Çanakkale soygunu-3- Troya'nın Helios Metopu: O da ne?
_____________________________________________________
Troya ile ilgili önceki yazıları bu adreslerden bulabilirsiniz.
https://12punto.com.tr/yazarlar/sefa-taskin/canakkale-soygunu-2-troya-hazinesi-nerede-157618
______________________________________________
TAŞ YERİNDE AĞIRDIR – 177. UNUTMAYALIM, UNUTTURMAYALIM
Araştırmacı, diplomat, tarih düşkünü, arkeolog kılıklı soyguncular 19 yüzyılın sonunuda Anadolu’yu talan ediyordu,
Bergama’da, Gaznatep’de, Çanakkale’de..
Çanakkale ve Troya ülkemizin tarihi eserleri soyulup soğana çevrilen ilk yerlerden biridir.
İleriki tarihte “Geçilmez” denilecek Çanakkale’yi; Alman kaçakçılar, yerli işbirlikçileri, arkalarında Avrupa’nın zenginleri olduğu halde, çaresiz kalan yurseverlerin göz önünde geçiyor, eşsiz değerlerini alıp götürüyordu.
Bunlardan biri de, diplomat kivesiyle Çanakkale’ye yerleşen İngiliz amatör arkeolog Frank Calvert idi.
Bu tarih meraklsı zat, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ozanlarından İzmirli Homeros’un destanını anlattığı ünlü Troya'nın, Çanakkale’nin Hisarlık Tepesi'nde aranması gerektiğini savunuyordu.
Yasak olmasına rağmen burada ilk kazıları yapanlardan biriydi.

(Frank Calvert)
***
1868'de sahneye Alman tüccar ve araştırmacı Heinrich Schliemann (1822–1890) çıktı.
O daTroya’yı bulmaya tutkundu.
Gelişen Avrupa burjuvazisi, barbar geçmişine kök ararken gözlerini Ege coğrafyasının antik kültürüne, görkemli eserlerine dikmişti.
Homeros’un muhteşem dizeleri, anlattığı dramatik öyküler kültürsüz Avrupa’nın gözlerini kamaştırıyordu.
İngili Frank Calvert, saplantı derecesinde Troya’ya bağlı Alman Heinrich Schliemann’ı Troya’nın Çanakkale’nin Hisarlık Tepesi’nde olduğuna ikna etmişti.
“Haydi bu masal ülkesini bulalım!”
Kazı yapmalıydılar!
Osmanlının 1869 yılında çıkardığı 1. Asar-ı Atika Nizamnamesine göre (Eski Eserler Kanunu) ören yerlerinde izin alınarak sıkı koşullarda kazı yapılabiliyordu ama buluntular yurt dışına çıkarılmıyordu.
Kesin yasaktı!
Schliemann kazılarda çok para harcayacak kadar zengindi ve gözü pekti. Ya da arkasında bu yasa dışı işleri yapmasında onu kollayacak etkili güçler vardı.
1870’de kaçak kazılara başladı, izni ise ancak ertesi yıl alabildi.
Homeros’un İlyada destanında anlattığı Troya’yı bulmaya kararlıydı.
Calvert onun yol göstericisiydi.
Schliemann Hisarlık Tepesinin altında farklı dönemlerde birbiri üzerine kurulmuş kentlerin bulunduğunu ortaya çıkardı.
Yaptığı bu hızlı ve hoyrat kazılarla bazı önemli arkeolojik tabakalara da zarar verdi.

(Heinrich ve eşi Sophia Schliemann)
***
1873’te altın, gümüş ve tunç eşyalardan oluşan büyük bir hazine buldu ve bunu “Priamos’un Hazinesi” olarak ilan etti.
Oysa daha sonra hazinenin Priamos’un varsayılan döneminden binden fazla yıl önceye, Troya II’ye (yaklaşık İÖ 2500–2300) ait olduğu anlaşıldı.
Bu buluntu aynı zamanda İ.Ö. 3. binyılda Troya'da gelişmiş bir uygarlığın varlığını gösteriyordu.
Sonradan anlaşılacaktı ki bu bulgular Batı Anadolu tarihi ve uygarlığının düzeyi hakkında çok özel tarihsel kanıtlardı.
Schliemann Priamos’un hazinesini bulamamıştı; ama Hisarlık tepesi artık dünyaca antik Troya olarak tanınıyordu.
Schliemann kazı yapmak için Osmanlı Devleti'nden kazı izni almıştı ancak bulduğu “Priamos Hazinesi”ni yurtdışına çıkarmak için izni yoktu.
Hazinenin Anadolu’dan Atina’ya 1873’de nasıl kaçırıldığını, Osmanlının eserlerin peşine düşmesini, mahkemeleri, Osmanlının yıldırılışını, buluntuların Almanya’ya nasıl götürüldüğünü, 2. Dünya Savaşı'nda ve sonrasında başına gelenleri ve şimdiki durumunu bundan önceki yazımızda anlatmıştık.(https://12punto.com.tr/yazarlar/sefa-taskin/canakkale-soygunu-2-troya-hazinesi-nerede-157618)

(Schliemann “Pramos Hazinesini bulduğunu Avrupa’da ilan ediyor. https://www.grunge.com/632736/the-truth-about-the-man-who-discovered-troy/)
***
Schliemann yaptığı kaçak ve izinli kazılar sırasında bulduğu ve kaçırdığı Priamos Hazinesinin yanı sıra birçok başka tarihi esere daha ulaştı ve kaçırdı.
Hisarlık tepesinin kuzeydoğu tarafında, Herodotos ve Arrianos gibi antik yazarların varlığından haber verdikleri Athena Tapınağı’nı buldu. Kazıda bu tapınağa ait birçok parçayı ortaya çıkardı.
Tabii bu kazılar hiçbir bilimsel yönteme dayanmayan gelişigüzel kazılardı. Belki de eser bulayım diye toprak altında uyuyan eserleri parçalıyordu.
1872 Haziranında, Schliemann'ın Hisarlık'ın kuzey tarafında açtırdığı yarmada bugün “Helios metopu” diye andığımız eseri buldu.
Neydi bu “Helios Metopu”?
Özelliği neydi?
Şimdi nerde?
Başına neler geldi?

(Schliemann’nın Çanakkale-Hisarlık Tepesinde yaptığı vahşi kazı)
***
Schliemann’ın “Priamos hazinesi” dediği muhteşem altın ve seramik buluntular dışında Troya’da bulunan ve günümüze kalan en görümlük eserlerden biri, Güneş Tanrısı Helios ve arabasını çeken dört atı gösteren mermer metoptur.
Buna “Helios Metopu” deniyor.
Nedir bu “metop”?
Önce tapınağın saçak kısmına, yani frize bakmak gerekiyor. Dor üslûplu ya da daha doğru terimle Dor düzenindeki tapınakların frizinde, üzerinde üç dikey yiv bulunan dikdörtgen taş bloklar yer alır.
Bunlara “triglif” denir. Adı Yunanca “üç oyuk” anlamına gelir.
Triglifler arasında kalan, figürlerle işlenmiş ya da düz bırakılmış dikdörtgen mermer levhalar ise “metop” adını alır.
Troya’da Hellenistik ve Roma çağında yapılan Athena Tapınağı’nın dış cephesindeki friz de bu metoplarla süslüydü.
Bunlar genel olarak Dor düzenindeki tapınaklarda mimari düzeni sağlamak için kullanılır ve tapınaklara estetik bir görsellik katar.

(Helios Metopu)
***
Bu tür tapınaklar, Eski Yunan mimarisinin en sade, ağır ve güçlü görünümlü tapınaklarıdır.
Adlarını, eski Helen boylarından biri olan Dorlardan alırlar.
Sütunların kaidesi yoktur. Sütun gövdesi doğrudan basamaklı zemin üzerine oturur.
Sütunlar kalın ve güçlüdür; yukarı doğru hafifçe incelir.
Gövdelerinde dikey yivler bulunur.
Dor düzeninde sütun başlıkları sadedir. Kirişin yükünü karşılayıp sütuna aktaran yalın bir taş yastık gibidir. İyon düzenindeki sarmal bezemeler (volütler) ya da Korint düzenindeki akantus yaprakları burada yoktur
Sütunların üzerinde yer alan frizde (tapınağı çevreleyen süslü yatay kuşakda), triglif ve metoplar dönüşümlü olarak sıralanır. Dor düzenini tanımanın en belirgin işaretlerinden biri budur.
Metoplar kabartmalarla süslenebilir.
Troya Athena Tapınağı'ndan bildiğimiz Helios kabartmalı “metop” da bu mimari sistemin bir parçasıdır.
Genel görünüşleri İyon ve özellikle Korinth düzenine göre daha yalın, ağırbaşlı ve anıtsaldır.

(Berlin’e kaçırılan ve günümüzde Berlin Müzeleri/Hapishanelerinde tutulan Troya’nın Helios Metopu)
***
Troya Akropolü'ndeki büyük Athena Tapınağı'nın kesin yapım tarihi hâlâ tartışmalıdır. Bu konuda arkeologlar arasında görüş birliği yoktur.
Berlin Devlet Müzeleri, tapınağa ait Helios Metopu'nu İ.Ö. 300–280 yıllarına tarihlendiriyor. Bu tarih, tapınağın Büyük İskender’in komutanlarından Lysimakhos döneminde yapıldığı görüşüyle örtüşüyor.
Ancak ABD’li arkeolog C. Brian Rose’ın değerlendirmelerine göre, kazılarda elde edilen bulgular tapınağın yapımının İ.Ö. 240'tan önce başlamadığını gösteriyor.Helenistik dönemde yapılan tapınağın yerinde daha eski bir Athena kutsal alanı/tapınağı vardı.(C. Brian Rose, The Archaeology of Greek and Roman Troy, Cambridge University Press, 2014.)
Homeros da İlyada'da, yaşadığı ve destanı oluşturduğu dönemde (İ.Ö. 8-7. yüzyılda) Troya akropolünde de Athena'nın bir tapınağından söz eder.(Homeros, İlyada, VI. 86-98 ve 269-311. Türkçesi: Azra Erhat - A. Kadir.)
Ancak destandaki olayların olduğu, Troya’nın düştüğü varsayılan İ.Ö. 12. yüzyıl Troya'sında böyle bir tapınağın varlığı arkeolojik olarak kanıtlanmış değildir.
Troya'daki Athena kutsal alanına ilişkin günümüze kalmış açık arkeolojik izler daha sonraki dönemlere aittir. Homeros, kendi çağının dinsel dünyasını geçmişin Troya'sına taşımış olabilir.

(Troya ve Athena tapınağı-Canlandırma)
***
Schliemann’ın kalıntılarını bulduğu, Helenistik dönemde inşa edilmiş ve yaklaşık 36x16 m. boyutlarındaki tapınak, Roma döneminde İmparator Augustus (İ.Ö. 31-İ.S. 14) döneminde yenilenmiştir.
Tapınağın kuzey cephesinde yer alan Helios kabartma dizisi kozmik ve mitolojik bir düzeni simgeler:
Frizlerdeki anlatının başlangıcı doğudadır. Denizden yükselen Güneş Tanrısı Helios dört atlı arabasıyla birlikte denizden yükselir.
Ardından Troya Savaşı'nı ve kahramanların mücadelelerini gösteren sahnelerin gelmiş olabileceği düşünülür.
Dizinin karşı uçta Ay Tanrıçası Selene ile tamamlanmış olabileceği düşünülür..
Kompozisyon sabahla başlar, geceyle biter!
Roma döneminde de kullanılan Athena Tapınağı, Geç Antik Çağ'da önemini yitirdi.
İ.S. 5. yüzyılın sonları ile 6. yüzyılın başlarında Troya’yı etkileyen depremler ve kentin giderek terk edilmesiyle tapınak da ortadan kalktı.
Sonraki yüzyıllarda yapının taşları sökülüp başka yapılarda kullanıldı ve görkemli tapınaktan geriye yalnızca temel ve mimari parçalardan oluşan izler kaldı.
Ve Troya uzun yüzyıllar uykuya daldı!
Hatta unutuldu!

(Troya’da Athena tapınağının kalıntıları-Bugün)
***
“Helios Metopu”Troya'nın ünlü Athena Tapınağı'nın frizinin bir parçasıydı ve Çanakkale-Hisarlık tepesinde Frank Calvert'in sahip olduğu arazide bulunmuştu.
Bir İngilizle bir Alman arasında kıymetli bir Anadolu eseri üzerinde mülkiyet sorunu çıkmıştı.
Avrupa’nın, emperyalizm öncesi kolonyalist (sömürgecilik) döneminin iki elemanıydı onlar.
Bazen rekabet ederler, hatta savaşırla bazen uzlaşırlardı.
Hangisinin olacaktı Troya’nın “metopu”?Bu nedenle Schliemann ile Calvert, ikisi de metop üzerinde hak iddiaedecekti.
Calvert, “metop”un oldukça değerli olduğunu düşünüyordu.
İskoç Araştırmacı David Traill'in (1942-2025) Schliemann ile Calvert arasındaki yazışmalara dayanarak aktardığına göre Calvert eserin değerini yaklaşık 500 sterlin (3,7 kg saf altın) olarak tahmin etmiş, nakliye giderleri çıkarıldığında kendi payına yaklaşık 240 sterlin (1,7 kg saf altın) düşeceğini hesaplamıştı.(David A. Traill, “Schliemann's Acquisition of the Helios Metope and his Psychopathic Tendencies”, Myth, Scandal, and History (1986), s. 8–80)
Buna rağmen Schliemann'dan kendi hissesi için (kendince bonkörlük yapıp) yalnızca 125 sterlin (0,92 kg saf altın) istedi.
Schliemann bunu kabul etmedi.
Calvert'e bu miktarı kimsenin vermeyeceğini söyleyerek 40 sterlin (0,29 kg saf altın) teklif etti. Sonunda Calvert'in metoptaki payını böyle çok daha düşük bir bedelle satın aldı.
İşte Anadolu eserlerini böyle alıp satıyor, birbirleriyle pazarlıklar yapıyor, kaçırıp götürüyorlardı.
Emperyalist kültür böyle bir şey miydi?
Soygundan başka ne denir buna?
Ya da “batan gemini malları.”
Osmanlı batıyordu. Topraklarındaki eserler de kapanın elinde kalıyordu.
Elbette suç önce hırsızlarındı. Ama kapıyı açık bırakanlar da vardı.

(Henirich Schliemann)
***
Schliemann metopu gizlice kaçırıp Atina'ya götürdü.
Muhtemelen diğer eserlerle beraber.
Orada eserin değerini çok daha yüksek göstermeye başladı.
D.Traill'in aktardığına göre 25–30 bin franklık(7,3 kg- 8,7 kg saf altın)bir piyasa değerinden söz etti; 1873'te ise metoba 100.000 frank (29 kg saf altın) değer biçti.(David A. Traill, “Schliemann’s Acquisition of the Helios Metope and his Psychopathic Tendencies”, W. M. Calder III - D. A. Traill (ed.), Myth, Scandal, and History: The Heinrich Schliemann Controversy, Detroit 1986, s. 48-80.)
Tabii ki Calvert de bunun kendisine ödenen miktarın kat kat üzerinde olduğunu söylüyordu.
Daha önemlisi, “metop”un Atina'ya götürülmesi de yasal değildi.
Yürürlükte olan 1869 Nizamnamesine göre apaçık kaçakçılıktı…
Araştırmalar metopun 1872 Ağustosunun başında Atina'ya ulaştığını belirtiyor.
Osmanlı kaynaklarını inceleyen araştırmacılar da Helios metobunun 1872'de Troya'dangöürülmesini açıkça kaçırma (smuggling) olarak değerlendiriyor.(Ali Sönmez, “Anadolu’dan Kaçırılan Miras: Troya Hazineleri”, Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi, Cilt 8, Sayı 21, Mart 2020.)

(David A.Traill’in kitabı)
***
Ve aynı yıllarda Troya'nın biraz daha güneyinde, Bergama'da başka bir Alman vardı:
Carl Humann.
Humann 1864-1865 yıllarında Bergama’ya gelmişti. Akropoldeki antik kalıntılarla ilgilenmeye başlamış, daha büyük kazılar başlamadan önce, 1871'de,birçok kabartma parçasını Berlin’e göndermişti/kaçırmıştı kaçırmıştı.
Bunu söyleyen yalnızca biz değiliz. Berlin müzelerinin bağlı olduğu Prusya Kültür Mirası Vakfı bile, kazılardan önce Berlin’e gönderilen friz parçalarının “sonradan yasallaştırıldığını” kabul ediyor.(Eduard Schulte, “Humann, Carl”, Neue Deutsche Biographie 10, 1974; Stiftung Preußischer Kulturbesitz, “The History of the Finds: Nefertiti and the Pergamon Altar”, 13 Ocak 2023.)
Oysa 1869 yılında yürürlüğe giren Birinci Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi, Osmanlı topraklarında bulunan eski eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklıyordu.
Bu eserlerin gönderilmesi de Osmanlı topraklarından eski eserlerin çıkarılması sorununu gündeme getiriyordu.
Humann'ın, 1878'kazı izni (https://www.deutsche-biographie.de/sfz35955.html?language=de&utm) alınmasından önce Bergama'da yaptığı kazılar izinsizdi; bulduğu eserlerden önemli bir kısmını da Osmanlı makamlarından izin almadan Berlin'e gönderiyordu. (https://www.zeit.de/2022/02/archaeologie-osmanisches-reich-tuerkei-deutschland/seite-2?)
Yani Schliemann'ın Troya'da yaptığı gibi, Humann'ın Bergama'dan eski eserleri gizlice yurt dışına çıkarmasının adı da kaçakçılıktı. (https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/tas-yerinde-agirdir-1820820?utm)
Daha sert bir sözcükle:
“Hırsızlık.”

(Carl Humann’nın Bergama’da yaptıklarını/işlediği cürümü anlattığı kazı defteri)
***
Tam bu olaylar yaşanırken Osmanlının başkenti İstanbul'da da önemli bir değişiklik olmuştu.
Alman arkeolog Philipp Anton Dethier 1872 yılında Müze-i Hümâyun (İmparatorluk Müzesi) Müdürlüğüne getirilmiş, Atina’daki TroyaHazinesi davasını devlet adına takip etmekle görevlendirilmişti.
Dethier Atina’da hazinenin geri alınması için Osmanlı adına önemli ama sonuçsuz gayretler gösterdi.
Bu süreçte yeni bir Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi hazırlanıyordu. Hazırlayan kişi yine Dethier'di.
İlk bakışta bir rastlantı gibi görünüyordu: Atina’da Osmanlı’nın kaçırılan eserlerini geri almaya çalışan Dethier, İstanbul’da eski eser hukukunu yeniden düzenleyen nizamnamenin de hazırlayıcısıydı.
Gerçekten bir rastlantı mıydı bu?
Osmanlı’da eski eser hukuku değişiyordu. Hem de kimin lehine?
Schliemann'ın 1873'te Priamos Hazinesi'ni kaçırmasının yarattığı büyük tartışmanın ardından ve Carl Humann’ın yaptığı gözü dönmüş kaçakçılık sürecinde, 8 Nisan 1874'te İkinci Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi yürürlüğe girdi. (Sinan Genim, “İmparatorluk ve Cumhuriyet Döneminde Korunması Gerekli Kültür Varlıkları Mevzuatı”; Nurettin Can, 1948.)
Dört gün önce, 4 Nisan 1874'te, Osmanlının Maarif Nezareti’nin başına Saffet Paşa getirilmişti. Yeni nazır göreve başlar başlamaz nizamname onaylanıyordu.(Kaynak: TDV İslâm Ansiklopedisi, “Saffet Mehmed Esad Paşa” ve “Ârifî Ahmed Paşa” maddeleri.)
Dethier’in hazırladığı bu yeni nizamname, kazılarda bulunan eserlerin üçte birini devlete, üçte birini arazi sahibine, üçte birini de kazıyı yapana bırakıyordu.
Daha önemlisi, kazıcı kendi payına düşen eserleri yurt dışına çıkarabiliyordu.
1869 Nizamnamesinin eserlerin yurt dışına çıkarılmasını kesin olarak önlemeye çalışan anlayışı böylece önemli ölçüde değişmişti.
Yabancı kazıcıların Anadolu'dan eski eser edinmelerinin önünde artık başka bir hukuki yol açılmıştı.
Bu düzenlemenin ilerleyen yıllarda yabancı kazıcıların, özellikle de büyük Avrupa müzeleri adına çalışan ekiplerin işini kolaylaştıracağı görülecekti.

(P.A.Dethier. Alamy arşivinde “Philipp Anton Dethier ve koleksiyonu” başlığıyla kayıtlı 19. yüzyıl fotoğrafı. Kamu malı.)
***
1874 Nizamnamesi yabancılara kazı izni veriyor, belirli ölçüde buluntunun yurt dışına çıkarılmasına olanak sağlıyordu ama
Osmanlının yurtsever görevlileri bu yasanın 1878’e kadar uygulanmasını engelledi, çıkış izni vermedi.(https://12punto.com.tr/yazarlar/sefa-taskin/bu-memleket-bizim-86291)
1875’de Atinadaki davanın sürüncemede kalmaya zorlanması ve muhtemelen yabancı devletlerin baskısıyla Osmanlı Troya Hazineleri davasından vaz geçti.
Aynı yılMaarif Meclisi (Osmanlı'nın eğitim ve kültür işlerinden sorumlu kurulu) ”Schliemann’a bundan sonra Troya’da kazı ve araştırma izni verilmeme kararı aldı.
Ama çok geçmedi, kimbilir kimin baskısı ve etkisiyle Schliemann, 1876 yılında Troya’da yeniden kazı izni aldı. Ardından 1878, 1882 ve 1890 yıllarında üç kez daha bu izinler sürdü. Görünürde eserleri yurt dışına çıkarması hala yasaktı.
Maarif Nezareti’nin başındaki isimler sık sık değişiyordu: 1874'te Saffet Paşa, 1875'te Ârifî Paşa, yıl sonunda yine Saffet Paşa. Bir yanda mahkemelerde hazinenin peşine düşen, öte yanda kaçakçıya yeniden kapıyı açan bir yönetim. Nazırlar değişiyordu, ama kapı hep aralık kalıyordu. (Kaynak:TDV İslâm Ansiklopedisi, “Saffet Mehmed Esad Paşa” ve “Ârifî Ahmed Paşa” maddeleri.)
Schliemann çalışmalarını sessiz sedasız sürdürüken, Bergama'da Almanlar gerekli yasayı çıkarttıklar çıkarttıkları halde Zeus Sunağı parçalarını götüremedikleri için kıvranıyorlar, hatta devreye sonradan III. Friedrich adıyla kısa bir süre Alman İmparatoru olacak Veliaht Prens Friedrich Wilhelm'i sokarak Osmanlı'dan izin almaya çalışıyorlardı.
Çok geçmeden muratlarına ereceklerdi.
1878 yılında Osmanlı hükûmeti Bergama'da kazı yapılması için gerekli izni verdi.
Padişah Abdülaziz'in öldürülmesi ölümünün ardından yaşanan siyasal çalkantılar, Osmanlı-Rus Savaşı'nda alınan ağır yenilgi ve Alman Devletinin baskısı sonucunda, II. Abdülhamid döneminde küçük bir bağış karşılığında yasa uygulandı, izin verildi; Carl Humann kazılarını sürdürdü ve eserleri Almanya'ya taşımaya devam etti.
Böylece Bergama'daki büyük ve resmî Alman kazıları 1878 yılında başladı.
İzin, 1874 Nizamnamesindeki üçlü paylaşım esasına dayanıyordu: buluntuların üçte biri devlete, üçte biri kazıcıya, üçte biri arazi sahibine bırakılacaktı.
Humann'ın başında bulunduğu Alman ekibi Bergama Akropolü'nde vakit geçirmeden kazmaya başladı.
Daha önce bulup kaçırdığı eserlerin dışında, birçok heykeli ve Zeus Sunağı'nın dev Gigantomakhia frizlerinin kalan bölümlerini sur duvarlarından söküp aldı; Sunak temellerinin bulunduğu yerdeki küçük höyüğü kazarak yapının kalan bölümlerini ortaya çıkardı ve bunlara el koydu.(Philipp Vandenberg (1984): “Das Versunkene Hellas, Die Wieder entdeckung Des Antiken Griechenland”, s.168, 210)

(Mehmet Esat Saffet Paşa)
***
Bergamadaki bütün bu uygulamalar 1874 Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi uyarınca yapılıyordu.
Yürürlükteki yasaya göre kazılardan çıkan eserler kazıcı, devlet ve arazi sahibi arasında üçe bölünecekti. Bu paylaştumayı da İzmir’deki Osmanlı Bankasının Göttingenli Alman müdürü yapacaktı.
Oysa Almanların öncelikli amacı Zeus Sunağı'nın hiçbir parçasını geride bırakmamaktı.
Yapılan yine yoğun baskılar sonucunda emellerine kavuştular.
Alman sömürgeciliği/emperyalizmi Zeus Sunağı'nın büyük frizlerini ve diğer önemli parçalarını elde etmeyi başardı.

(Ali Sönmez: Yitik Miras: Zeus Sunağı. 14: 1874 tarihli Âsâr-ı Atîka Ona da kaynak olarak Rûznâme-i Cerîde-i Havâdis, 1874, sayı 2446)
***
Bu nedenle Troya'da Schliemann'ın yaptığı gibi gizlice sandıklara ve ceplere konularak kaçırılan Troya Hazinesi ile Bergama'daki Zeus Sunağı'nın Berlin'e gidişi çoğunlukla benzer usülle, kaçakçılıkla olmuştu.
Bazıları da şaibeli izinler ve anlaşmalarla.
Ama sonuçta Anadolu'nun iki büyük antik kentinin en önemli eserleri aynı yıllarda Avrupa'ya doğru yola çıkıyordu.
Troya'dan Helios...
Troya'dan Priamos Hazinesi denilen eserler...
Bergama'dan Zeus Sunağı...
Ve yolların büyük bölümü Berlin'e çıkıyordu.
Alman devletinin merkezine…

(Schliemann Avrupa’da Troya’yı bulduğunu anlatıyor.)
***
1881 yılında Osmanlı Müzeler Müdürü ve bu sürecin gözlemcisi ve belki hazırlayıcısı Philipp Anton Dethier öldü.
Müze-i Hümâyun Müdürlüğüne Paşa çocuğu Osman Hamdi Bey getirildi.
Aslında bir ressam olan Osman Hamdi Bey önünde nasıl bir tablo bulunduğunu görüyordu.
Anadolu'nun dört bir yanında yabancı kazılar yapılıyor, bulunan eserlerin önemli bir bölümü Avrupa müzelerine gidiyordu.
Üç yıl sonra, 21 Şubat 1884'te yeni Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi yürürlüğe girdi.
Bu üçüncü nizamnameyle temel anlayış değişti.
Kazılarda bulunan eski eserler devlet malı sayılacak ve yurt dışına çıkarılamayacaktı.
Osman Hamdi Bey'in getirdiği bu düzenleme Anadolu'dan eski eser çıkarılmasının önüne hukuki olarak görünürde çok daha güçlü bir engel koydu.
Ancak nizamname mutlak ve istisnasız bir yasak getirmiyordu. 32. madde, belirli koşullarda bazı eserlerin yurt dışına çıkarılabilmesine imkân tanıyordu.
Bu durum Müzeler Müdürü Osman Hamdi Bey'e hangi eserlerin yurt dışına çıkarılabileceği konusunda büyük bir inisiyatif veriyordu. Bu da büyük tartışmalara ve şaibelere yol açıyordu. (Yaşar Yılmaz. Osman Hamdi Beyin Öteki Yüzü.Korpus Kitap. 2023)
Hele, aynı zamanda oryantalistlere benzer resimler yapan Osman Hamdi’nin bir resiminin Alman Müzeleri tarafından satın alınması, kaçakçı Carl Humann’la sıkı fıkı dost olması, Schliemann’la ilişkileri soru işaretleri yaratıyordu.(Franscis Bacon. Assos days. An archaolgical expedition to Asia Minor American Schools of Cslassical Stusies. Athens.47. Aktaran: Rüstem Aslan. S.24)
Hem Humann’ın hem Schliemann’ın kazıları Osman Hamdi Bey’in görev döneminde de sürdü.
Bu ilişkileri en iyi anlatan belgelerden biri bir fotoğraf.
Mart 1890. Hisarlık.
Schliemann’ın Troya’yı bulduğu iddiası hâlâ tartışılıyordu. Alman yüzbaşı Ernst Bötticher, Hisarlık’ın bir kent değil, ölülerin yakıldığı bir mezarlık olduğunu ileri sürüyor, Schliemann’ı bulguları çarpıtmakla suçluyordu. Schliemann da Avrupa’dan bilim insanlarını tepeye çağırdı.
Tepenin üzerinde kimler yoktu ki?
Troya’yı soyan Heinrich Schliemann ve karısı Sophie.
Bergama’dan Zeus Sunağı’nı Berlin’e taşıyan Carl Humann.
Helios metopunda Schliemann’a kandırılan Frank Calvert.
Ve ortada, Osmanlı’nın eski eserlerini korumakla görevli Müze-i Hümâyun Müdürü Osman Hamdi Bey.
Tartışılan, Troya’nın nerede olduğuydu. Tartışılmayan ise Troya’nın eserlerinin nerede olduğu.
Osman Hamdi Bey o gün bu soruyu sordu mu? Bilmiyoruz. Fotoğraftaki rahatlığına bakılırsa, pek sanmıyoruz.
Ne yazık ki durum böyleydi. Belgeler bunları söylüyor.
Troya'nın da Bergama'nın da çok önemli eserleri çoktan Anadolu'dan çıkmış, yad ellere düşmüştü!
Troya, Bergama, Gaziantep tarihi eserler soygunları, siyasal irade dışında aynı dönemin aynı aktörlerin eseriydi.

(Bu tarihsel toplantıyı bir kez daha yayımlıyoruz. Mart 1890, Hisarlık. Troya’nın gerçekten burada olup olmadığını tartışmak için toplanan sözüm ona bilimsel toplantı. Yerli yabancı tüm sorunlu kişiler bir arada. Kaynak: Deutsche Digitale Bibliothek.)
***
Bugün bütün bu tarihlere yan yana baktığımızda ilginç bir tablo ortaya çıkıyor.
Yıl: 1864/1865.
Carl Humann Bergama’ya geliyor. Bergama’nın Zeus Sunağının parçalarını götürmeye başlıyor.
1869.
Padişah Abdülaziz döneminde çıkarılan Birinci Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesiyle eski eserlerin yurt dışına çıkarılmasına karşı ilk genel yasak getiriliyor.
1872.
Schliemann Helios metobunu Osmanlı toprağı Troya'dan Atina'ya kaçırılıyor.
1873.
“Priamos Hazinesi” Troya'dan kaçırılıyor.
1874.
Dethier'nin hazırladığı İkinci Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi çıkarılıyor. Kazılarda bulunan eserlerin devlet, arazi sahibi ve kazıcı arasında üçe bölünmesi kabul ediliyor; kazıcıya düşen payın yurt dışına çıkarılabilmesinin yolu açılıyor.
1878.
Osmanlı Rus savaşı sonrası Alman baskısıyla verilen izinle Humann'ın Bergama'daki yeni kazıları başlıyor ve eserler Berlin’e taşınmaya, güya resmen başlanıyor.
1881.
Dethier ölüyor, Osman Hamdi Bey Müze-i Hümâyun'un başına geliyor.
1884.
Osman Hamdi Bey 3.Aasr-ı Atika Nizamnamesini çıkarıyor. Gürünürde kazılarda bulunan eski eserlerin yurt dışına götürülmesinin yasaklanmış olmasına rağmen, yasanın 32.maddesiyle Osman Hamdi
Bey uygun gördüğü eserlerin yurt dışına çıkarılmasına izin veriyor. Bu büyük şaibeler yaratıyor
On iki yıl...
Anadolu'nun eski eserlerinin kaderini değiştiren on iki yıl.
1896
Avusturya Büyükelçiliği, Efes kazılarından seçilecek bazı eserlerin Viyana'ya götürülmesi için padişahın izin verdiğini bildiriyor.
Osman Hamdi Bey ise bunun yürürlükteki Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesine aykırı olduğunu söyleyerek, her nedense, itiraz ediyor.
1906
II. Abdülhamid döneminde Osmanlı'nın son Âsâr-ı Atîka Nizamnâmesi çıkarılıyor. Eski eserlerin korunmasına ilişkin hükümler daha da ayrıntılı ve sıkı hale getiriliyor.
Tarihi süreç böyle.

(Troya’nın Helios Metopu. Berlin Müzeleri/Hapishaneleri. Yanda dik oluklar/triglifler)
***
Troya’nın Helios metobu bugün Berlin Devlet Müzeleri koleksiyonunda.
Troya Athena Tapınağı'nın kuzeydoğu köşesine ait yaklaşık bir buçuk ton (1500 kg) ağırlığındaki bu mermer blok, Berlin kayıtlarında “LV 21,1”; Museum für Vor- und Frühgeschichte koleksiyonunda ise “Sch 9582” numarasıyla kayıtlı.
Kayıtında İ.Ö. 300–280 yıllarına tarihleniyor.
Bir zamanlar Troya Athena Tapınağı'nın çatısında duran Helios, dört atının çektiği arabasıyla denizden yükseliyordu.
Belki de Ege Denizinin masmavi sularından.
Pırl pırı bir güneş…
Bugün Berlin'dedir.
Bergama Zeus Sunağı'nın büyük frizleri de Berlin'dedir.
O muhteşem heykeller.
Tanrılar geçidi.
Schliemann'ın “Priamos Hazinesi” adını verdiği Troya Hazineleri de Berlin'e kadar gitmiş, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından bu kez Moskova ve St. Petersburg'a savrulmuş.
Bergama’nın Zeus Sunağının parçaları da tahta sandıklarda, 1945’de Berlin’den demiryoluyla Petesburg’a, Sovyetler Birliğine gitmiş, 1958 da aynı yollageri dönmüş.
Üç büyük öykü...
Aynı topraklar...
Aynı yüzyıl...
Aynı yıllar...
Ve birbirine karışan aynı insanlar, yasalar, devletler ve müzeler...
Güneş tanrısı Helios'un öyküsü bu yüzden yalnızca bir mermer metobun öyküsü değildir.
19. yüzyılda Anadolu'nun eski eserlerinin nasıl el değiştirdiğinin de öyküsüdür.
Bir İngilizle bir Alman, Troya'dan çıkan bir taşın parasını kendi aralarında pazarlık etmişlerdi.
Ama kimse en temel soruyu sormamıştı:
Bu taş gerçekten onların mıydı?
Helios metobu ne Calvert'in ne de Schliemann'ındı.
Troya'nındı.

(Carl Humann’ın izinli izinsiz Almanya’ya götürdüğü Athena Tapınağının kapısı ve 3.6 mt yüzksekliğindeki Athena heykeli)
Zeus Sunağı ve Athena heykel de Humann'ın değildi.
Bergama'nındı.
Binlerce yıl Anadolu toprağı onları sakladı.
Tarihin sert kollarında korudu.
Gün ışığına çıkarıldıklarında ise ait oldukları yerde bırakılmadılar.
Kimi gizlice kaçırıldı.
Kimi dönemin yasalarının açtığı yollardan, tartışmalı izinlerle götürüldü.
Ama sonunda taşlar yerlerinden koparıldı.
Bugün Helios hâlâ dört atının üzerindedir.
Güneş hala Ege’nin gökyüzünde parlıyor.
Zeus hâlâ devlerle savaşıyor.
Madra Dağı’nın poyrazı hâlâ onu bekliyor.
Ama biri Troya'da, diğeri Bergama'da değildir.
Çünkü...
Taş yerinde ağırdır.
Sefa Taşkın
08.11.2026
Bergama/İzmir