Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
46,8469
Dolar
Arrow
40,5798
İngiliz Sterlini
Arrow
54,2381
Altın
Arrow
4339,0000
BIST
Arrow
10.642

Türkiye’nin kuruluş paradigmasında özerklik var mıydı?

YILDIZHAN  YAYLA HOCAMIN  İKİ TEZİ 

Galatasaray Üniversitesi’nin  kurucu Rektörü Prof. Dr. Yıldızhan Yayla fakültede (İÜSBF) İdare Hukuku  hocam olmuştu.  Hocamın  iki tezi  de yayınlanmıştır. Bu yayınlar idare tarihimiz  açısından  önemli  eserlerdir. Önce profesörlük  takdim tezinden  söz edeyim: “Anayasalarımızda  Tevsi-i Mezuniyet ve Tefrik-i Vezaif” başlığını taşır. Kitap 1982 tarihinde (İÜSBF)  yayını olarak  çıkmıştır. 

Öbürü ise doktora tezidir:  “Köye Hizmet Teşkilatı” başlığını  taşır.   Tez 1963 tarihlidir.  Kitap olarak 1968’de İstanbul Hukuk Fakültesi tarafından yayınlanmıştır. Meşhur Fakülteler Matbaasında  basılmıştır. 

 Hocam  Yıldızhan Yayla her iki  tezinde Türk İdare  Tarihi  açısından son derece önemli   iki konuyu  ele almıştır. Tevsi-i Mezuniyet ve Tefrik-i Vezaif (Yetki genişliği ve görevler  ayrılığı)  bu iki   kurum  1876 anayasasından cumhuriyet devrimine kadar  önemli yönetsel ilkeler  olmuşlardır.  

Kavramlar özü itibariyle  merkezi idarenin (mülki idare)  taşradaki  en  yüksek  idare amirinin merkeze danışmaksızın   yasalar çerçevesinde yetkilerini  takdiri  olarak kullanmasıdır. Karar  verme   yetkisinin  kendisine delege edilmesidir. 

Burada bahsedilen mülki otorite  validir. Yalnız valilik Tanzimat’tan  itibaren kapsam ve anlam  değişikliklerine uğramıştır. Tevsi-i mezuniyet  bir  mülki idare  kavramıdır. Mahalli idare  veya muhtariyetle ilgili  değildir.  

LOZAN'DA ÖZERKLİK  TARTIŞMASI

Mustafa Kemal Paşa ordu müfettişi sıfatıyla   Anadolu geçtikten  sonra  sadece askeri ve mülki erkanla temas etmedi. Birinci Dünya savaşı yıllarından  tanıdığı  bölge egemenleri ( aşiret reisi feodaller) ile ilişki kurdu. Bunlardan bazıları mütegallibeden  bazıları  ulemadandır.  Erzurum ve Sivas kongresinde bu hegemonya  sınıflarının   temsil edildiği  görülür. 

Sivas Kongresi'nden  sonra kurulan Müdafaa-ı Hukuk Heyeti Temsiliyesinde  “Milli kurtuluş savaşında önderlik edecek  bürokratik elitin yanısıra  mahalli seçkinlerde  bulunuyordu. 

Hocam Bülent  Tanör’ün sözleriyle ifade edersek Türkiye Büyük Millet Meclisi  ulusal ölçekte bir  “Kongre iktidarı”  olarak  kuruldu. Bu meclisin içinde bir çok hassas   denge vardı.  TBMM Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal Paşa zafere kadar kurulan  statükoyu korumaya özen gösterdi. 

Büyük Zafer’den Lozan Barışı'nın imzalanmasına kadar (müzakere  sürecinde) Birinci Dünya Savaşı sonundaki fiili durumdan  yararlanmak isteyen  müttefik hamleleri oldu.  Bu konuda en mahir olanlar tahmin edileceği üzere İngilizlerdir. İngiltere, Kürtler, Ermeniler ve diğer  gayrimüslim  azınlıkları gündeme  getirerek  TBMM Hükümeti  murahhaslarının pozisyonlarını   zayıflatmak istemiştir. 

Mütttefiklerin temel stratejisi  azınlıklara  özerklik  (ekalliyetlere  muhtariyet)  talep etmek olmuştu.Türk  delegasyonu ise (İsmet Paşa, Rıza Nur, Hasan Saka)  eşit yurttaşlık temelinde  kurulmakta  olan  laik hukuku  öne sürmüştür. Yeni devlet ve   yeni toplumun  sinyallerini veren bir   savunma çizgisi  belirlemiştir. Heyetimiz  “yurttaşlık”  içinden azınlık hukuku   çıkarma girişimlerine karşı tavizsiz davranmıştır.TBMM’nin  delegasyonu  Barış   konferansına gönderirken verdiği  “siyasi veçhe” yol gösterici  olmuştur. 

ATATÜRK İZMİT KASRI'NDA KİMLERLE BASIN TOPLANTISI  YAPTI? 

Bir yandan Lozan’da barış  müzakereleri devam ederken, diğer yandan  iç politikada  önemli gelişmeler oluyordu. Bu bağlamda ,  yeni Türkiye’nin    idari-siyasi  şekillenmesinde önemli ipuçlarını Atatürk’ün   İzmit  basın toplantısı  tutanaklarında   bulmak mümkündür. Bu konudaki  en esaslı   kaynak  İsmail Arar’ın  “Atatürk’ün İzmit Basın  Toplantısı”   kitapçığıdır. Bu toplantıya İstanbul  basınının  önde gelen isimleri davet edilmişlerdi.

Gazeteciler, İzmit’e Ankara Hükümeti’nin  İstanbul’daki  mümessili Dr. Adnan Adıvar ve eşi Halide Edip  Hanım tarafından vapur  ile getirildiler. İskele o tarih itibariyle İzmit Tren istasyonuna ve  toplantının  yapılacağı  Abdülaziz Köşküne yakın bir yerde idi.  Toplantı  dört  stenograf  tarafından kayıt altına alınmıştı.  Hilafet, cumhuriyet,  yeni seçim, Halk Fırkası, Kürtlere özerklik  meselesi genel olarak gayrimüslim azınlıklar  başlıkları  ele alınmıştır.  

Basın toplantısı 16 Ocak 1923 günü saat 21.30’da başlamış, ertesi  gün sabahına kadar devam etmiştir. Toplantıya davet edilen yazarlar şunlardır: Ahmet Emin  Yalman (Vakit), VelitEbüzziya (Tevhidi Efkar), Suphi Nuri (İleri), Yakup Kadri (İkdam) İsmail Müştak Mayakon (Tanin), Falih Rıfkı (Akşam), Yunus Nadi (Yenigün).

Bu  toplantı, TBMM Başkanı’nın 1923  başında yaptığı  Batı Anadolu   gezisinin bir  parçası olarak  planlanmıştı.Gezi,  Eskişehir, Arifiye, İzmit, Bursa, Balıkesir, İzmir güzergahı üzerinde gerçekleşmişti. 

İZMİT  BASIN TOPLANTISINDA KÜRTLERİN MUHTARİYETİ MESELESİ NASIL GÜNDEME GELDİ? 

İzmit basın toplantısının  yapıldığı günlerde Lozan  Konferansının birinci  evresi  daha devam etmekteydi. İngilizler, Türk cephesinde “Kürtlük”  üzerinden  bir gedik açmaya çalışıyorlardı. Toplantıda, Ahmet Emin Yalman ve Falih Rıfkı Atay meseleyi  gündeme getirdiler. Atatürk’ün   bu başlık  altında ifade ettiği görüşlerinin  en dikkat çekici cümlelerini burada anmakta yarar var. Örneğin,  Atatürk şöyle diyor: “  Kürtlük adına  bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye’yi  mahvetmek  lazımdır… Erzurum, hatta  Erzincan’a kadar  giden  bir  sınır aramak lazımdır. Hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de göz ardı etmemek  gerekir.  Dolayısıyla başlı başına bir  Kürtlük düşünmektense bizim Teşkilat-ı Esasiye  Kanunu gereğince   zaten   bir tür  mahalli  muhtariyetler kurulacaktır. O halde  hangi ilin  halkı  Kürt ise onlar  kendilerini muhtar   olarak idare  edeceklerdir…Sadece  Ermenilerdeğil,   Keldaniler, Asuriler de  yurt istiyorlar. Bunların hepsine yurt vermek gerekirse  bize  yurt kalmaz. “

Bu ifadelerden Atatürk’ün 1921 Anayasası'nın  11. Maddesinde anılan “mahalli  umurda muhtariyet”   ötesinde  bir özerklik düşünmediği anlaşılıyor. Atatürk’ün bu düşüncesi çok derece olağan. 

Barışın imza ve tasdik edilmesinden sonra  rejime ilişkin ertelenmiş  bütün konular   daha açık bir şekilde ortaya konuldu ve  zaman içinde  çözüldü. 

Yeni Türkiye’nin (Türkiye Cumhuriyeti  Devleti)  siyasi ve idari   yapısının tam manasıyla  belirlenmesi  ise  1924 Anayasası ile gerçekleşti. 

MİLLİ MÜCADELE VE CUMHURİYETİN MAHALLİ  İDARESİ  VİLAYETTİR .

Meşrutiyetten  itibaren Türkiye’nin temel   idare  birimi (mülki ve mahalli idare anlamında) vilayettir. Vilayet   tüzel  kişiliği  ve yerel işlerle   özerkliği olan bir idaredir. 

1924 Anayasası ile yerel işlerde özerklik  kavramının  içeriği daraltılsa da   kurumsal ilke varlığını   korunmuştur.  Milli   kurtuluş önderliğinin  bu sınırlar  ötesinde   bir mahalli   idare fikri  taşımaları tarihi  ve siyasi sebeplerle  zaten  mümkün değildir. 

Atatürk  dahil  cumhuriyetin kurucu kadrosu JönTürk hareketi  içinde Prens Sabahattin  adem-i merkeziyetçi çizgisine değil Ahmet Rıza Bey’in merkeziyetçi  düşüncesine  yakındılar. Bunu daima akılda tutmak lazımdır. 

1963’E  KADAR BELEDİYE BİR MAHALLİ İDARE SAYILAMAZ 

Belediye Osmanlı döneminden  itibaren  bir   yerel yönetim birimi olarak  görülmemiştir. Kamu hizmetlerinin etkin bir şekilde görülmesini sağlayacak bir idari teşkilat  olarak   görülmüştür. 

İttihatçıların  iktidarda bulundukları dönemde  İstanbul BelediyesiDersaadet Belediye Nizamnamesi  ile yönetiliyordu.  Cumhuriyet  devriminden sonra İstanbul’un  yanısıraAnkara Belediyesi de mahallin  en büyük  mülki idare amirine  (Vali)  havale  edilmiştir. Bu tercih  cumhuriyetçilerin mahalli  idare anlayışlarının  sınırını gösterir. 

Cumhuriyet  yöneticileri açısından belediye teşkilatı  Anadolu’nun  küçük-orta   büyüklükteki   şehir yerleşimlerinin  belediye hizmetlerini takip edecek meclisler kurulmasından öte bir anlam taşımamıştı. 

Merkezi idare  en güvenilir  belediye meclisi üyesini  belediye başkanı  olarak   tayin etmekteydi. Bu kişi çoğunlukla mütegallibe veya eşraftan  biridir. Seceresi incelendiğinde 1808  Sened-i  İttifakının imzacılarına kadar  uzanabilir. Bu ifademle belediyelerin  sınıf temeline işaret etmek istiyorum. 

1930 Belediye Kanunu'na kadar  1924  ve 1926’da kanun tasarıları yapılmıştı. Ancak çok öncelikli  bir  konu olmamıştı. CHP’nin  1931 Kurultayına kadar  başka önemli meselelerin halledilmesi gerekiyordu. 

O tarihten  1961Anayasasına  kadar Türkiye’de belediye ikincil  (tali)  bir mahalli  idare olarak  görülmüştür. 1963’te yapılan  ilk belediye seçimleri  bir dönüm noktası  olmuştur. Bu tarihten sonra belediye  başkanlarıve   belediye meclisi  üyeleri  doğrudan/ tek dereceli  seçimle  belirlenmeye başladı.Bu  toplumsal  ve demografik   dönüşümün doğal   bir  sonucu  idi. Türkiye artık kır  toplumu olmaktan çıkarak   şehir ağırlıklı  bir ülke olmaya  başlamıştı.  60 lardan  sonra vilayet (İl Özel İdaresi) kurumsal olarak  geriledi. 

KOMÜN (NAHİYE)  İDARELERİ NEDEN KURULMUŞTU?

Başlangıçta Batı’nın   baskısı ile  kurulmuştu.  Osmanlı’da  yerel yönetim kurma talepleri-öncelikle-Hristiyan tebanın  sözcülüğüne soyunan  dış odaklardan geldi.  Bosna Hersek Krizinden sonra 1876  Nevahi  İdaresi Nizannamesi  çıkarıldı.  Rumeli, Girit ve Bosna vilayetlerinde uygulandı. 

Osmanlı’nın Anadolu topraklarında benzer usuller denenmek istendi. Fakat  Nizamname Doğu vilayetlerinde (Vilayat-ı Şarkiyye)  mevcut feodal yapıyı   meşrulaştırmaktan başka bir şeye  yaramadı. Devlet aşiretlere  nahiye  (komün) statüsü verdi. Örneğin Hakkari Beştüşşebab’ta Hartuş  Aşireti nahiye  oldu. Geleneksel  feodal  düzen  devlet nezdinde hukukileşmiş oldu. 

 

 

BİRİNCİ  MECLİS’İN ÇOK ÖNEM VERDİĞİ BİR LAYİHA:  İDARE-İ  KUR’A VE  NEVAHİ KANUN  LAYİHASI 

Birinci meclisin en fazla  müzakere ettiği üç layiha vardır. İcra Vekilleri Heyeti, Teşkilat-ı Esasiye Kanunu, Nevahi İdaresi Kanunu.  Bu tasarının adını günümüz Türkçesine şöyle çevirmek  mümkün: Köy ve Komün idareleri Kanun  tasarısı. 

Nevahi İdaresi  Kanunu Layihasında hükümet (İcra Vekilleri Heyeti)   nahiyeyi  bir cüzü idari olmaktan  ziyade  cüzü içtimai,   yani toplumsal  bir gerçeklik  olarak  ele almak istemişti.  Konunun  yabancısı  olanlar için açıklayayım:  cüzü idari: yönetsel  birim;   cüzü içtimai: toplumsal  birim. 

Layiha, meşrutiyetten beri yükselişte olan “Halka Doğru Siyasetinin” bir yansıması. Ülkenin bütün sorunlarını  çözecek  bir tılsım olarak görülüyor. Hararetle tartışılıyor. 

Jön Türkler  Kanun-ı Esasi’yi  nasıl  tılsımlı bir  kurum olarak   görmüşlerse, Birinci  Meclis de Komün idaresini ülkenin kurtuluşunu  sağlayacak mucizevi bir formül olarak görmüştür. 

Mahmut Esat Bozkurt “Komün idareleri  Kanununu” Türkiye Devleti’ni  asırlardan  beri müdafaa eden  köylünün  eline teslim etmek  olarak yorumlamıştır. 

Endişeleri  olanlar  da vardır. Örneğin Mehmet Vehbi Bolak,  Yusuf Ziya Bey gibi  isimler pek  umutlu  değillerdir. Tersine, onlara göre layiha kanunlaşırsa,  mütegallibenin   halk üzerindeki nüfuzunu arttırmaktan başka   bir şeye  yaramayacaktır. Fiili  durum  hukukileşecektir. 

HALK  OYLAMAYA (YEREL DEMOKRASİYE) NASIL  ALIŞACAK? 

Bazı  milletvekilleri okuma yazma bilmeyen halkın oy pusulası ile değil daha somut bir şeyle, mesela “yuvarlak usulü” ile  seçimlerin yapılmasını öneriyorlar. 

Gayrimüslimler kendi millet   nizamnamelerinin (Örneğin  Rum  Milleti Nizamnamesi)   kabulünden itibaren seçimin mahiyet ve sonuçlarını biliyorlardı.Bu sayede meşrutiyetin  ilanından sonra   azınlıkta  olmalarına  rağmen  bir çok yerde belediye seçimlerini  kazandıkları  hatırlatılıyor. Örneğin 2000 Ruma karşılık 6000  Müslümanın yaşadığı Kuşadasında  seçimi  Rumlar kazanıyorlar. 

KOMÜN SEÇİMLERİNDE MERKEZİ  İDARENİN DENETİMİ OLACAK  MI? 

Merkezi  idarenin seçim sürecine müdahil olmaması  çok önemseniyor. Büyük bir tepki var bu konuda. Bu tavır   bence merkeze  karşı   çevrenin (taşranın)  tepkisi.

Mülki  idarenin (kaymakamın)  seçime nezaret etmesi önerisine  “kaymakamı intihap sandığının başına dikmek  devletin ceberrutluğunu göstermekten başka  bir şey değildir” diyecek bir  milletvekili. 

Sivas milletvekili Emir Paşa’nın  (Marşan) sözlerini dikkat almak  gerek:  “köylüyü  tekalif ve tahkimden kurtarmak için yüksek makamların onayına  gerek yoktur”

Ona Müfit  Bey, (Kırşehir) “tasdik yetkisini idareye vermek  halka değil merkeze gitmektir” sözleri ile katılacaktır.

Valinin  komün idaresine müdahalesinin  ancak “ vazife-i asliyeden  uzaklaşma ve aşayiş-i umumiyeye halel  gelmesi halinde” mümkün olabilmesi öngörülüyor.  Bir başka nokta  ise şu:  merkezi idarenin vilayet ve nahiye yönetimlerini “bölge müfettişlikleri”   üzerinden denetim mekanizması kurulması savunuluyor. Bu kurum  Teşkilat-ı Esasiye Kanununda zaten  var. 

Sonuç itibariyle  şunu söylemek  mümkün: Vilayet ve nahiye şuralarının (meclislerinin) feshi- ancak- anayasal  düzene, siyasal rejime bir tehdit oluşturması  halinde mümkün olabilecek. 

KOMÜN MÜDÜRÜ KİMİN TEMSİLCİSİ OLACAK? DEVLETİN Mİ ?  MAHALLİ İDARENİN Mİ?

Encümen  raportörü Zekai Bey, günümüzde de tartışılmaya devam eden can alıcı bir noktaya şöyle açıklık  getiriyor: “nahiye müdürü hem mahalli idarenin reisi,  hem de hükümetin mümessili olacak” ifadesini kullanıyor. Böyle bir denge kurulmaz ise nahiyenin muhtar değil bağımsız olacağını vurguluyor. 

Muhtariyet müstakil idare değildir. Komün ve vilayet idaresi, devletten  mutlak olarak  bağımsız olamaz.  Eğer öyle olursa  ayrı bir hükümet kurmak demektir. Van milletvekili Haydar Bey (Vaner) Komünün tüzel kişiliğinin olması (şahsiyeti maneviyesi)  bir hükümete  başının bağlanmasına engel  teşkil etmez. Nahiye hayatı  hususiyesinde (yerel  işlerde) muhtardır.  Müstakil olamaz. Vilayet, liva, kaza da siyasi idaredir.  Muhtariyet tamamen  bağımsızlık anlamına gelemez   diyecektir. 

NEVAHİ KANUN  LAYİHASI BÜTÜN YERLEŞİM  BİRİMLERİNİ KOMÜN  TÜZEL KİŞİLİĞİNDE  EŞİTLİYOR 

Nevahi Kanunu  Layihası bütün  yerleşim birimlerini (köy, kasaba, şehir)    komün tüzel kişiliğinde eşitliyor. Sadece  ölçek  değişiyor. Nahiye, yöneticisi ve şurası ile (meclisi) yeni Türkiye’nin kamusal  ilk derece   birimi  olarak  öngörülüyor. Bu nedenle  muhtarlık ve ihtiyar meclisleri  lağvediliyor. Tunalı Hilmi Bey,   muhtarlığın  lağvedilişine   şiddetle itiraz ediyor. Ona göre, muhtarlık ve ihtiyar meclisi Türk  boy idaresine  kadar  giden  tarihi bir kurum. 

Tanzimattan itibaren köyün devletle  olan ilişkilerinde  ilk  merkez kaza (ilçe) olmuştu. Layihaise,  bütün  resmi kayıtlarda ilk derece merkezi olarak nahiyeyi (komünü) koymak  istemektedir. 

Layihaya göre, nüfus, askerlik,  tapu, aile hukuku, işlemleri nahiyeden başlayacaktır. Bütün kayıt defterleri, ferağ, intikal, mülkiyet ilişkileri  komünde başlayacaktır.  

VİLAYETİN TARİHİ ANLAMI NEDİR? 

Vilayet  klasik Osmanlı  asırlarından itibaren  vardır.  Ancak anlamı farklıdır.  Tanzimattan sonra  vilayet bir idari reform birimi olarak  ortaya çıkmıştır. Payitaht, gayrimüslimlerin yaşadığı  bölgelerde  reformu gerçekleştirmek üzere  vilayet idaresinde değişiklikler  yapmıştır. İlk uygulama  alanı da Rumeli  toprakları olmuştur. 

Bu süreçte, Ermeniler ve Rumlar Çarlık Rusya, Avusturya Macaristan ve  kısmen Fransa’dan himaye  gördüler.  Tanzimatın kurduğu “kanun  önünde eşitlik” ilkesi Müslümanları da gayri Müslimleri de tatmin etmedi. 1864  VilayatNizamnamesi bölgesel nedenlerle değişikliklere uğradı. Örneğin Cebel-i  Lübnan sancağı için  Lübnan  Nizamnamesi yapıldı.  Tuna ve Girit vilayetleri için özel kanunlar çıkarıldı. 

Lübnan Osmanlı  topraklarında içinde en karmaşık etnik  yapıya sahip bölgelerden biri  idi. Bütün  cemaatleri eşitleyen  nizamname Lübnan'da yeni  sorunların çıkmasına yol açtı. Osmanlı’yı  reforma zorlayan güçlerin  etkisi ile Babıali  seyirci  durumuna  düştü.  Ali ve Fuat paşalar Lübnanda  reform yapmak için epey çaba sarf ettiler. Mahalli duyarlılıkları merkezle uyumlu  hale getirmeye  çalıştılar.  Başarılı olamadılar. Uyguladıkları   yöntem idari, mali konularda   mahalli  otoritelere yetki verilmesi idi. Maruniler, Dürziler, Katolikler   ve Ortodokslar arasında bölünmüş Lübnan’da hiçbir  temsili  kurum    çözüm getirmedi. Kurulan meclislerin üyeleri  çoğunlukla etnik dini önderler veya   mütegallibe oldu. 

Benzer durumlara Bosna ve Girit   vilayetlerinde de rastlanır. Girit  Vilayeti Nizannamesi  gayrimüslimlerin   idarede aktif olmalarını sağladı. Vilayet  kurumu buralarda  Hristiyanların  muhtariyeti anlamına geldi. 

Üyelerin  yarısının  gayrimüslimlerden olması zorunluluğu sayesinde 

Hristiyanlar  idare meclislerine, belediyelere, mahkemelere  üye olarak girdiler.  

ŞERİF MARDİN’İN  İSLAM ANSİKLOPEDİSİNE YAZDIĞI MADDE : ADEM-İ MERKEZİYET 

Ben bu maddenin  Şerif  Mardin’e yazdırılmasını çok anlamlı  buldum. Öğretici  bir  yazı  kaleme  almış Mardin.  Batıda  adem-i  merkeziyet kurumunun gelişimini   feodal düzenin evrimi ile  açıklıyor  hoca. Bence de öyle. Feodal dağınıklık İngiltere ve Fransa’da yerini merkezi idareye bırakıyor. 

Ama senyörlerin Ortaçağdan kalma hükümranlık  ve  yargı yetkileri  zayıflayarak devam ediyor. Yakın zamanlara   kadar İngiltere’nin  en yüksek temyiz merciinin Lordlar Kamarasındaki  hukukçu Lordlar Konseyi olduğunu  hatırlatmak isterim. Bunun  tarihi bir  nedeni vardır: yargılama hakkı uzun yüzyıllar  feodal bir  ayrıcalıktı. 

Şerif Mardin Osmanlı devletinde Batıdaki gibi bir  feodalite olmadığını  bu nedenle  adem-i  merkeziyetin farklı dinamiklerle  ortaya çıktığını yazıyor. Yazıya biraz  önyargı  ile yaklaşmıştım doğrusu. Ama bu yazısında Mardin’i bir çok yerde haklı buldum. 

JÖN TÜRK DEVRİMİ VE ADEM-İ MERKEZİYET 

Jön Türk devrimini bir ittifaklar bütünü olarak  değerlendirmek doğru olur. Ön planda ittihatçı subaylar, olsa da  içlerinde burjuva devrimcileri, Selanik mason locası, Ermeni ve Rum örgütleri gibi bir dizi monarşi karşıtı odak İttihatçılık  şemsiyesi altında  buluşmuşlardı.  Ortak paydaları  Yıldız monarşisine karşı olmak idi: Sultan İkinci Abdülhamit. 

Ermeniler açısından “hürriyet,  uhuvvet, müsavat” Vilayat-ı  Sitteye geniş bir muhtariyet veren  reform demekti. Prens Sabahattin için ise “Teşebbüs-ü Şahsi ve Adem-i  merkeziyet”   anlamına  geliyordu. 

İttihat ve Terakki önderleri  bir süre  bu merkezkaç güçlerle teşriki mesai ettiler.  Ama sadece bir süreliğine.  Sonra reel-politiğin gereğini yaptılar. 1913 İdare-i Umumiye-i  Vilayat Kanunu  Muvakkati 1902 Jön Türk kongresinden beri tartışılan ademi  merkeziyetçilik düşüncesini kesin olarak  rafa kaldırdı. Birinci Dünya Savaşı merkeziyetçiliğin  tavizsizbir şekilde uygulandığı  bir dönem oldu.  

CUMHURİYET DEVRİMİNİN KOMÜN KANUN TASARISINI RAFA  KALDIRMASI

Dördüncü Dönem MebusanMeclisi  çok  kısa bir dönem çalışabildi. 16 Mart 1920’de  İngilizlerin baskınına uğradı. Ülkenin güvenli bir  yerinde   toplanmak üzere  çalışmalarına ara verdi. Bu olağan üstü durum  Büyük Atatürk’e  Ankara  Konvansiyonunu   toplama imkanı verdi. 

Sadece üç ay çalışabilen  Osmanlı  parlamentosunun yasama  gündemi siyaseten önemlidir. Örneğin bu  olağan üstü koşullarda  (1920) Dahiliye  Nezareti Avrupa ülkelerine  yerel yönetimleri  incelemek  ve bir reform raporu yazmak üzere  bir heyet  gönderdi. 

Bu heyette müsteşar Hamit Bey de vardı.  Aynı kişi  Ankara’damilli  hükümet toplandıktan sonra Dahiliye Vekaleti müsteşarı oldu. Bu  bence anlamlı  bir seçimdir. 

İstanbul Hükümeti’nin gönderdiği heyet  komün idarelerini inceledi. Gördüklerini raporladı. Bulgaristan, Romanya, Orta Avrupa ülkeleri  ve Fransa’da temaslarda bulundu. 

Nevahi Kanunu  Layihası Ankara Meclisinde gündeme alınıp  görüşmelere  başlanınca müsteşar Hamit Bey  Dahiliye Vekaleti adına   kanun  layihasını savundu.  

Kanun, tadiller  yapılarak uzun süre müzakere edildi. İdare-i Kur’a ve Nevahi Kanunu  Layihası Birinci Meclis  döneminin en uzun süre müzakere edilen  kanun  tasarıdır. Ama kadük olmuştur.  Bu sonuç  iki bakımdan önemlidir. TBMM  konuyu ciddiyetle ele almış hararetli tartışmalar  yasama  döneminin  sonuna kadar devam etmiştir. Burası  elbette önemlidir. Ama müzekerenin  uzunluğu  kadar  önemli olan  ikinci nokta ise yasanın kadük  olmasıdır. Cumhuriyet önderleri  Nevahi Kanunundaki merkezkaç potansiyeli devrim açısından  sakıncalı  bulmuşlardır.