Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,3958
Dolar
Arrow
44,7018
İngiliz Sterlini
Arrow
59,1249
Altın
Arrow
6417,0983
BIST
Arrow
10.729

Talat Aydemir’in darbe girişimleri nasıl yorumlanmalıdır?

ERKEN CUMHURİYET DÖNEMİNDE ORDU MENSUPLARI 

Atatürk’ün 1924 inkılap kanunlarından sonra  orduyu  tamamen siyaset  alanının  dışına çıkardığı yaklaşımı    devrim  tarihi  literatüründe genel kabul görür. Ben bu tanımlamayı  sathi  bulduğumu  belirtmek isterim.  Fevzi Paşa’yı Genelkurmay başkanlığında  tutarak tek parti devletini  güvenceye aldığı  söylenir. 

Bence ordu  siyaset dışı değil  siyaset  üstü bir kurum oldu. Bunun  kanıtı Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’nın hükümetin  emrinde  değil  doğrudan  cumhurbaşkanına bağlı  olmasıdır. Siyaset  dışına  çıkarılarak  idareye dahil edilen kurum Diyanet  İşleri Riyasetidir. Ordu değil. 

Şu değerlendirmelere  katılırım:  Ordu 10 yıl savaştan sonra (Balkan  savaşlarından  Büyük zafere  kadar)  kışlasına çekilmişti. Muvazzaf subaylar, ekonomik durumu, maaş baremi, fevkalade olmasa da Milli Kurtuluş  Savaşının   zaferle  sonuçlanmasının verdiği gururu  taşıyorlardı. 

Büyük bir ekseriyeti savaş meydanında  bizzat bulunmuşlardı. Not edelim ki 60’lara kadar  bir çok yüksek  rütbeli subay Birinci Dünya Savaşı   ve Milli  Mücadelede bilfiil savaşmış insanlardı. Bu çok önemlidir. Hatta   içlerinde esir düşmüş olanlar da vardı:  Cemal Gürsel ve Cevdet Sunay   örneklerinde olduğu gibi. İkisi de mütareke ahkamı  gereği  İngilizler  tarafından  esir alınmışlardı. 

Devleti  kuran elit  büyük  oranda cihet-i askeriyeden geliyordu. Bana  göre hegemonyanın belirleyici unsuru ordu idi. Sessizce geri planda görünüyor olsa da. Burada  ileri  sürebileceğim kanıt  şudur: TBMM bütün  devlet kurumlarının   bütçelerini  müzakere  ederken,  sıra  orduya geldiğinde (savunma bütçesi) alkışlarla  bütçeyi  tartışmasız kabul ederdi. Meclis  “orduya selam gönderilmesi”  kararı alırdı. Burada sanırım halaskar orduya hürmetin yanısına  ordunun  tartışılmazlığı düşüncesi belirleyici olmalıdır. Yukarda ordunun  siyaset  kurumunun dışında değil üstünde  olduğunu söylerken  bunu  kastettiğimi  belirteyim. 

Ordunun 1950 ye kadar ki varlığı Atatürk ve İnönü’nün cumhurbaşkanlığı  ile açıklanabilir. İkinci Dünya Savaşı  yıllarında ordu harcama bütçesinin yarısını tüketen muvazzaf ve yedek subay kadrolarıyla ve  silah altındaki muazzam sayıya ulaşan erat ile (1 milyondan fazla)  muhtemel  bir saldırıyı müteyakkız bekledi. 

Tahmin edebileceğiz gibi muvazzaf kadrolar çok  partili  siyasi hayata geçişi pek de olumlu bir gelişme olarak karşılamadılar. Bu onların  alıştıkları  statükodan çıkılması  demekti. Subaylar çoğunlukla nevzuhur demokrasiyi devlet  hayatında kaos olarak  yorumladılar. Bu gelişme onları  hoşnut etmedi. Sadece İsmet Paşa’nın  bir bildiği vardır  diye gelişmeleri   hoşnutsuz  bir sessizlikle  izlediler. 

Bu tutumun başlıca nedeni ciheti askeriyenin  örgütlenme mantığının nizam ve intizama bağlı olmasıydı. Daha  açık bir şekilde ifade etmek gerekirse asker  mantığı  kaostan rahatsız olur. Hatta  anarşi olarak  bile yorumlayabilir. Ortalama bir muvazzaf subay  açısından çok partili siyasi hayat muasır medeniyet yolunda katlanılması gereken  bir   tercih olarak  görülmüştür. 

Bu yargımı  biraz abartarak şöyle ifade etmek isterim: Ordu 1908 meşrutiyet devriminden 1983’te iktidar ANAP’a teslim edilinceye kadar hep böyle düşünmüştür. 

Bu süreç bir küçük burjuva devrimi olan 1908  Jön Türk devriminden, 1983 seçimleri ile  burjuva sınıfının  tam manasıyla iktidarı aldığı  tarihe kadar  olan uzun zaman  dilimini kapsar. 

ORDUDA DARBECİ EĞİLİMLER 

Orduda darbeci eğilimleri İsmet Paşa’nın  cumhurbaşkanlığı yıllarına kadar  geri götürmek  mümkündür. İsmet Paşa’ya  darbe yapmak düşüncesinde temel amil orduda  yukarı doğru  mobilizasyonun kısıtlılığı, subayların kariyer   beklentisinin tatmin edilmemesi idi. Başka bir şekilde ifade  etmek  gerekirse  mesele dar anlamda sınıfsaldı. Fevzi Paşa’nın vizyon  darlığı, kadrolarda liyakate dayalı  bir  hiyerarşik piramidin kurulmasına engel olmuştu. Bu nedenle  Fevzi Paşa yaş haddinden emekliye sev edildiğinde  geniş bir zabitan kesimi bundan hoşnut olmuştu. Fevzi Paşa’nın emekliliği  kendisi  dışında   kimseyi üzmedi bile diyebilirim. 

İsmet Paşa’nın bir darbe ile  devrilmesi fikri  çok  partili  siyasi hayata  geçildikten sonra  daha fazla  taraftar buldu. Fevzi Paşa’nın  İsmet  Paşa’ya  duyduğu-haksız- husumetten yararlanmak isteyen çevreler  vardı:  Askerler  ve  politikacılar. 

Fevzi Paşa, emekliye ayrıldığı 1944’ten vefat ettiği tarihe kadar (1950) siyaseten savruldu durdu. Hür Fikirleri Yayma Cemiyetinden Millet Partisine kadar  bir çok çevre ondan yararlanmak istedi. Önce DP’den milletvekili  oldu. Ayrıldı. Millet Partisinin fahri başkanı oldu. Kanımca  Fevzi Paşa  çok partili  hayatın dinamiklerini kavrayabilmiş biri değildi. Ama  şimdi  mesele bu değil. Siyaset  adamı olarak Fevzi Paşa  başka bir yazısının konusu  olabilir. 

Etrafında  kendisinden  yaralanmak isteyen pek çok kişi oldu. Müfrit Demokrat Partililer ve  müfrit Millet Partililer.  

Bu çevreler hakkında en doğru tanımlama herhalde  onlara “Acilciler” demek olmalıdır. Bu kesimler İsmet Paşa’yı  sandıkta  yenerek iktidarı alma  düşüncesi ile ilgili değillerdi. Onları ilgilendiren tek şey İnönü’nün devrilmesi idi. Dikkatli  bir araştırma bir çok politikacının İnönü’ye darbe tertiplerinin içinde olduklarını gösterir. 

İnönü’nün bir darbe ile devrilmesi  fikri  Demokrat Parti içinde sanıldığından daha  kuvvetliydi. Çok partili siyasi hayata geçiş, eşit koşullarda demokratça   yarışmak anlamına gelmiyordu. Günümüz Türkiyesi  için de aynı şey geçerlidir. 

Partilerin varlığı  çoğu  zaman yeni  bir  mücadele zeminin  doğması demekti. İnönü karşıtı subayların, Demokrat Parti, Millet Partisi, Cumhuriyetçi Millet Partisinde toplanmalarının  temel sebebi budur. 

Demokrat Parti  iktidarı ve Türkiye’nin Kuzey Atlantik İttifakına  dahil olması ordunun  siyasi otorite  ile ilişkilerinde  radikal değişikliklere neden oldu. Menderes, orduya iktidarın  emrinde bir    aparat gibi davrandı. Yüksek komuta kademesini tamamen   tasfiye  etti. Kendine   bağlı partizan bir    askeri  hiyerarşi kurdu. DP  iktidarı  devrinin Genelkurmay başkanları,   kuvvet komutanları ve  ordu komutanları listeleri incelendiğinde ne demek istediğim   daha iyi anlaşılacaktır. 

Menderes, iktidara gelir gelmez orduyu  Kore’ye savaşmaya  gönderdi. Türkiye, Kore’de bir tugayla  ABD’nin yanında (emrinde)  Komünistlere karşı savaştı.

Demokratlar bu durumu  ordunun “milli iradenin emrine girmesi” olarak yorumluyorlardı.  Başvekil, “orduyu  gerekirse  yedek subaylarla  idare ederim”  gibi  tahfif edici  ifadeler kullanmıştı. Bu ifadeler  bir  subay için gurur  kırıcı idi. Oysa ki ordu  mensupları  kendilerini  vatanın  kurtarıcısı  devletin kurucusu  olarak görüyorlardı. Bu söylemden   hiç  hoşnut  olmadılar.  Menderes orduyu  yüksek komuta kademesini  tatmin ederek   denetim altında  tutabileceğini  sanıyordu. Ama yanılıyordu. Tarih  bize bunu göstermiştir. 

Bence   subaylar, Demokrat Parti iktidarının  ordunun  gururu ile oynadığını  düşünüyordu. Çok partili hayat,  toplum  ve devlet içindeki  konumlarını ciddi  biçimde  aşağıya çekmişti. Maaşları, statüleri, gördükleri muamele gittikçe kötüleşiyordu. 

NATO’ya  giriş  ordunun önemini arttırırken ( silah,  teçhizat yönünden ABD tarafından  tahkim edildiği için)  profesyonel personel (subaylar)  iktidarın  kendilerini  itibarsızlaştırdığını  düşünüyorlardı. 

50’LERDE  İSTİHBARAT  VE  DARBECİ GRUPLAŞMALAR 

Alparslan Türkeş 27 Mayıs’tan sonra Cemal Gürsel tarafından  Başbakanlık  Müsteşarlığına atanınca Başvekalet  binasının üst  katında Amerikan istihbarat  bürosunun  olduğunu  görünce çok  şaşırmıştı.  Ben pek  şaşırmadım doğrusu. 50’lerdeki  Türk-Amerikan ilişkilerinin içeriği bunu  mümkün  kılıyor bana göre. 

Buradan benim  çıkardığım sonuç, CIA  Türkiye  masası, T.C. Başbakanlık binasında  çalışıyordu. 50’lerin  soğuk savaş ortamında,  CIA  başbakanlık binasından  çalıştığına göre Türk Ordusunun dinlenmemesi mümkün değildi. ABD ve onunla çok  yakın  temas halinde çalışan MİT Türk ordusunu  dinliyordu. Bu kesindi. 

Türkeş’e gelince , O da uzunca bir süre  soğuk savaş görevlisi olarak ABD’de eğitim almıştı.  Hatta döndüğünde  radyoda antikomünist programlar yaptı.  Sonuç itibariyle, ABD’nin   ordudaki   cuntacı  gruplaşmalardan  haberdar  olmaması mümkün değildi. Belki de Menderes’in  yıkılmasına  yol vermiş  bile olabilir.

AYDEMİR’İN ERKEN DÖNEM CUNTALARDAKİ YERİ 

Talat Aydemir,  ilerde 27 Mayıs’ı yapacak kadroların  içindeydi. Ben bu grupların çok sayıda  olduğunu  sanmam. İktidarın devrilmesi fikri  bence en erken 1957  seçimlerinden sonra ciddiyet kazanmış olmalıdır. Düşüncem odur ki iktidardan hoşnutsuz albay ve  altı muvazzaf kadrolar vardı.  Ama iktidar basiretsiz tutumuyla toplumu  ve siyaseti çıkmaza sokmamış olsalardı   gene de  “darbe”  mümkün olamazdı. 

Aydemir’in “hatıralarında”  anlattıkları 1956 gibi erken bir tarihte  bir darbe hücresinin varlığına işaret eder.  1959’daki “Dokuz Subay “ olayını da hatırlayayım  bu arada. Bu olayda yargılamalar “beraat” ile  sonuçlandı.  Ama ihbar  bence doğruydu. Mahkemenin  başkanlığını   yürüten kişinin de Cemal Tural olması ilginç. 

Ekseriyetle  albay ve altı  rütbelerdeki  subayların  bulunduğu  bu gizli  örgütler bana “İttihatçılık”  günlerini  hatırlatıyor. Bunu  da belirtmek  isterim. 

Bu grupların   iktidarı  devirebilecek  bir güce ulaşmaları kolay değildi.  Menderes aldığı  duyumlara karşı kayıtsızdı. Belki de Pentagon istihbaratına güveniyordu. 

AYDEMİR’İN MİLLİ BİRLİK KOMİTESİNE GİREMEMESİ

Talat Aydemir’in MBK  üyesi birçok subayla  yakın ilişki  içinde olduğu  anlaşılıyor. Kendi kişisel tarihi  açısından  bir talihsizlik  olarak yorumladığı olay şu:  Aydemir, 1959 Haziranında Kore’deki Türk  Tugayını  değiştirme birliği içinde görevlendirilmişti. Bu  birlikte bir Tugaydı. Türk Tugayı  deniz yoluyla Kore’ye gitti. 

Bu arada Kenan Evren ve Madanoğlu’nun,  hatta rahmetli  hocam Bülent Tanör’ün  babası Topçu Kurmay Albay Cahit Tanör’ün de Kore’de görev yaptığını hatırlatayım. 

Netice itibariyle, Aydemir  Kore’den döndüğünde her şey olup bitmiş, iktidar devrilmiş;  Milli Birlik komitesi  yönetime el koymuştu. Kendisi bu sürecin  dışında  kalmıştı. Çok  istekli olmasına rağmen. 

Herhalde Aydemir 8 Ağustos 1960’da Türkiye’ye  döndüğünde büyük bir yoksunluk  duygusuna kapılmış olmalı.  Komite  onu 30 Ağustos’ta Albaylığa yükseltti. 12 Eylül’de de Kara Harp Okulu komutanlığına  atadı. 

Yeni Albay olmuş birinin Harbiye  komutanlığına getirilmiş olması ilginçtir. Bu  oldukça önemli bir görevdi. Anlaşılan komite Eminsu  olayından sonra  “yeni orduda”   böylesine kritik bir görevi ona  tevcih etmeyi  uygun görmüştü. 

MİLLİ BİRLİK KOMİTESİNİN ORDU ÜZERİNDEKİ DENETİMİNİ KAYBETMESİ 

Milli Birlik  Komitesi Kurucu Meclis’in açılışından TBM seçimlerinin yapıldığı tarihe kadar ordu karşısında- otoritesini sürekli  yitirmiştir. Orduda Silahlı Kuvvetler Birliği hakim olmuştur. SKB’nin  temel amacı, MBK’ninordunun  geri kalan kesimine-14ler benzeri- bir operasyon yapmasını imkansız kılmaktı. 

MBK, referandumdan sonra, seçimlerin yapılması, TBMM’nin açılma koşullarını Yuvarlak Masa  toplantıları  ile belirledi. 

Fakat, 15 Ekim 1961 seçim  sonuçları MBK  ve SKB  çevrelerinde  hayal kırıklığı  yarattı. Doğruyu  söylemek  gerekirse öfke ile karşılandı. Komite’nin ikinci adamı  Orgeneral  Fahri Özdilek’in “böyle mi olmalıydı”  sözleri   tam da  bu ruh halini  açıklar  mahiyettedir. 

Silahlı Kuvvetler Birliği’nin 21 Ekim protokolü (İstanbul Harp Akademilerinde Aydemir’in de hazır bulunduğu  toplantıda  imza edilen belge) TBMM’nin  açılmadan dağıtılmasını  karara  bağlamıştı. 

Buna karşı Cemal Gürsel, MBK üyeleri, Genelkurmay başkanı ve ordu  komutanlarının   huzurunda  siyasi  parti   liderleri  tarafından imza  edilen 24 Ekim protokolü (Çankaya Protokolu)   TBMM’nin  açılışını sağladı. Bu belgenin imzalanması İkinci Cumhuriyetin daha kurulurken tökezlemesini engellemiştir. 

Parlamentoyu daha açılmadan dağıtma düşüncesiyle harekete geçen darbeci fraksiyon, bu tablo karşısında  geriledi. Meclis açıldı. Gürsel Cumhurbaşkanı seçildi. İsmet Paşa, CHP ve AP arasında Türkiye’nin ilk koalisyon hükümetini  kurdu. (10 Kasım 1961)  Bu gelişme  olabilecek  senaryolar içinde en demokratik  ve en akla uygun seçeneği hayata geçirdi. 

ÜLKEYE HAKİM OLAN GERİLİM ALANLARI 

1961’den 1965’e kadar ülkeye hakim olan  birkaç gerilim alanından söz etmek  doğru  olur kanısındayım. 

Öncelikle belirtelim ki Yassıada Yüksek Adalet Divanında  verilen idam cezalarının  infazı Adalet Partisi   çevrelerinde rövanşist duyguları tahrik etmişti. Bu çok önemli  bir  husustur.

Bir kere 1960  Ağustosundan  itibaren Silahlı Kuvvetler Birliği ile Milli Birlik Komitesi  arasında  açık bir gerilim  vardı.  Bunu  unutmayalım.  Kaynağı  Emekli İnkılap Subayları olayıdır. (Eminsu)   bu gerilim  14’lerin  tasfiyesi ile  iyice  belirginleşti. Komite’nin dışında kalmış olan  ordu mensupları (cihet-i askeriye)  bir süre sonra  Komiteyi   tasfiye edebilecek  güce ulaştı. 1961’de Org. İrfan Tansel’in Hava Kuvvetleri Komutanlığına  iadesi, 21 Ekim  protokolü buna örnek olarak gösterilebilir. 

Öbür gerilim hattı  ise  Adalet Partisi ile  Silahlı Kuvvetler Birliği arasındadır.  Ben bu gerilimi, askeri  rejimin  İstanbul’a vali olarak atadığı Refik Tulga’nın Dr. Lütfi Kırdar’ın cenazesindeki  aşağılayıcı  tutumu  ile başlatıyorum. (1961), DP’li eski  bakan ve  milletvekili  Tevfik İleri’nin hapiste  ölmesi ve cenazesinde çıkan olaylar (31.12.1961) ile  gerilimi  tırmandırdı. AP Zonguldak milletvekili Nuri Beşer’in bir konuşmasında  orduyu ve asker  ailelerini aşağıladığı ileri  sürülen konuşması nedeniyle dokunulmazığının  kaldırılması ve  tutuklanması  ile daha da şiddetlendi. İlginçtir Nuri Beşer  Türk-İş konfederasyona bağlı  bir  sendikacıydı. AP’den  milletvekili olmuştu. 

İlerde buna bir üçüncü  gerilim  eklenecektir. Bu da Celal Bayar’ın sağlık nedenleriyle tahliye edilerek Kayseri’den Ankara’ya tedavi için  getirilmesi sırasında meydana gelen  olaylar olarak tanımlanabilir.   işin  dozunu  daha da  arttıracaktı. Öfkeli  27 Mayısçı  gençler Adalet  Partisi  binalarını tahrip ettiler  Anlaşılacağı gibi bu olaylar  sırasında işin dozu iyice  kaçtı.  Şiddet başladı. Hatırlatma:  AP Genel İdare Kurulu   üyesi  İnşaat Yüksek Mühendisi Süleyman Demirel’in bu olaylar  sırasında “bu ülkeye artık elli sene  demokrasi filan gelmez”  diyerek istifa ettiği söylenir. 

AKLI DARBEDE KALANLAR : 21 EKİMCİLER 

21 Ekimcilerin aklı hala darbede idi. Yenilgiyi  kabul etmiyorlardı. Harp Akademileri protokolü 10 general 28 Albay  tarafından   imzalanmıştı Belgede temel düşünce ülke yönetime el koymaktı.

Milli  Birlikçilerin 27 Mayısta yaptıklarını bu kez onlar yapabileceklerin  düşünüyorlardı. Tuhaf bir şekilde “seçimlerin  milli  iradeyi tam olarak  tecelli  ettirmediği” kanısındaydılar. Milli  iradenin  nasıl tam tecelli edeceğini  elbette bilemiyoruz. 

31 Aralık 1961’de eski DP’li bakan Tevfik İleri’nin  ölümü ve cenazede çıkan olaylar müdahaleci fraksiyonu  daha da tahrik etmişti. Adalet Partililer  gerilimi  yükseltmekten  çekinmiyorlardı. Onlar da  rövanş peşindeydiler. Bu durum 21 Ekimci fraksiyonu daha  da güçlendirdi. 

Rejimi  koruma yanlısı güçler gerilimi yatıştırmak için girişimlerde bulundular. Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay 19 Ocak 1962’de kuvvet komutanları, ordu komutanları, okul komutanları dahil 70 kadar  general ve albayı son gelişmeleri  müzakere etmek ve ordunun nabzını  yoklamak üzere toplantıya davet etti.  Toıplantıya  “Genişletilmiş Komuta Konseyi” adı verildi.  Bu konseyin içinde elbette Aydemir’in  lideri  bulunduğu  “Albaylar cuntası” da vardı.  

Sunay   toplantıyı , ordunun “hükümete  bağlılığını” vurgulayarak  bitirdi. Toplantı sırasında Aydemir’in konuşmalarından hoşlanmayan Cevdet Sunay ,çıkışta ona yönelerek “sen çok ateşlisin”  dedi. Bu önemliydi. Bu ifade-bana göre- Albaylar cuntasını aklı selime davet anlamına geliyordu. 

Sunay’ın rejimi  koruma iradesine kuvvet komutanları da katıldılar. Bu bağlamda  özellikle   Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Tansel’in tutumu önemlidir. Tansel, MBK  tarafından  1961 Ağustosunda görevden alınmış, SKB’nin baskısı ile göreve  iade edilmişti. 

Şimdi ise Tansel, Gürsel, İnönü ve Sunay cephesinde rejimin yanında   tavır alıyordu. Bunu  İsmet Paşa’nın  “ordu içinde ihtilal ve  intikama müsaade etmeyeceğini” ifade ettiği radyo konuşması  izledi. 

Hatta  bir adım daha attı.  5 Şubat  1962 günü Harbiye’ye gitti. Ziyaret İnönü’nün  Aydemir’e yönelik kuşkularını  arttırdı. Sunay’dan “aklı  darbede  kalanların”  pasif  görevlere  atanmalarını istedi. Genelkurmay Başkanı,  21 Şubatta  Aydemir, Ünsalan ve Akkan’a  görev  yerlerini  değiştirdiğini  şahsen Genelkurmay  karargahında  tebliğ   etti.  

TALAT AYDEMİR’İN SİYASİ DÜŞÜNCE YAPISI 

Talat Aydemir düşünce yapısı itibariyle 13 Kasım 1960'da komiteden çıkarılarak sürgüne gönderilen 14’lere yakındı.  14’lerle ortak noktası uzun süreli asker yönetim kurmak olduğu anlaşılmaktadır. Alparslan Türkeş'in Milli Birlik komitesi üyeliği sırasındaki siyasal söylemi de bunu göstermektedir.

 Anladığım kadarıyla korporatif bir devlet özlemi içindeydiler. İsmet Paşa'nın çok partili siyasi hayata geçişini Atatürk devrimlerinden  uzaklaşmanın başlangıcı olarak  görüyorlardı.  Bana sorarsanız hiçbir konuda derin bilgileri/ birikimleri yoktu. Otoriter bir yönetimle  ülkeyi hızla kalkındırabileceklerini düşünüyorlardı. 

AYDEMİR NEYE GÜVENMİŞ OLABİLİR?

1961 yılında, ordu büyük oranda Silahlı Kuvvetler Birliği demektir. İçinde generalleri  dışarda bırakan bir  alt cunta vardı: Albaylar Cuntası. Bu kadroların lideri Talat Aydemir idi. 

27 Mayıs 1960 ihtilali  ordunun mevcut emir  komutan zincirini aşarak  gerçekleşmişti. İhtilalciler Menderes’e bağlı  komutanları  tutukladılar. Komiteci subaylar  ordunun  binde   birini bile teşkil etmiyorlardı. Cemal Madanoğlu, Cemal Gürsel’i  Komitenin başına  geçirerek  istikrarı sağlamıştı. 

27 Mayıs İhtilali   doğru zamanlama, doğru stratejik kararlarla başarıya ulaştırılmıştı.  Özellikle Madanoğlu, Osman Köksal ve İstanbul’daki  Birinci Ordu’nun komutanı Fahri Özdilek önemli  isimlerdi. 

Sanırım Talat Aydemir   generalleri dışarda bırakan (gerekirse  onları enterne ederek)  bir Albaylar  Cuntası  darbesini başarabileceğini düşünmüş olmalıdır. 

Aydemir, Ankara ve İstanbul’daki  önemli  birliklerin komutanlarını harekete  katarsa İsmet Paşa  hükümetini  devirebileceğini düşünmüştür.  

Aydemir, her iki  darbe girişiminde   beklediği  desteğe ulaşamadı.  Cuntacılar  ellerine geçen  kritik fırsatları  kullanamadılar.  Aydemir  peşpeşe  yanlış kararlar verdi. Arkasında topladığı kuvvetler dağıldı.

21 ŞUBAT 1962 DARBE GİRİŞİMİ 

Görevden alınan Aydemir,  ekibiyle birlikte Kara Harp Okulu  öğrencilerine  Konferans Salonunda  ajitatif  bir  konuşma  yaptı. Darbe  başlamıştı. 

21 Şubat  darbe girişimine Harp Okulu, jandarma Subay Okulu,Zırhlı Birlikler Okulu, Tank  Taburu, Zırhlı Muharebe Eğitim  Merkezi  gibi  askeri bakımdan önemli  birlikler dahil oldular. 

Bu tablo  Aydemir  cuntasının  İnönü hükümeti devirme eşiğine geldiğini  gösterir. Hatta  Çankaya’da toplantı halinde  bulunan bütün devlet erkanı, Muhafız Alayı  komutanı Süvari Binbaşı Fethi Gürcan tarafından  enterne edilmek üzere iken kurtuldular. Buna Aydemir’in fazla  özgüvenli  tutumu neden oldu. 

Aydemir   darbenin  başarıya ulaşmış olduğunda o kadar  emindi ki  Fethi Gürcan’a “bırak  gitsinler” gibi  kibirli  bir talimat verdi. Bu  darbenin  kaderinin  değiştiği andı.  İnönü’nün Çankaya’dan uzaklaşırken  “işte Harbiye komutanı  asıl şimdi kaybetti. Bizi buradan  bırakmayacaktı “ dediği   söylenilir.  

Aydemir’in arkadaşı  Dündar Seyhan da Aydemir’in  yanlış kararının Türk  tarihinin  akış  seyrini  değiştirdiğini söyler. 

Başbakan, hükümet üyeleri, Cemal Gürsel, Sunay   Hava Kuvvetleri   karargahına gittiler. Hükümete  destek veren  Hava kuvvetleri gece boyunca Harbiyeye ve isyancı birliklere taciz uçuşları  yaptılar. Jetlerin  uçuş baskısı ve bombardıman tehdidi darbecilerin  çözülmesine neden  oldu. 

İnönü  teslim olma  koşullarının  hiç birini  kabul etmedi.   Sadece kan dökülmeden teslim olmaları halinde hükümet  başkanı  olarak  bir taahhütte bulundu. Yazılı olarak  da gönderdi. İsyancılar emekliye sev edilecek  ve haklarında  ceza kovuşturması  açılmayacaktı.  Aydemir Harbiyelilere  hitap ederek darbe girimine son verdi. Bu konuşma ile 21 Şubat 1962  darbe girişiminin   başarısızlıkla  sonuçlandığı  netleşti. 

Aydemir ve cuntanın belli başlı önderleri 24 Şubatta  hükümet kararnamesi ile emekliye sevk edildiler. Öğrenciler ise  affedilerek evlerine  gönderildiler. 

20-21 ŞUBAT 1962 DARBE GİRİŞİMİN  BASTIRILMASINDAN SONRA 

21 Şubat başkaldırısından sonra İsmet Paşa radyoda olayları değerlendiren bir konuşma yaptı. Başbakan sıfatıyla konuşmada Harbiye öğrencilerinin okul komutanı Aydemir tarafından aldatıldığı ifadesini kullandı. Hakikat elbette öyleydi. Affedilerek evlerine izinli gönderilen Harbiyeliler Taksim Cumhuriyet anıtına  üzerinde “Harbiyeli Aldanmaz”  yazan bir çelenk bıraktılar. İsmet Paşa’yı  protesto  ettiler. Halbuki İnönü hepsini darbeye iştirakten askeri mahkemeye sevk edebilirdi.

İsmet Paşa bu konuşmasında  eyleme öncülük eden Talat Aydemir ve diğer cunta  üyelerini “sergüzeştler”  olarak  tanımladı. İnönü’nün her iki yargısı da  doğruydu.  Aydemir bu ifadeden fazlasıyla alındı. Bir basın  toplantısı düzenledi.   Başarısız  bir darbenin liderinden  ziyade bir siyasi parti lideri gibi  davranıyordu.  İsmet Paşa'yı suçladı. Aydemir suç olan fiili övmek suçlamasıyla tutuklandı. Manidar bir şekilde orduya hakaretten yargılanan Adalet Partisi Zonguldak Milletvekili Nuri Beşer ile aynı koğuşa konuldu. Koğuş 50’lerden beri  “Hilton” olarak  anılıyordu. İsmet Paşa rejimi koruma     kararlılığını  “Anayasa nizamına-milli güvenliğe aykırı  huzur bozan bazı fiiller hakkında Kanunu”  çıkardı. Bu kanun siyasi  tarihimizde Tedbirler Kanunu olarak anılır. 

22 Şubat'tan sonra Aydemir ile birlikte 69 subay 4 astsubay emekliye sevk edildi.  birçok subayın görev yeri değiştirildi. İsmet Paşa yazılı olarak taahhüt ettiği üzere kan dökülmeden teslim olan cuntayı  affeden  düzenlemeyi 30 Nisan'da Millet Meclisinde getirdi.  Kanun  10 Mayıs'ta Senato’dan geçti. Bunun üzerine Adalet Partililer (haklı olarak)  Yassıada mahkumlarının da affedilmelerini istediler.  AP  istediği  sonuca ulaşamayınca,  İsmet Paşa hükümetinden çekildi.  Aydemir  başkaldırısının  en önemli siyasi sonucu  budur. 

İKİNCİ DARBE GİRİŞİMİ: 20-21 MAYIS 1963 

Darbeye  teşebbüs etmiş ve  affedilerek emekliye sevk edilmiş bir albayın   yeniden darbeye teşebbüs edebilmesi  şaşırtıcıdır. Aydemir, ordu içerisindeki etkinliğini sürdüren kadroları ve Harbiyelerle birlikte yeni bir darbe teşebbüsünde bulunmuştur. 

Bunu anlayabilmek için darbeyi  tetikleyen siyasal gelişmeleri gözden geçirmek gerekir.

Öncelikle Adalet Partisi'nin koalisyondan çekilmesi siyasi statükoyu  bozmuştu. İnönü daha zayıf bir hükümet kurmak zorunda kaldı: YTP ve CKMP ile. 

Bu da başka bir istikrarsızlığa yol açtı. CKMP Başkanı Osman Bölükbaşı bir grup milletvekiliyle partisinden ayrıldı. Millet Partisini  yeniden kurdu. Sebebi de İsmet Paşa'ya  karşı duyduğu  tarihi  kindi.  Tek bir motivasyonla davranıyordu İnönü’ye iktidarı  hiçbir şekilde vermemek. 

Bir  başka önemli gelişme CHP karşısındaki partilerden  en çok güçlenen Adalet Partisiydi. Diğer partiler bundan şiddetle tedirgin oldular. 

Adalet Partililerin cesaretleri artmıştı. Her yerde  Demokrat Partinin devamı bir parti olduklarını  söylüyorlardı.  Bunu  ifade etmeleri  yasalara  aykırıydı. Ama bu kimsenin  umurunda değildi. 

Bu gelişmeler  27 Mayıs ihtilaline ve  orduya yönelik bir meydan okuma olarak  algılandı. Elbette öyleydi.  Bu  da  yeni gerilimleri davet  etti.  CKMP 1964’de  Alparaslan Türkeş   başkanlığında hareket eden 14’lerin   eline geçti. CKMP sonra MHP’ye dönüşecek. Adalet Partisi'nin eski Demokrat Parti  seçmen tabanını iyice konsolide etmesi Demirel’in başbakanlığına kadar devam etti. 

İsmet Paşa ise gücünü biraz daha kaybetmiş olarak iki ateş altında kaldı. Ordudan  yükselen “Öfkeli sesler”  ile Adalet Partisi'nden gelen Yassıada mahkumlarının af edilmesi baskısı. Ordudan yükselen sesler darbe ihtimali demekti. 

İnönü samimi bir şekilde Demokratların  affı ve siyasi haklarının iadesini istiyordu. Fakat  böylesi bir ortamda şimdilik buna imkan yoktu.  Adalet Partililer İnönü’nün  samimiyetine hiçbir zaman inanmadılar. 1969'da İnönü-Bayar  barışmasına kadar. 

Bu koşullarda  elinden  gelen her şeyi yaptı.  

Birçok Yassıada  mahkumu  sağlık nedenleri ile tahliye edildiler. 

Kayseri cezaevinde bulunan devrik Cumhurbaşkanı Bayar'da tedavi edilmek üzere Ankara'ya getirildi. 22 Mart 1963 tarihinde. 27 Mayısçı  gençler ve ordu mensupları buna öfkelendiler. Adalet Partisi Ankara İl Merkezi saldırıya uğradı.

Aydemir'in ikinci darbe girişimini bu bağlamda değerlendirmek gerekir.

Celal Bayar’ın tedaviye edilmek üzere  tahliye edilerek  Ankara'ya getirilmesinden kısa bir süre sonra ikinci darbe girişimi gerçekleşti. 

Başkaldırının gerçekleşmiş olması  1963 Türkiye'sinde askeri hiyerarşinin  orduya Egemen olamadığı anlamına gelir. 

Sonuçta  Albaylar Cuntası (bir kısmı ordunun içinde bir kısmı emekliye sevk edilmiş durumda)  harekete geçmeye karar verdi.Yurt dışından ülkeye yeni dönen  Alparslan Türkeş'in İnönü'ye Aydemir'in darbe girişiminde bulunacağı  haberini  göndermesi ilginçtir. 20-21 Mayıs gecesi harekat başladı. 

Talat Aydemir'in iki kez darbe girişiminde bulunabilmesi anlamlıdır. Demek ki buna müsait bir vasatın olduğu anlaşılıyor. Hele ikincisinde emekli bir albayın iki  gün süren bir ayaklanmanın önderliğini yapabilmesi ordu içinde ciddi bir emir  komuta ve  istihbarat  sorunu olduğunu gösterir.

Bugünden bakıldığında darbe heveslisi bir albayın hayalci teşebbüsleri gibi görünüyorsa da Aydemir her ikisinde başkaldırıda kritik karar yanlışlıkları  nedeniyle başarısız oldu.  Her iki olayda da darbe girişiminin bastırılmasını sağlayan temel belirleyici Hava Kuvvetlerinin İsmet Paşa hükümetinin yanında yer almış olmasıdır.

AYDEMİR VE ARKADAŞLARININ  YARGILANMASI VE CEZALANDIRILMASI 

İkinci  darbe  girişiminden sonra 151 emekli ve muvazzaf subay tutuklandı. Bunların yanısıra, Türkeş,  Akkoyunlu, Özdağ ve Baykal  dahil  ülkeye  yeni dönen eski 14’ler de  tutuklandılar. 1500  civarında  Harp Okulu  öğrencisi de. 

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı üç askeri  mahkeme  kurdu. Asıl  sanıklar 1 numaralı  mahkemede, Harbiye  öğrencileri  2 numaralı  mahkemede, fer’anzimethal olanlar 3 numaralı mahkemede yargılandılar. 

Darbenin  lider  kadrosu Ankara Mamak Muhabere Okulu Sinema Salonunda  yargılandılar.  Yargılamalar 7 Haziran 1963’te başladı.  151 sanık    bu mahkemede yargılandı.  14  sanık için idam, 75’i için 5-15 yıl hapis, geri  kalan  sanıklar için  daha  hafif hapis cezaları  talep edildi. 

Mahkeme 17 Ağustosa kadar yargılamalara devam etti. Hükümler 5 Eylül’de   açıklandı. 

Aydemir ve arkadaşları  TCK 146/1’den  hüküm giydiler.  Bu  Adnan Menderes’in de mahkum olduğu madde idi: anayasal  düzeni yıkmak. 7 kişi hakkında  idam ,  27 kişi hakkında  müebbed hapis cezası  verildi.  Aydemir, Gürcan, Kırca, Dinçer, Baş, Deniz, Güldal’a idam cezası verildi. 

Harp Okulu  öğrencileri kendi okullarında yargılandılar. Beraat eden 1293 öğrenci izin kağıdı  verilerek evlerine gönderildi. Mahkemede 1459 öğrenci yargılanmıştı. Bunlardan 75’i 4 yıl  2 ay,  91’i  3 ay hapis cezası aldılar. Beraat  edenler dahil bütün   Harbiye  öğrencilerinin okulla ilişkisi kesildi.  

HÜRRİYET (DEVRİM) ŞEHİTLERİ  KABRİSTANI

21  Mayıs   darbe girişiminde  6 kişi  hayatını  kaybetti. 30 kişi yaralandı. Sanırım bu kişiler Eskişehir’den kalkan Aydemir yanlısı  uçakların  bombardımanı  sırasında   hayatını kaybettiler. 1 Hava Albay, 1 Piyade   binbaşı, diğer isimler  havacı ve piyade erlerdi. Hayatını kaybedenler,  Bakanlar kurulu kararı  ile Anıtkabirdeki  “Devrim Şehitleri” kabristanına   defnedildiler: 23 Mayıs 1963. 

CEZALARIN MİLLET  MECLİSİ VE SENATO’DA GÖRÜŞÜLEREK ONAYLANMASI 

Aydemir ve altı  arkadaşına  verilen idam cezaları onay için TBMM’ne  geldi. TBMM, Cumhuriyet  Senatosu ve Millet Meclisinden oluştuğundan  her  iki kamarada da müzakere edilmesi  gerekiyordu. Adalet Partili milletvekili  ve senatörlerin tasdik yönünde oy vermeleri  normaldir. Onlar için tek  saik vardı. Yassıada kararlarının  intikamını  almak. 

1961 Anayasasına  göre, idam cezaları için Millet Meclisi  ve Senato’da iki kez müzakere   gerekiyordu. Daha meclislerde  görüşmeler başlamadan Dilekçe Komisyonuna özel af yasası çıkarılması yönünde müracaatlar oldu. Tabii  Senatörlerden  bazı isimler, Türkeş  ve Madanoğlu da Aydemir’i kurtarmaya çalıştılar.  

Senato’da yapılan  oylamada 185 üyeden 117’si oylamaya katıldı. 87’si   cezaların infazı yönünde oy verdi. 26 sıred oyu verdi. 63 üye toplantıya katılmadı.  Olumsuz oy verenler:   tabii senatörlerin bir kısmı   ve 1 CHP’li   senatör. 

Tabi  senatörlerden Osman Köksal, Aydemir ve Gürcan’a verilen   cezanın  infazı yönünde oy verdi. Osman Köksal  27 Mayıs’ta, Fethi Gürcan ise  21 Şubat’ta Muhafız Alayı  komutanı idi. Süvari Binbaşısı Fethi Gürcan,  Çankaya’da toplantı halinde olan Gürsel, İnönü ve Sunay’ı enterne etmek için cuntanın  lideri Aydemir’den izin  istemişti.  Osman Köksal Bayar’ı enterne ederek 27 Mayıs’ı başarıya  ulaştırırken  Fethi Gürcan başarısız  olmuştu. Her iki olayda  alınan risk  büyüktü. Biri başarılı oldu. Diğeri başarısız.  Köksal’ın oyu ihtilalcilik mantığı açısından  doğru. 

Tabii Senatör Osman Köksal, Senatoya gelen idam dosyalarından   dördü  hakkında  onay  yönünde oy verdi. Ne ilginçtir ki   ayni Köksal, Yassıada’da verilen kararların infazı aleyhinde oy veren   dokuz MBK  üyesinden  biriydi.  Aydemir bu  tutuma çok içerleyecekti. Osman Köksal’a  bir mektup yazarak 1956 ‘da   kurdukları ilk komite günlerini hatırlattı. 

Bu arada bir kanun teklifi veriliyor:  “Ölüm cezalarının  yerine getirilmemesine dair  kanun  teklifi” başlığını taşıyor.  Senato’da  yapılan  ikinci tur  oylamada Köksal, Küçük, Özgüneş, Özkaya, Acuner, Aksoylu  cezaların  infazı  yönünde oy veriyorlar.    Sonuç şöyle:  118 üye oylamaya katılıyor. 80’i kabul,  29’ured oyu veriyor. Gerisi çekimser. 

Fethi Gürcan ve Osman Deniz hakkında verilen ölüm cezalarının infazı  kararları Senato’da verildiğinden tekrar görüşülmek üzere Millet Meclisine gönderiliyor. Orada  tekrar oylama  yapılıyor.  Sadece Fethi Gürcan hakkında   verilen  karar  onaylanıyor. 

MİLLET MECLİSİ  VE SENATO’DA YAPILAN OYLAMALARA DAİR  AÇIKLAMA 

Sıkıyönetim Mahkemesinde  verilen  idam cezaları 29 Ocak-4 Şubat 1964 tarihleri arasında oylandı. Millet Meclisinde  yapılan  son tur  oylamada   sadece   Talat Aydemir ve Fethi Gürcan   hakkında verilen cezaların  infazı  yönünde karar çıktı. Diğer  mahkumların  cezaları müebbed hapse tahvil edildi. Nihai oylama sonucu şöyledir:  217 kabul, 47 red , 22 çekimser.  Görüldüğü üzere çok sayıda milletvekili  oylamaya katılmamış.

AYDEMİR’İN ONAY KARARLARINDAN  SONRA HİSSİYATI 

Talat Aydemir, ilk darbe teşebbüsünde (21 Şubat 1962) Başbakan İnönü’nün  yazılıtaaahüdü ile  affedilmişti. Bu kez de böyle sonuçlanacağını umuyordu. Ama İnönü, ABD  gezisi  sonrası (Başkan Johnson davet etmişti) Adalet Bakanından   TBMM  kararlarının  gereğinin  yerine getirilmesini istedi.  Aydemir, ilk  cunta  örgütlenmesinden arkadaşları olan tabii  senatörlere  çok içerledi. Ama  sonuç değişmedi. 

Süvari binbaşısı Fethi Gürcan’ın cezası 7 Haziran 1964’de, Talat Aydemir’in cezası ile 5 Temmuz 1964’de infaz edildi.

KISA BİR DEĞERLENDİRME

1961-1965 arasında üç  koalisyon hükümetine başkanlık eden İsmet İnönü'nün parlamentoda gittikçe azalan desteğine rağmen ülke yönetiminin başında bulunması da rejimi kurtaran en önemli etmen olmuştur.

 Adalet Partisi genel başkanı Ragıp Gümüşpala’nın ani ölümü, Süleyman Demirel'in   parti  genel başkanlığına seçilmesi,  Senato 1/3  yenileme seçim sonuçları Türkiye'de yapılacak ilk genel seçimde iktidarın değişeceğine dair ciddi emareler vermişti.   Eğer Kıbrıs meselesi olmasaydı  İsmet Paşa hükümeti bir yıl önce de değişebilirdi. 

Fethi Gürcan ve Talat Aydemir'in idam cezalarının infazı 61 demokrasinin kendisini savunacak ve yaşatacak güce sahip olduğunu gösterdi.

1965'te iktidara gelen Adalet Partisi’nin  yeni genel başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel'in  orduyla barışma siyaseti başarılı oldu.

Ordu Cevdet Sunay'ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra kısmen tatmin  edilmiş oldu. 12 Mart 1971'e kadar  gönülsüzde olsa  AP  iktidarına sesini fazla yükseltmedi. AP de, 27 Mayıs hiç olmamış gibi davranmaya  çalıştı.