YILDIZHAN YAYLA HOCAMIN İKİ TEZİ
Galatasaray Üniversitesi’nin kurucu Rektörü Prof. Dr. Yıldızhan Yayla fakültede (İÜSBF) İdare Hukuku hocam olmuştu. Hocamın iki tezi de yayınlanmıştır. Bu yayınlar idare tarihimiz açısından önemli eserlerdir. Önce profesörlük takdim tezinden söz edeyim: “Anayasalarımızda Tevsi-i Mezuniyet ve Tefrik-i Vezaif” başlığını taşır. Kitap 1982 tarihinde (İÜSBF) yayını olarak çıkmıştır.
Öbürü ise doktora tezidir: “Köye Hizmet Teşkilatı” başlığını taşır. Tez 1963 tarihlidir. Kitap olarak 1968’de İstanbul Hukuk Fakültesi tarafından yayınlanmıştır. Meşhur Fakülteler Matbaasında basılmıştır.
Hocam Yıldızhan Yayla her iki tezinde Türk İdare Tarihi açısından son derece önemli iki konuyu ele almıştır. Tevsi-i Mezuniyet ve Tefrik-i Vezaif (Yetki genişliği ve görevler ayrılığı) bu iki kurum 1876 anayasasından cumhuriyet devrimine kadar önemli yönetsel ilkeler olmuşlardır.
Kavramlar özü itibariyle merkezi idarenin (mülki idare) taşradaki en yüksek idare amirinin merkeze danışmaksızın yasalar çerçevesinde yetkilerini takdiri olarak kullanmasıdır. Karar verme yetkisinin kendisine delege edilmesidir.
Burada bahsedilen mülki otorite validir. Yalnız valilik Tanzimat’tan itibaren kapsam ve anlam değişikliklerine uğramıştır. Tevsi-i mezuniyet bir mülki idare kavramıdır. Mahalli idare veya muhtariyetle ilgili değildir.
LOZAN'DA ÖZERKLİK TARTIŞMASI
Mustafa Kemal Paşa ordu müfettişi sıfatıyla Anadolu geçtikten sonra sadece askeri ve mülki erkanla temas etmedi. Birinci Dünya savaşı yıllarından tanıdığı bölge egemenleri ( aşiret reisi feodaller) ile ilişki kurdu. Bunlardan bazıları mütegallibeden bazıları ulemadandır. Erzurum ve Sivas kongresinde bu hegemonya sınıflarının temsil edildiği görülür.
Sivas Kongresi'nden sonra kurulan Müdafaa-ı Hukuk Heyeti Temsiliyesinde “Milli kurtuluş savaşında önderlik edecek bürokratik elitin yanısıra mahalli seçkinlerde bulunuyordu.
Hocam Bülent Tanör’ün sözleriyle ifade edersek Türkiye Büyük Millet Meclisi ulusal ölçekte bir “Kongre iktidarı” olarak kuruldu. Bu meclisin içinde bir çok hassas denge vardı. TBMM Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal Paşa zafere kadar kurulan statükoyu korumaya özen gösterdi.
Büyük Zafer’den Lozan Barışı'nın imzalanmasına kadar (müzakere sürecinde) Birinci Dünya Savaşı sonundaki fiili durumdan yararlanmak isteyen müttefik hamleleri oldu. Bu konuda en mahir olanlar tahmin edileceği üzere İngilizlerdir. İngiltere, Kürtler, Ermeniler ve diğer gayrimüslim azınlıkları gündeme getirerek TBMM Hükümeti murahhaslarının pozisyonlarını zayıflatmak istemiştir.
Mütttefiklerin temel stratejisi azınlıklara özerklik (ekalliyetlere muhtariyet) talep etmek olmuştu.Türk delegasyonu ise (İsmet Paşa, Rıza Nur, Hasan Saka) eşit yurttaşlık temelinde kurulmakta olan laik hukuku öne sürmüştür. Yeni devlet ve yeni toplumun sinyallerini veren bir savunma çizgisi belirlemiştir. Heyetimiz “yurttaşlık” içinden azınlık hukuku çıkarma girişimlerine karşı tavizsiz davranmıştır.TBMM’nin delegasyonu Barış konferansına gönderirken verdiği “siyasi veçhe” yol gösterici olmuştur.
ATATÜRK İZMİT KASRI'NDA KİMLERLE BASIN TOPLANTISI YAPTI?
Bir yandan Lozan’da barış müzakereleri devam ederken, diğer yandan iç politikada önemli gelişmeler oluyordu. Bu bağlamda , yeni Türkiye’nin idari-siyasi şekillenmesinde önemli ipuçlarını Atatürk’ün İzmit basın toplantısı tutanaklarında bulmak mümkündür. Bu konudaki en esaslı kaynak İsmail Arar’ın “Atatürk’ün İzmit Basın Toplantısı” kitapçığıdır. Bu toplantıya İstanbul basınının önde gelen isimleri davet edilmişlerdi.
Gazeteciler, İzmit’e Ankara Hükümeti’nin İstanbul’daki mümessili Dr. Adnan Adıvar ve eşi Halide Edip Hanım tarafından vapur ile getirildiler. İskele o tarih itibariyle İzmit Tren istasyonuna ve toplantının yapılacağı Abdülaziz Köşküne yakın bir yerde idi. Toplantı dört stenograf tarafından kayıt altına alınmıştı. Hilafet, cumhuriyet, yeni seçim, Halk Fırkası, Kürtlere özerklik meselesi genel olarak gayrimüslim azınlıklar başlıkları ele alınmıştır.
Basın toplantısı 16 Ocak 1923 günü saat 21.30’da başlamış, ertesi gün sabahına kadar devam etmiştir. Toplantıya davet edilen yazarlar şunlardır: Ahmet Emin Yalman (Vakit), VelitEbüzziya (Tevhidi Efkar), Suphi Nuri (İleri), Yakup Kadri (İkdam) İsmail Müştak Mayakon (Tanin), Falih Rıfkı (Akşam), Yunus Nadi (Yenigün).
Bu toplantı, TBMM Başkanı’nın 1923 başında yaptığı Batı Anadolu gezisinin bir parçası olarak planlanmıştı.Gezi, Eskişehir, Arifiye, İzmit, Bursa, Balıkesir, İzmir güzergahı üzerinde gerçekleşmişti.
İZMİT BASIN TOPLANTISINDA KÜRTLERİN MUHTARİYETİ MESELESİ NASIL GÜNDEME GELDİ?
İzmit basın toplantısının yapıldığı günlerde Lozan Konferansının birinci evresi daha devam etmekteydi. İngilizler, Türk cephesinde “Kürtlük” üzerinden bir gedik açmaya çalışıyorlardı. Toplantıda, Ahmet Emin Yalman ve Falih Rıfkı Atay meseleyi gündeme getirdiler. Atatürk’ün bu başlık altında ifade ettiği görüşlerinin en dikkat çekici cümlelerini burada anmakta yarar var. Örneğin, Atatürk şöyle diyor: “ Kürtlük adına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi mahvetmek lazımdır… Erzurum, hatta Erzincan’a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de göz ardı etmemek gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler kurulacaktır. O halde hangi ilin halkı Kürt ise onlar kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir…Sadece Ermenilerdeğil, Keldaniler, Asuriler de yurt istiyorlar. Bunların hepsine yurt vermek gerekirse bize yurt kalmaz. “
Bu ifadelerden Atatürk’ün 1921 Anayasası'nın 11. Maddesinde anılan “mahalli umurda muhtariyet” ötesinde bir özerklik düşünmediği anlaşılıyor. Atatürk’ün bu düşüncesi çok derece olağan.
Barışın imza ve tasdik edilmesinden sonra rejime ilişkin ertelenmiş bütün konular daha açık bir şekilde ortaya konuldu ve zaman içinde çözüldü.
Yeni Türkiye’nin (Türkiye Cumhuriyeti Devleti) siyasi ve idari yapısının tam manasıyla belirlenmesi ise 1924 Anayasası ile gerçekleşti.
MİLLİ MÜCADELE VE CUMHURİYETİN MAHALLİ İDARESİ VİLAYETTİR .
Meşrutiyetten itibaren Türkiye’nin temel idare birimi (mülki ve mahalli idare anlamında) vilayettir. Vilayet tüzel kişiliği ve yerel işlerle özerkliği olan bir idaredir.
1924 Anayasası ile yerel işlerde özerklik kavramının içeriği daraltılsa da kurumsal ilke varlığını korunmuştur. Milli kurtuluş önderliğinin bu sınırlar ötesinde bir mahalli idare fikri taşımaları tarihi ve siyasi sebeplerle zaten mümkün değildir.
Atatürk dahil cumhuriyetin kurucu kadrosu JönTürk hareketi içinde Prens Sabahattin adem-i merkeziyetçi çizgisine değil Ahmet Rıza Bey’in merkeziyetçi düşüncesine yakındılar. Bunu daima akılda tutmak lazımdır.
1963’E KADAR BELEDİYE BİR MAHALLİ İDARE SAYILAMAZ
Belediye Osmanlı döneminden itibaren bir yerel yönetim birimi olarak görülmemiştir. Kamu hizmetlerinin etkin bir şekilde görülmesini sağlayacak bir idari teşkilat olarak görülmüştür.
İttihatçıların iktidarda bulundukları dönemde İstanbul BelediyesiDersaadet Belediye Nizamnamesi ile yönetiliyordu. Cumhuriyet devriminden sonra İstanbul’un yanısıraAnkara Belediyesi de mahallin en büyük mülki idare amirine (Vali) havale edilmiştir. Bu tercih cumhuriyetçilerin mahalli idare anlayışlarının sınırını gösterir.
Cumhuriyet yöneticileri açısından belediye teşkilatı Anadolu’nun küçük-orta büyüklükteki şehir yerleşimlerinin belediye hizmetlerini takip edecek meclisler kurulmasından öte bir anlam taşımamıştı.
Merkezi idare en güvenilir belediye meclisi üyesini belediye başkanı olarak tayin etmekteydi. Bu kişi çoğunlukla mütegallibe veya eşraftan biridir. Seceresi incelendiğinde 1808 Sened-i İttifakının imzacılarına kadar uzanabilir. Bu ifademle belediyelerin sınıf temeline işaret etmek istiyorum.
1930 Belediye Kanunu'na kadar 1924 ve 1926’da kanun tasarıları yapılmıştı. Ancak çok öncelikli bir konu olmamıştı. CHP’nin 1931 Kurultayına kadar başka önemli meselelerin halledilmesi gerekiyordu.
O tarihten 1961Anayasasına kadar Türkiye’de belediye ikincil (tali) bir mahalli idare olarak görülmüştür. 1963’te yapılan ilk belediye seçimleri bir dönüm noktası olmuştur. Bu tarihten sonra belediye başkanlarıve belediye meclisi üyeleri doğrudan/ tek dereceli seçimle belirlenmeye başladı.Bu toplumsal ve demografik dönüşümün doğal bir sonucu idi. Türkiye artık kır toplumu olmaktan çıkarak şehir ağırlıklı bir ülke olmaya başlamıştı. 60 lardan sonra vilayet (İl Özel İdaresi) kurumsal olarak geriledi.
KOMÜN (NAHİYE) İDARELERİ NEDEN KURULMUŞTU?
Başlangıçta Batı’nın baskısı ile kurulmuştu. Osmanlı’da yerel yönetim kurma talepleri-öncelikle-Hristiyan tebanın sözcülüğüne soyunan dış odaklardan geldi. Bosna Hersek Krizinden sonra 1876 Nevahi İdaresi Nizannamesi çıkarıldı. Rumeli, Girit ve Bosna vilayetlerinde uygulandı.
Osmanlı’nın Anadolu topraklarında benzer usuller denenmek istendi. Fakat Nizamname Doğu vilayetlerinde (Vilayat-ı Şarkiyye) mevcut feodal yapıyı meşrulaştırmaktan başka bir şeye yaramadı. Devlet aşiretlere nahiye (komün) statüsü verdi. Örneğin Hakkari Beştüşşebab’ta Hartuş Aşireti nahiye oldu. Geleneksel feodal düzen devlet nezdinde hukukileşmiş oldu.
BİRİNCİ MECLİS’İN ÇOK ÖNEM VERDİĞİ BİR LAYİHA: İDARE-İ KUR’A VE NEVAHİ KANUN LAYİHASI
Birinci meclisin en fazla müzakere ettiği üç layiha vardır. İcra Vekilleri Heyeti, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, Nevahi İdaresi Kanunu. Bu tasarının adını günümüz Türkçesine şöyle çevirmek mümkün: Köy ve Komün idareleri Kanun tasarısı.
Nevahi İdaresi Kanunu Layihasında hükümet (İcra Vekilleri Heyeti) nahiyeyi bir cüzü idari olmaktan ziyade cüzü içtimai, yani toplumsal bir gerçeklik olarak ele almak istemişti. Konunun yabancısı olanlar için açıklayayım: cüzü idari: yönetsel birim; cüzü içtimai: toplumsal birim.
Layiha, meşrutiyetten beri yükselişte olan “Halka Doğru Siyasetinin” bir yansıması. Ülkenin bütün sorunlarını çözecek bir tılsım olarak görülüyor. Hararetle tartışılıyor.
Jön Türkler Kanun-ı Esasi’yi nasıl tılsımlı bir kurum olarak görmüşlerse, Birinci Meclis de Komün idaresini ülkenin kurtuluşunu sağlayacak mucizevi bir formül olarak görmüştür.
Mahmut Esat Bozkurt “Komün idareleri Kanununu” Türkiye Devleti’ni asırlardan beri müdafaa eden köylünün eline teslim etmek olarak yorumlamıştır.
Endişeleri olanlar da vardır. Örneğin Mehmet Vehbi Bolak, Yusuf Ziya Bey gibi isimler pek umutlu değillerdir. Tersine, onlara göre layiha kanunlaşırsa, mütegallibenin halk üzerindeki nüfuzunu arttırmaktan başka bir şeye yaramayacaktır. Fiili durum hukukileşecektir.
HALK OYLAMAYA (YEREL DEMOKRASİYE) NASIL ALIŞACAK?
Bazı milletvekilleri okuma yazma bilmeyen halkın oy pusulası ile değil daha somut bir şeyle, mesela “yuvarlak usulü” ile seçimlerin yapılmasını öneriyorlar.
Gayrimüslimler kendi millet nizamnamelerinin (Örneğin Rum Milleti Nizamnamesi) kabulünden itibaren seçimin mahiyet ve sonuçlarını biliyorlardı.Bu sayede meşrutiyetin ilanından sonra azınlıkta olmalarına rağmen bir çok yerde belediye seçimlerini kazandıkları hatırlatılıyor. Örneğin 2000 Ruma karşılık 6000 Müslümanın yaşadığı Kuşadasında seçimi Rumlar kazanıyorlar.
KOMÜN SEÇİMLERİNDE MERKEZİ İDARENİN DENETİMİ OLACAK MI?
Merkezi idarenin seçim sürecine müdahil olmaması çok önemseniyor. Büyük bir tepki var bu konuda. Bu tavır bence merkeze karşı çevrenin (taşranın) tepkisi.
Mülki idarenin (kaymakamın) seçime nezaret etmesi önerisine “kaymakamı intihap sandığının başına dikmek devletin ceberrutluğunu göstermekten başka bir şey değildir” diyecek bir milletvekili.
Sivas milletvekili Emir Paşa’nın (Marşan) sözlerini dikkat almak gerek: “köylüyü tekalif ve tahkimden kurtarmak için yüksek makamların onayına gerek yoktur”
Ona Müfit Bey, (Kırşehir) “tasdik yetkisini idareye vermek halka değil merkeze gitmektir” sözleri ile katılacaktır.
Valinin komün idaresine müdahalesinin ancak “ vazife-i asliyeden uzaklaşma ve aşayiş-i umumiyeye halel gelmesi halinde” mümkün olabilmesi öngörülüyor. Bir başka nokta ise şu: merkezi idarenin vilayet ve nahiye yönetimlerini “bölge müfettişlikleri” üzerinden denetim mekanizması kurulması savunuluyor. Bu kurum Teşkilat-ı Esasiye Kanununda zaten var.
Sonuç itibariyle şunu söylemek mümkün: Vilayet ve nahiye şuralarının (meclislerinin) feshi- ancak- anayasal düzene, siyasal rejime bir tehdit oluşturması halinde mümkün olabilecek.
KOMÜN MÜDÜRÜ KİMİN TEMSİLCİSİ OLACAK? DEVLETİN Mİ ? MAHALLİ İDARENİN Mİ?
Encümen raportörü Zekai Bey, günümüzde de tartışılmaya devam eden can alıcı bir noktaya şöyle açıklık getiriyor: “nahiye müdürü hem mahalli idarenin reisi, hem de hükümetin mümessili olacak” ifadesini kullanıyor. Böyle bir denge kurulmaz ise nahiyenin muhtar değil bağımsız olacağını vurguluyor.
Muhtariyet müstakil idare değildir. Komün ve vilayet idaresi, devletten mutlak olarak bağımsız olamaz. Eğer öyle olursa ayrı bir hükümet kurmak demektir. Van milletvekili Haydar Bey (Vaner) Komünün tüzel kişiliğinin olması (şahsiyeti maneviyesi) bir hükümete başının bağlanmasına engel teşkil etmez. Nahiye hayatı hususiyesinde (yerel işlerde) muhtardır. Müstakil olamaz. Vilayet, liva, kaza da siyasi idaredir. Muhtariyet tamamen bağımsızlık anlamına gelemez diyecektir.
NEVAHİ KANUN LAYİHASI BÜTÜN YERLEŞİM BİRİMLERİNİ KOMÜN TÜZEL KİŞİLİĞİNDE EŞİTLİYOR
Nevahi Kanunu Layihası bütün yerleşim birimlerini (köy, kasaba, şehir) komün tüzel kişiliğinde eşitliyor. Sadece ölçek değişiyor. Nahiye, yöneticisi ve şurası ile (meclisi) yeni Türkiye’nin kamusal ilk derece birimi olarak öngörülüyor. Bu nedenle muhtarlık ve ihtiyar meclisleri lağvediliyor. Tunalı Hilmi Bey, muhtarlığın lağvedilişine şiddetle itiraz ediyor. Ona göre, muhtarlık ve ihtiyar meclisi Türk boy idaresine kadar giden tarihi bir kurum.
Tanzimattan itibaren köyün devletle olan ilişkilerinde ilk merkez kaza (ilçe) olmuştu. Layihaise, bütün resmi kayıtlarda ilk derece merkezi olarak nahiyeyi (komünü) koymak istemektedir.
Layihaya göre, nüfus, askerlik, tapu, aile hukuku, işlemleri nahiyeden başlayacaktır. Bütün kayıt defterleri, ferağ, intikal, mülkiyet ilişkileri komünde başlayacaktır.
VİLAYETİN TARİHİ ANLAMI NEDİR?
Vilayet klasik Osmanlı asırlarından itibaren vardır. Ancak anlamı farklıdır. Tanzimattan sonra vilayet bir idari reform birimi olarak ortaya çıkmıştır. Payitaht, gayrimüslimlerin yaşadığı bölgelerde reformu gerçekleştirmek üzere vilayet idaresinde değişiklikler yapmıştır. İlk uygulama alanı da Rumeli toprakları olmuştur.
Bu süreçte, Ermeniler ve Rumlar Çarlık Rusya, Avusturya Macaristan ve kısmen Fransa’dan himaye gördüler. Tanzimatın kurduğu “kanun önünde eşitlik” ilkesi Müslümanları da gayri Müslimleri de tatmin etmedi. 1864 VilayatNizamnamesi bölgesel nedenlerle değişikliklere uğradı. Örneğin Cebel-i Lübnan sancağı için Lübnan Nizamnamesi yapıldı. Tuna ve Girit vilayetleri için özel kanunlar çıkarıldı.
Lübnan Osmanlı topraklarında içinde en karmaşık etnik yapıya sahip bölgelerden biri idi. Bütün cemaatleri eşitleyen nizamname Lübnan'da yeni sorunların çıkmasına yol açtı. Osmanlı’yı reforma zorlayan güçlerin etkisi ile Babıali seyirci durumuna düştü. Ali ve Fuat paşalar Lübnanda reform yapmak için epey çaba sarf ettiler. Mahalli duyarlılıkları merkezle uyumlu hale getirmeye çalıştılar. Başarılı olamadılar. Uyguladıkları yöntem idari, mali konularda mahalli otoritelere yetki verilmesi idi. Maruniler, Dürziler, Katolikler ve Ortodokslar arasında bölünmüş Lübnan’da hiçbir temsili kurum çözüm getirmedi. Kurulan meclislerin üyeleri çoğunlukla etnik dini önderler veya mütegallibe oldu.
Benzer durumlara Bosna ve Girit vilayetlerinde de rastlanır. Girit Vilayeti Nizannamesi gayrimüslimlerin idarede aktif olmalarını sağladı. Vilayet kurumu buralarda Hristiyanların muhtariyeti anlamına geldi.
Üyelerin yarısının gayrimüslimlerden olması zorunluluğu sayesinde
Hristiyanlar idare meclislerine, belediyelere, mahkemelere üye olarak girdiler.
ŞERİF MARDİN’İN İSLAM ANSİKLOPEDİSİNE YAZDIĞI MADDE : ADEM-İ MERKEZİYET
Ben bu maddenin Şerif Mardin’e yazdırılmasını çok anlamlı buldum. Öğretici bir yazı kaleme almış Mardin. Batıda adem-i merkeziyet kurumunun gelişimini feodal düzenin evrimi ile açıklıyor hoca. Bence de öyle. Feodal dağınıklık İngiltere ve Fransa’da yerini merkezi idareye bırakıyor.
Ama senyörlerin Ortaçağdan kalma hükümranlık ve yargı yetkileri zayıflayarak devam ediyor. Yakın zamanlara kadar İngiltere’nin en yüksek temyiz merciinin Lordlar Kamarasındaki hukukçu Lordlar Konseyi olduğunu hatırlatmak isterim. Bunun tarihi bir nedeni vardır: yargılama hakkı uzun yüzyıllar feodal bir ayrıcalıktı.
Şerif Mardin Osmanlı devletinde Batıdaki gibi bir feodalite olmadığını bu nedenle adem-i merkeziyetin farklı dinamiklerle ortaya çıktığını yazıyor. Yazıya biraz önyargı ile yaklaşmıştım doğrusu. Ama bu yazısında Mardin’i bir çok yerde haklı buldum.
JÖN TÜRK DEVRİMİ VE ADEM-İ MERKEZİYET
Jön Türk devrimini bir ittifaklar bütünü olarak değerlendirmek doğru olur. Ön planda ittihatçı subaylar, olsa da içlerinde burjuva devrimcileri, Selanik mason locası, Ermeni ve Rum örgütleri gibi bir dizi monarşi karşıtı odak İttihatçılık şemsiyesi altında buluşmuşlardı. Ortak paydaları Yıldız monarşisine karşı olmak idi: Sultan İkinci Abdülhamit.
Ermeniler açısından “hürriyet, uhuvvet, müsavat” Vilayat-ı Sitteye geniş bir muhtariyet veren reform demekti. Prens Sabahattin için ise “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i merkeziyet” anlamına geliyordu.
İttihat ve Terakki önderleri bir süre bu merkezkaç güçlerle teşriki mesai ettiler. Ama sadece bir süreliğine. Sonra reel-politiğin gereğini yaptılar. 1913 İdare-i Umumiye-i Vilayat Kanunu Muvakkati 1902 Jön Türk kongresinden beri tartışılan ademi merkeziyetçilik düşüncesini kesin olarak rafa kaldırdı. Birinci Dünya Savaşı merkeziyetçiliğin tavizsizbir şekilde uygulandığı bir dönem oldu.
CUMHURİYET DEVRİMİNİN KOMÜN KANUN TASARISINI RAFA KALDIRMASI
Dördüncü Dönem MebusanMeclisi çok kısa bir dönem çalışabildi. 16 Mart 1920’de İngilizlerin baskınına uğradı. Ülkenin güvenli bir yerinde toplanmak üzere çalışmalarına ara verdi. Bu olağan üstü durum Büyük Atatürk’e Ankara Konvansiyonunu toplama imkanı verdi.
Sadece üç ay çalışabilen Osmanlı parlamentosunun yasama gündemi siyaseten önemlidir. Örneğin bu olağan üstü koşullarda (1920) Dahiliye Nezareti Avrupa ülkelerine yerel yönetimleri incelemek ve bir reform raporu yazmak üzere bir heyet gönderdi.
Bu heyette müsteşar Hamit Bey de vardı. Aynı kişi Ankara’damilli hükümet toplandıktan sonra Dahiliye Vekaleti müsteşarı oldu. Bu bence anlamlı bir seçimdir.
İstanbul Hükümeti’nin gönderdiği heyet komün idarelerini inceledi. Gördüklerini raporladı. Bulgaristan, Romanya, Orta Avrupa ülkeleri ve Fransa’da temaslarda bulundu.
Nevahi Kanunu Layihası Ankara Meclisinde gündeme alınıp görüşmelere başlanınca müsteşar Hamit Bey Dahiliye Vekaleti adına kanun layihasını savundu.
Kanun, tadiller yapılarak uzun süre müzakere edildi. İdare-i Kur’a ve Nevahi Kanunu Layihası Birinci Meclis döneminin en uzun süre müzakere edilen kanun tasarıdır. Ama kadük olmuştur. Bu sonuç iki bakımdan önemlidir. TBMM konuyu ciddiyetle ele almış hararetli tartışmalar yasama döneminin sonuna kadar devam etmiştir. Burası elbette önemlidir. Ama müzekerenin uzunluğu kadar önemli olan ikinci nokta ise yasanın kadük olmasıdır. Cumhuriyet önderleri Nevahi Kanunundaki merkezkaç potansiyeli devrim açısından sakıncalı bulmuşlardır.
Çok Okunanlar

Sanat dünyasında taciz iddiaları gündeme gelmeye devam ediyor

Üniversitede 15 yaşındaki kızı kafasından vurdu

Genç kızların eğlencesi kabusa dönüştü

Köylü ve ahtapot

Kurultay davasına sayılı günler kala çarpıcı Kılıçdaroğlu iddiası!

Türkiye’nin kuruluş paradigmasında özerklik var mıydı?

Atatürk ilkeleri ve Altı Ok: Kendimize iğne, CHP’ye çuvaldız

Belediye personeline 'Konsere zorunlu katılım' baskısı

Türk Kürt kardeş mi?

30 Ağustos: Kurşun yağmurundan ürkmeyenlerin zaferi