünde oy verdi. Ne ilginçtir ki ayni Köksal, Yassıada’da verilen kararların infazı aleyhinde oy veren dokuz MBK üyesinden biriydi. Aydemir bu tutuma çok içerleyecekti. Osman Köksal’a bir mektup yazarak 1956 ‘da kurdukları ilk komite günlerini hatırlattı.
Bu arada bir kanun teklifi veriliyor: “Ölüm cezalarının yerine getirilmemesine dair kanun teklifi” başlığını taşıyor. Senato’da yapılan ikinci tur oylamada Köksal, Küçük, Özgüneş, Özkaya, Acuner, Aksoylu cezaların infazı yönünde oy veriyorlar. Sonuç şöyle: 118 üye oylamaya katılıyor. 80’i kabul, 29’ured oyu veriyor. Gerisi çekimser.
Fethi Gürcan ve Osman Deniz hakkında verilen ölüm cezalarının infazı kararları Senato’da verildiğinden tekrar görüşülmek üzere Millet Meclisine gönderiliyor. Orada tekrar oylama yapılıyor. Sadece Fethi Gürcan hakkında verilen karar onaylanıyor.
MİLLET MECLİSİ VE SENATO’DA YAPILAN OYLAMALARA DAİR AÇIKLAMA
Sıkıyönetim Mahkemesinde verilen idam cezaları 29 Ocak-4 Şubat 1964 tarihleri arasında oylandı. Millet Meclisinde yapılan son tur oylamada sadece Talat Aydemir ve Fethi Gürcan hakkında verilen cezaların infazı yönünde karar çıktı. Diğer mahkumların cezaları müebbed hapse tahvil edildi. Nihai oylama sonucu şöyledir: 217 kabul, 47 red , 22 çekimser. Görüldüğü üzere çok sayıda milletvekili oylamaya katılmamış.

AYDEMİR’İN ONAY KARARLARINDAN SONRA HİSSİYATI
Talat Aydemir, ilk darbe teşebbüsünde (21 Şubat 1962) Başbakan İnönü’nün yazılıtaaahüdü ile affedilmişti. Bu kez de böyle sonuçlanacağını umuyordu. Ama İnönü, ABD gezisi sonrası (Başkan Johnson davet etmişti) Adalet Bakanından TBMM kararlarının gereğinin yerine getirilmesini istedi. Aydemir, ilk cunta örgütlenmesinden arkadaşları olan tabii senatörlere çok içerledi. Ama sonuç değişmedi.
Süvari binbaşısı Fethi Gürcan’ın cezası 7 Haziran 1964’de, Talat Aydemir’in cezası ile 5 Temmuz 1964’de infaz edildi.

KISA BİR DEĞERLENDİRME
1961-1965 arasında üç koalisyon hükümetine başkanlık eden İsmet İnönü'nün parlamentoda gittikçe azalan desteğine rağmen ülke yönetiminin başında bulunması da rejimi kurtaran en önemli etmen olmuştur.
Adalet Partisi genel başkanı Ragıp Gümüşpala’nın ani ölümü, Süleyman Demirel'in parti genel başkanlığına seçilmesi, Senato 1/3 yenileme seçim sonuçları Türkiye'de yapılacak ilk genel seçimde iktidarın değişeceğine dair ciddi emareler vermişti. Eğer Kıbrıs meselesi olmasaydı İsmet Paşa hükümeti bir yıl önce de değişebilirdi.
Fethi Gürcan ve Talat Aydemir'in idam cezalarının infazı 61 demokrasinin kendisini savunacak ve yaşatacak güce sahip olduğunu gösterdi.
1965'te iktidara gelen Adalet Partisi’nin yeni genel başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel'in orduyla barışma siyaseti başarılı oldu.
Ordu Cevdet Sunay'ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra kısmen tatmin edilmiş oldu. 12 Mart 1971'e kadar gönülsüzde olsa AP iktidarına sesini fazla yükseltmedi. AP de, 27 Mayıs hiç olmamış gibi davranmaya çalıştı.
Çok Okunanlar
Trump’tan Suudi Veliaht Prensi Selman'a şok sözler
Tekel bayilerine pembe tabela şoku
Emeklilerin eksik gün sorunu Yargıtay’dan çıkan kararla çözüme kavuştu
Manchester United Casemiro ile yollarını ayırıyor
İzzet Ulvi Yönter'in istifası sonrası Semih Yalçın'dan geri adım
İran Devrim Muhafızları ABD savaş uçağını vurdu
Hande Erçel'in uyuşturucu soruşturmasında ifadesi ortaya çıktı
8 ilde dolandırıcılık operasyonu: 50 zanlı tutuklandı
Bakanlıktan kiracılara nakit destek verildiği iddialarına yanıt
AKP ve MHP’yi karıştıran Muğla olayı!..