Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
53,7489
Dolar
Arrow
44,9478
İngiliz Sterlini
Arrow
63,5281
Altın
Arrow
6093,2907
BIST
Arrow
10.729

İzmir'in ilk insanları-2: Dünya'ya nasıl yayıldık

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

Bu yazı, İzmir'de son zamanlarda bulunan bize benzer insanların ilk izleri bağlamında insanlığın hikayesini anlatan üç bölümlük dizinin ikinci yazısıdır. Dizinin devamı önümüzdeki haftalarda “12 Punto” İnternet gazetesinde yayımlanacaktır. İlk yazıya aşağıdaki linkten ulaşılabilir. https://12punto.com.tr/yazarlar/sefa-taskin/izmirin-ilk-insanlari-1-144223

İnsanlığın oluşumu zorlu ama zorunlu bir süreçtir.  

İklim koşullarının, yer hareketlerinin, coğrafyanın, besin kaynaklarına ulaşmanın, kısaca hayatta kalabilmenin sürüklediği ve evrim dediğimiz bu değişim aslında kaçınılmazdır.

Bilim insanları insanın evrimini 4 ila 2 milyon yıl öncesinde yaşamış; varlığını Orta-Batı-Güney Afrika’da, Etiyopya’da bulunmuş Lucy adı verilen fosil kemiklerden öğrendiğimiz ilk ayakta yürüyen insanımsı-maymunumsu canlıdan başlatıyor.

Arada farklı türler de ortaya çıkmaya çalışıp yok olsa da Lucy’nin evrimi; Homo habilis (Becerikli insan), Homo erectus (Dik duran insan), Homo heidelbergensis (Heildelberg insanı), Homo neandertelensis (Neandertel insanı) olarak devam etmiş, sonunda Homo sapiens (Akıllı insan)dünya sahnesine çıkmış. 

Modern insan dediğimiz Homo sapiens'in ortaya çıkışına giden evrimsel çizginin ilk temsilcilerinin yaklaşık 700-500 bin yıl önce görülmeye başladığı düşünülüyor.

Bugün bildiğimiz anatomik özellikleriyle Homo sapiens ise yaklaşık 300 bin yıl önce belirginleşti.

Yakın zamanda Afrika’nın kuzeybatısında, Fas'ta bulunan Homo sapiensfosillerinin 315 bin yıl öncesinden kaldığı saptanmış.

Faslı “akıllı insan”ın kalıntıları şu an bilinen en eski Homo sapiens’e aittir.

Bununla beraber, Homo sapiens'in evrimi Afrika’da tek bir bölgede değil, kıta ölçeğinde gerçekleşmiş olabilir.

Bunu destekleyen başka bulgular da var: Güney Afrika'daki Florisbad kafatası (yaklaşık 260.000 yıl öncesi) ve Etiyopya'daki Omo Kibish (yaklaşık 195.000 yıl öncesi) fosilleri en eski Homo sapiens izlerinin Kuzey, Güney ve Doğu Afrika'ya yayılmış olduğunu gösterir.

Bu ortak köken yalnızca arkeolojik bulgularla değil, genetik araştırmalarla da doğrulanıyor. 

Babadan oğula aktarılan Y kromozomundaki küçük değişimler izlenerek, bugün yaşayan bütün erkeklerin soyu yaklaşık 200-300 bin yıl önce Afrika'da yaşamış ortak bir ataya kadar takip edilebiliyor. 

Bilim dünyasında "Y-Kromozomal Âdem" olarak anılan bu kişi, insanlığın ilk erkeği değil; yalnızca günümüzde yaşayan erkeklerin en son ortak baba atasıdır.

Benzer biçimde anneden çocuklara geçen mitokondriyal DNA'daki değişimler izlenerek, bugün yaşayan insanların anne soyunun yaklaşık 150-200 bin yıl önce Afrika'da yaşamış ortak bir kadına kadar takip edilebildiği görülüyor. 

Bu kadın da bilim dünyasında "Mitokondriyal Havva" olarak anılıyor. Tıpkı Y-Kromozomal Âdem gibi, o da insanlığın ilk kadını değil, yalnızca günümüzde yaşayan insanların en son ortak anne atasıdır.

(İlk Homo sapiensler Afrika’da. Canlandırma.)

***

Daha önce bazı denemeler olmuş olsa bile Homo sapiens, atalarımız Afrika’yı yoğun olarak 60-70 bin yıl önce terk etmeye başladı.

Afrika'dan çıktığında yanında hiçbir harita, hiçbir plan yoktu.

Çoğu zaman zorunluluk sürükledi onları; kuraklık, kıtlık, kalabalıklaşan topraklardı sebep.

Ama yanlarında bir avuç taş alet ve inanılmaz bir uyum yeteneği de vardı; onları hayatta tutan buydu.

Bu ayrılmaya başlamanın yanı sıra Homo sapiens (yani biz) kıtanın tamamını terk etmedi. Büyük çoğunluk Afrika'da kalmaya devam etti.

Afrika'da kalan sapiens toplulukları birbirinden coğrafi olarak yalıtılmıştı. Ormanlar, çöller, dağlar doğal engeller oluşturmuştu. Bu yalıtım farklı toplulukların birbirinden bağımsız evrimleşmesine yol açtı.

Bu yüzden bugün genetik çeşitliliğin en yüksek olduğu kıta Afrika'dır.

Tüm Avrupalılar ve Asyalılar aslında küçük bir Afrikalı topluluğun torunlarıdır. Genetik olarak Afrikalılardan çok daha homojendirler.

(Toba yanardağı patlaması-benzeri)

Afrika'da bu dönemde nüfusta  darboğaza neden olduğu öne sürülen bir hipotez vardır: Endonezya'da Sumatra adasındaki Toba Yanardağı patlaması.

74 bin yıl önce meydana gelen bu doğal olay son iki milyon yılın en büyük volkanik olayıdır.

Küller atmosfere yayıldı, güneş ışığı azaldı. Bir teoriye göre volkanik kış başladı ve yıllarca sürdü. Dünya genelinde sıcaklıklar 3-5 derece düştü. Bitki örtüsü yok oldu, av hayvanları azaldı. Sonuçta insan nüfusu dramatik biçimde çöktü.

Bazı genetik kanıtlar o dönemde dünya genelinde Homo sapiens nüfusunun 10bin bireyin altına düştüğünü söylüyor.

Neredeyse neslinin tükenmekte olduğunu öne sürüyor.

 Ancak bu "Toba darboğazı" denilen felaket teorisi günümüzde bilim camiası tarafından büyük ölçüde tartışmalı bulunuyor.

Son yıllarda yapılan gen bilimi ve arkeolojik çalışmalar, dünya genelinde böyle keskin bir çöküşe dair kanıt bulamıyor.

Doğu Afrika'daki çok eski çevresel veriler Toba'nın bölgede uzun süreli bir volkanik kış yaratmadığını gösteriyor.

O dönemde kıtadaki nüfus azalışının ve ortaya çıkan düşük genetik çeşitliliğin nedeninin tek bir felakete bağlı olmadığı, insan nüfusunun zaten uzun bir dönem boyunca düşük ve dalgalı seyretmiş olduğu düşünülüyor.

Toba patlaması ya da başka nedenlerle Güney Afrika’da Homo sapiens sayısındaki bu önemli azalış, muhtemelen tarihte insanlığın en yakın yok oluş anıdır.

Kesin olan o dönemde kıtanın Güney Afrika kıyıları boyunca yaşayan küçük topluluklar hayatta kalmayı başardığıdır.

Deniz ürünleri yediler, mağaralarda barındılar. 

Ve böyle yok edici ortamda hayatta kalabilen küçük bir grup bugün 8 milyar insanın ortak atasıdır.

(Toba yanardağ patlamasının şiddetini gösteren bir resim)

***

Hayata tutunmayı başaran Homo sapiensler’in genetik izleri bugün Güney Afrika’da Botsvana, Namibya ve Zimbabwe'de, “San” ve “Khoikhoi" halklarında yaşıyor.

Bu halklar Güney Afrika'nın en eski yerli halklarıdır ve genetik olarak Homo sapiens’in en eski soyundan geliyorlar. 

Görülüyor ki 300 bin yıl önce ortaya çıkan Homo sapiens türü, bir nehir gibi zamanla farklı kollara ayrılmış.

San halkının atalarını oluşturan kol, diğer kollardan (bugünün Doğu Afrikalıları, Batı Afrikalıları ve sonunda Afrika dışına çıkacak olan gruplar dahil) yaklaşık 100-200 bin yıl önce ayrışmaya başlamış. Bazıları ayrışmayı daha temkinli biçimde 60.000-90.000 yıl öncesine tarihliyor. 

Yani San'lar zaten var olan türün içinde en erken ayrışan dal oldular. Bu da onları genetik çeşitlilik açısından "en eski/en kadim hat" yapıyor.

Bu nedenle San (ve genel olarak Khoisan) toplulukları, insanlık tarihindeki, Homo sapiens’inana genetik ağacın gövdesine en yakın duran dal olarak görülüyor.

Yani diğer tüm insan topluluklarının (Avrupalı, Asyalı, diğer Afrikalı gruplar dahil) ortak atasına, San'ların genetik hattı diğer gruplardan daha az "uzaklaşmış" durumda.

Bu yüzden onlar için "dünyanın en eski insan topluluğu" gibi ifadeler kullanılıyor.

(Homo sapienslerin ilk ortaya çıktığı yerlerden, Afrika-Kalahari savannasında Bushmen-San’lar. Kaynak: The San People of Africa - Guide to the Kalahari Bushmen Tribes. http//:africafreak.com/san-people)

***

Tabii ki bu "ilk Homo sapiens onlardı" anlamına gelmiyor, "Homo sapiens içindeki en erken ayrışan, en az karışmış soy hattı onlarınki" anlamına geliyor.

Bu bağlamda San, genetik anlamda gerçekten "kadim" bir insan topluluğudur.

Kültürel/ekonomik bir kimlik olarak Khoikhoiler’in çok daha geç ortaya çıktığı bildiriliyor.

Bir görüşe göre yaklaşık 2000 yıl önce kuzeyden gelen yayılımcılar güneybatı Afrika'ya bir göç dalgasıyla ulaştılar.

Bu grup, Avrasya kökenli ve hatta bir miktar Neandertal DNA'sı taşıyan genetik unsurları da beraberinde getirdi. 

Bu göçten sonra Khoikhoi ile San arasında karışım yaşandı. Anatomik benzerlikleri bundandır. 

Ama bu durum kendilerine özgü kültürel ve dilsel farklılıklarını korumalarını engellemedi.

Yani “San” bölgenin en eski, avcı-toplayıcı yaşam tarzını benimseyen “kök toplumu olarak varlığını binlerce yıl kesintisiz sürdürdü.

Khoikhoi ise San ile ortak, kadim bir genetik kökten gelmesiyle birlikte, hayvancılığı (sığır, koyun, keçi evcilleştirme) yaklaşık 2000-2300 yıl önce benimseyerek ayrı bir kültürel/ekonomik kimliğe dönüştü.

Halk olarak San kadar eski değiller, ama "genetik hat" olarak ortak kadim bir kökene dayanıyorlar

Bu bağlamda San’lar Homo sapiens'in en dip, en ilk dalıdır.

Yani diğer tüm insan toplulukları San’ın bir kolundan evrimleşti. San ise o ortak ataya en yakın olan gruptur.

(Bushmen-San’lar. Kaynak: http//:africafreak.com/san-people)

***

San adı "Saan" olarak okunuyor.

Bu adı onlara, biraz küçümseyerek komşuları Khoikhoi’ler vermiş ve bu sözcüğün "yerden yiyecek toplayanlar, toplayıcı" anlamına geldiği bildiriliyor.

Khoikhoi kendi dillerinde "sığır çobanı" demek.

San’lar ise kendilerini "Kung, Tuu, Tshu-Khwe, Khwe" gibi isimlerle ifade ediyorlar.

San halkı çok yetenekli, kelimenin tam anlamıyla bir avcı-toplayıcı topluluk; Khoikhoi’ler ise avcı-toplayıcı değil, göçebe hayvancılıkla (sığır, koyun, keçi) geçinen bir kırsal halk.

17.yüzyılda Hollandalı sömürgeciler buralara geldiğinde her iki topluluğa da yaşadıkları Kalahari bölgesinin "bushmen"leri, "çalı insanları " demiş. Bu, sömürgecilerin dilinde aşağılayıcı bir sözcük.

Ancak bir “San” bireyi ile bir Avrupalı arasındaki genetik farklılık, iki Avrupalı arasındaki farklılıktan çok daha fazladır. San insanı daha özgün, daha değişmemiş.

Bu bağlamda San halkının konuştuğu dil de belki insanlığın yarattığı ilk dile en yakın olan dildir. 

San dillerinin en ilginç özelliği tıklama ünsüzlerinin varlığıdır.

Dil biliminde “tıklama sesi” denilen sesler "çş, çş", "tşk, tşk" gibi dilin, dişlerin ve damağın birbirine vurmasıyla çıkarılan keskin, şakırtılı seslerdir. 

Türkçede "şşt", "cık cık", "tsk tsk" gibi uyarı ya da onaylamama amacıyla çıkardığımız ağız seslerine benzer. Ancak Türkçede bu sesler sözcüklerin bir parçası değildir; yalnız jest ve ünlem olarak kullanılır. San dillerinde ise 4-5 tıklama sesi bulunur ve bunlar kelimenin gerçek ünsüzleridir ve anlam bunlarla ayırt edilir. 

Bu özellik dünyada başka hiçbir dil ailesinde bu kadar yaygın değildir.

Doğu Afrika'daki Hadza ve Sandawe dillerinde de tıklama sesleri vardır, hatta bu sesler Zulu ve Xhosa gibi bazı Bantu dillerine de San dillerinden geçmiştir. Ama hiçbirinde San dillerindeki kadar yoğun ve merkezde değildir.

Bazı araştırmacılar, bunun insan dilinin en eski kalıntılarından biri olabileceğini düşünüyor.

Evrimsel dilbilimcilere göre ilk insan dili bu tür seslerle başlamış olabilir. 

Sonradan çoğu topluluk bu sesleri terk etti, San halkı ise eski zamanlardan beri çok uzun süredir koruyor ve konuşuyor.

Muhtemelen bu sesler bir zamanlar Anadolu'da da duyuldu.

İzmir'in imbatına, lodosuna karıştı!

Dere boylarındaki söğüt ağaçlarının hışırtılarına!

(Ava çıkan San’lar. Kaynak: http//:africafreak.com/san-people)

***

Peki bu San halkı, ilk Homo sapiensler’in ilk örnekleri Afrika’nın bu zor iklim ve çevre koşullarında binlerce yıl nasıl varlığını sürdürdü?

Yaşamlarının nasıl bir özelliği vardı? Bunları hâlâ devam ettirebiliyorlar mı? 

Bunun yanıtı “doğayla savaşmadılar, onunla anlaştılar” şeklinde verilebilir!

Yirmi beş kişilik küçük gruplar halinde dolaştılar Güney Afrika’nın Kalahari bölgesinde.

Kaya sığınaklarında uyudular. Zehirli oklarla avlandılar, ama asıl güçleri gözlerindeydi. 

Bir ayak izine bakıp hayvanın yaşını, cinsiyetini, sağlık durumunu okuyabiliyorlardı. 

Bu bir yetenek değildi, binlerce yıllık bir birikimdi.

Haftada sadece 12 ila 19 saat çalıştılar. Modern insanın hayalini kurduğu bir denge, onlar için sıradan bir gündü.

Peki boş zamanlarında ne yaptılar?

Birbirlerine hediye verme onların toplumsal davranışıydı. 

Dans ettiler, şarkı söylediler, alkışlarla ritim tuttular. Müzik onlar için eğlenceden fazlasıydı, kabilenin bir arada durmasının yoluydu. 

Deve kuşu yumurtası kabuğundan takılar yaptılar, kaya duvarlarına büyük antilopların resimlerini çizdiler. Bu resimler sadece sanat değil, kutsal bir uygulamaydı.

Eşitlik onlar için bir slogan değil, bir kuraldı. 

Başarılı bir avcı bile kibirlenemezdi, çünkü tüm kabile onun avını küçümserdi. Kimse diğerinden üstün olamazdı.

Sonra Avrupalılar geldi.

Topraklarını ellerinden aldı. Savaşlar, sürgünler, zorla çalıştırma... 

Bugün “San” halkının çoğu artık ne avlanabiliyor ne de topluyor. 

Namibya'daki küçük bir koruma alanında, devlet desteğiyle ayakta durmaya çalışan bir yaşam biçimi kaldı geriye.

Belki de sormamız gereken soru şu: İlerleme dediğimiz şey, gerçekten neyi geride bıraktı?

(San kadınları. Muhtemelen avdan dönecek erkeklerini bekliyorlar. Kaynak: http//:africafreak.com/san-people)

***

Bugünkü Afrikalı toplulukları da Afrika'da varlığını koruyabilen Homo sapienslerin torunlarıdır.

Tüm Avrupalılar, Asyalılar, Amerikalılar; hepsi 60.000 yıl önce Afrika'yı terk eden küçük bir Homo sapiens grubunun soyundan gelir.

Yani genetik olarak en çeşitli insanlar Afrikalılardır. Biz Afrika dışındakiler aslında onların genetik olarak daralmış bir alt kümesiyiz.

Sonuç olarak Afrika'yı terk etmeyen Homo sapiens yok olmadı.

Aksine kıtanın dört bir yanında yaşamaya, çeşitlenmeye ve evrimleşmeye devam etti.

Bugün 1,4 milyar Afrikalı o uzun ve kesintisiz soy çizgisinin devamıdır.

Afrika'dan ayrılanlar ise küçük bir maceraperest grup olarak yola çıktı ve dünyanın geri kalanını doldurdu.

(Gün batımında Afrika savannasında erken dönem bir Homo sapiens erkeğinin fotogerçekçi resmi. Kaynak: Smithsonian rekonstrüksiyonları: Mauricio Antón'un paleosanatı)

***

Homo sapiens’in Afrika'dan Dünya'ya yayılması yaklaşık 60.000-70.000 yıl önce başlamıştı ama bu tek bir göç dalgası değildi.

Bundan önce, yaklaşık 100-120 bin yıl önce, kalıcı iz bırakmamış olabilecek daha erken çıkış denemeleri de olmuştu. Bugünkü İsrail'deki Skhul ve Qafzeh buluntuları buna işaret ediyor

 Ama bugünkü Afrika-dışı insanlığın büyük çoğunluğu 60-70 bin yıl önceki bu ikinci dalgadan geliyor.

İnsan neden terk eder ki yurdunu?

Göç insanın ne kadar eski deneyimidir?

Yaşanan büyük felaketlerden ve çekilen büyük sıkıntılardan sonra hayatta kalan topluluklar, iklim değişiklikleri ve kaynak baskısı nedeniyle yeni yaşam alanları aradı.

İklim ısındı, buzullar çekildi. Yeni güzergâhlar açıldı.

Nüfus yavaş yavaş çoğaldı ve bir arada yaşamak zorlaştı.

Bilginin artması ve zekânın kullanılmasıyla birlikte tasarlama ve eşgüdüm kapasitesi gelişti.

İlk göç çıkışında ana güzergâh Kızıldeniz'in güney boğazından, bugünkü Yemen ile Cibuti arasındaki dar geçit oldu.

O dönemde deniz seviyesi daha düşüktü, geçit bugünkünden çok daha dardı. Muhtemelen yürüyerek geçildi.

Bu birinci dalga kıyı hattı boyunca Afrika-Yemen-Hindistan kıyıları-Güneydoğu Asya üzerinden Avustralya'ya 50 bin yıl önce ulaştı.

Bu en erken ve en hızlı yayılımdı. Kıyı boyunca gidildi, çünkü deniz ürünleri sürekli ve güvenilir besin kaynağıydı.

Bu, aynı zamanda çarpıcı ve çok zorlu bir yolculuktu, çünkü o dönemde bile engin denizlerin aşılması gerekiyordu.

Ardından belirli yaşam güçlükleri nedeniyle yaklaşık 50 bin yıl önce ikinci göç dalgası geldi.

Güzergâh, karadan Afrika-Yakındoğu-Orta Asya üzerinden gerçekleşti.

Göç kolları 45 bin yıl önce Avrupa'ya, 40 bin yıl önce Doğu Asya'ya vardı.

(Bir Sam kadını ve bebek)

***

Homo sapiens Orta Asya'da bir başka insansı tür olan Denisovan adı verilen insansılarla karşılaştı.

Rusya'nın Sibirya bölgesinde, Altay Dağları'nda, adını 18. yüzyılda burada yaşayan bir keşiş olan Denis'ten alan bir mağarada 2008 yılında bir arkeoloğun yaptığı kazıda muhtemelen küçük bir çocuğa ait bir parmak kemiği bulunmuştu.

Bu kemik üzerinde yapılan, çok iyi korunmuş DNA incelemesinde bunun bilinen hiçbir insansı türe ait olmadığı anlaşıldı.

Daha sonra bulunan başka kalıntıların da değerlendirilmesiyle, bu insansıların nasıl göründüklerini hâlâ tam bilmemekle beraber iri yarı varlıklar olduğu tahmin edildi.

Denisovanlar da Neandertallerin ataları gibi, Asya'ya ulaşmış Homo heidelbergensis (iri başlı insan) topluluklarından türemişti. Bu ortak kökenden ayrışma doğuda, yaklaşık 700-600 bin yıl önce gerçekleşti.

Bu ortak atadan ayrıldıktan sonra Denisovanlar ile Neandertaller (kaşları iri insan) bir süre daha aynı çizgide kaldı; kendi aralarında ayrı iki türe bölünmeleri ise daha geç, yaklaşık 500-400 bin yıl önce oldu.

Denisovanlar, aynı atadan, Homo heidelbergensis'ten türeyen bizim türümüz Homo sapiens'ten (akıllı insan), yaklaşık 600-500 bin yıl önce ayrışmıştı.

Bazı bilim insanları Denisovanların Asya'ya kadar gelmiş, daha eski insansı "Homo erectus"tan (dik duran insan) da evrimleşmiş olabileceğini söylüyor.

İnsanın bu, fazla uzak olmayan akrabaları binlerce yıl Asya'da farklı bir tür, Asya'nın insansı varlığı olarak soyunu sürdürdü.

Homo sapiens’in Asya'ya girişinden sonra, 40 bin yıl önce yok oldu.

Denisovanların Anadolu'ya uğrayıp uğramadığı bilinmiyor.

(Bir Deniovan bireyi-Canlandırma)

***

40 bin yıl önce Avrupa'ya ulaşan Homo sapiens (akıllı insan) burada, Avrupa’nın soğuk iklimine rağmen soyunu sürdürmüş Neandertallerle de karşılaşmış ve onlarla doğrudan temas kurmuştu. Neandertallerin yaşam alanlarına girmişti.

Muhtemelen birbirlerini tanıyorlardı, anlaşıyorlardı, belki çiftleşiyorlardı, egemenlik alanı çatışmasına giriyorlardı.

Çok uzun zaman aynı ortamlarda yaşadılar. 

Homo sapiens'in üçüncü büyük göç dalgası ise yaklaşık 15-20 bin yıl önce oldu.

Kuzeydoğu Asya'dan, Sibirya-Bering Boğazı’ndaki kara köprüsü üzerinden Kuzey Amerika-Orta Amerika-Güney Amerika'ya girildi.

O dönemde Bering Boğazı'nın yerinde kara vardı, yürüyerek geçilebiliyordu.

Buzul Çağında deniz seviyesi çok düşüktü. İnsanlar farkında olmadan bir kıtadan diğerine geçmişti.

Muhtemelen İzmir'den, Batı Anadolu sahillerinden Ege adalarına geçiş de böyle yürüyerek olmuştu.

Homo sapiens Güney Amerika'nın en güneyine, Patagonya'ya 12 bin yıl önce ulaştı. Afrika'dan çıkıştan bu yana yaklaşık 50 bin yıl geçmişti.

(Kaynak: Gün batımında Afrika savannasında erken dönem bir Homo sapiens erkeğinin fotogerçekçi rekonstrüksiyonu.  Smithsonian rekonstrüksiyonları: Mauricio Antón'un paleosanatı)

***

Dünya tarihine bakıldığında Homo sapiens’in (akıllı insanın-çağdaş insanın) yayılımı çok hızlı olmuştu.

"Üst Paleolitik" (Eski Taş) dönem denilen 50-12 bin yıl öncesinde Homo sapiens geliştirdiği alet teknolojisiyle ince dilgiler, kemik iğneleri, ok ve yay iyice yaygınlaştı. 

Bu aletler Homo sapiens’in farklı iklimlere uyum sağlamalarını kolaylaştırdı.

Her ne kadar bir görüşe göre sanatın, süs eşyası yapımının ve kullanmanın bu dönemde patlama yaptığı bildirilse de son arkeolojik veriler bu hikâyenin çok daha eskiye uzandığını gösteriyor.

Güney Afrika'daki Blombos Mağarası'nda bulunan aşı boyası 285 bin yıl öncesine, deniz kabuğundan boncuklar ise 70-160 bin yıl önceye tarihleniyor. 

Yani ortada sanatsal gelişimin görüldüğü tek bir "an" yok, yüz binlerce yıla yayılan, sessiz sedasız bir birikim var. 

Yeni bulgular tarihi derinleştirebiliyor.

(İlk Homo sapiensler yolda)

***

Tarihin bu akışında evrim yasaları işlemeye devam ediyordu. Ortama uymayan siliniyor, gidiyordu.

Çevreye uyum sağlayan varlığını sürdürüyordu.

Ortama uyum sağlamak (adaptasyon) doğal seçilimle birlikte evrimin en belirleyici ögesidir.

Bu süreçte Homo sapiens kemik iğnelerle deri dikmeyi öğrendi. Giysiler yaptı. Bu olmadan soğuk iklimlere girmek, yaşamak olanaksızdı.

Bu ilerlemelerle birlikte Homo sapiens’in soyutlama, sembolik düşünme yeteneği gelişti.

Bir gün bu yetenek, sıradan bir taşı “kutsal bir anıta“ dönüştürecekti. Ama henüz o gün gelmemişti.

Dil ve tasarlama kapasitesinin artması toplulukların eşgüdümünü artırdı. Böylece uzun yolculuklar organize edilebildi.

Toplumsal ağlar oluştu. Farklı gruplar arasında alışveriş yapılması ve bilgi paylaşımıyla, iletişimle bir grubun keşfettiği yenilik diğerine aktarıldı.

Yırtıcılara karşı ortak korunma yöntemleri geliştirildi.

Bu gelişmelerle birlikte Homo sapiens gittiği her yeri değiştirdi.

Hatta bir kıtaya ya da adaya ulaştıktan kısa süre sonra oradaki büyük hayvanların çoğunluğu ortadan kalktı.

Ya bu hayvanları besin çeşitliliğine kattı Homo sapiensya da tehdit olarak görüp yok etti.

Avustralya'da dev kanguru, yavaş yürüyen dev kaplumbağalar; Amerika'da mamut, dev tembel hayvanlar, deve; Yeni Zelanda'da dev kuşların soyu tükendi.

Büyük hayvanlar, Homo sapiens'i, onlara zarar verebileceklerini fark edecek şekilde evrimleşmediklerinden onlardan korkmuyordu, kolay av oldular. Avcılıkta iyice ustalaşmıştı ilk insanlar.

Ancak iklim değişikliği bu tükenişin daha güçlü nedeni olarak görülebilir.

(Homo sapiens avda)

***

Homo sapiens'in Afrika'dan dağılması tarihin en büyük serüven öyküsüdür.

60 bin yıl içinde okyanuslar aşıldı, kutuplar geçildi, her iklime uyum sağlandı.

Bu yalnızca zekâ, sosyal bağlar, iletişim ve merakla gerçekleşti. 

Bugün dünyanın dört bir yanında yaşıyor olmamızın altında bu inanılmaz yolculuk yatıyor.

Bu yolculuğun bir kolu Anadolu'ya ulaştı. 

Anadolu'nun vadilerinde, mağaralarında ve kıyılarında yaşam kurdu.

Yemyeşil ormanlarını, serin pınarlarını, zengin bitki örtüsünü, parslarını, boğalarını ve geyiklerini tanıdı.

Bu uzun yolculuğun izleri zamanla Ege kıyılarına, Dikili-Karadağ'a, Urla'ya, Karaburun'a ve bugünkü İzmir coğrafyasına kadar uzandı.

Peki bu insanların Anadolu'daki en eski izleri nelerdir? 

İzmir'e ne zaman ulaştılar? 

Hangi taş aletleri yaptılar ve kullandılar, hangi mağaralarda yaşadılar? 

Dizimizin üçüncü ve son yazısında, Anadolu'dan İzmir'e uzanan bu ilk insan izlerinin peşine düşeceğiz.

Not: Yukarıdaki bilgiler çeşitli yazılı, görsel, elektronik verilerden edinilmiştir.

Sefa Taşkın

19.07.2026

Dikili-İzmir