ABD ile İran arasındaki ateşkes, savaşın tamamen sona erdiği anlamına gelmemekte; daha çok gerilimin geçici olarak azaltılmasına yönelik bir adım olarak değerlendirilmektedir. On beş günlük kısa süreli ateşkesin, her iki ülkenin iç siyasi dengelerindeki karmaşıklık ve kamuoylarının savaşın sürdürülmesine yönelik isteksizliğiyle yakından ilişkili olduğu söylenebilir. Bu çerçevede tarafların hem iç kamuoylarını yatıştırmak hem de askeri ve stratejik açıdan toparlanmak için zaman kazanmayı hedefledikleri anlaşılmaktadır. Dolayısıyla savaşın tamamen sona erip ermeyeceği belirsizliğini korumaktadır. Özellikle Basra Körfezi’ndeki gelişmeler ve İsrail’in olası askeri hamleleri bu belirsizliği artıran temel unsurlar arasında yer almaktadır.
Bu noktada ateşkesin, savaşın sona ermesi için bir umut ışığı olduğu yönünde beklentiler bulunsa da mevcut gelişmeler, çatışmaların geçici olarak durmasının savaşın bittiği anlamına gelmediğini göstermektedir. Zira çatışmaya taraf olan aktörlerin stratejik hedefleri henüz tam anlamıyla gerçekleşmemiştir. Bu durum, ateşkes sonrasında yeni çatışmaların ortaya çıkma ihtimalini güçlendirmektedir.
Ateşkes, uluslararası kamuoyu tarafından genel olarak olumlu karşılanmış olsa da taraflar sürecin her aşamasını kendi lehine bir “zafer” olarak sunmaktadır. ABD açısından Hürmüz Boğazı’nın açılması ve İran’ın nükleer altyapısına zarar verilmesi önemli kazanımlar olarak öne çıkmaktadır. İsrail, kendisi açısından tehdit oluşturan unsurların zayıflatıldığını ileri sürmektedir. İran ise yoğun askeri ve siyasi baskıya rağmen rejimin devamlılığını sağlamış olmayı bir başarı olarak sunmaktadır. Bu çerçevede, tarafların kendi kamuoylarına yönelik zafer söylemi geliştirmeleri siyasi açıdan anlaşılabilir bir durumdur. Bununla birlikte, güç dengesi ve sonuçlar açısından farklı değerlendirmelerin yapılması da mümkündür. Ancak yine de İran’ın zafer kazandığı söylenebilir.
İç politikadaki dinamikler de ateşkes kararında belirleyici bir rol oynamıştır. ABD Başkanı Donald Trump, başkanlık seçim sürecinde daha ucuz benzin, güçlü dolar, daha düşük bütçe açığı, daha az kamu harcaması ve savaşlara dahil olmama yönündeki vaatleriyle öne çıkmıştı. Ancak savaş sürecinde ortaya çıkan gelişmeler, bu vaatlerin önemli ölçüde tersine dönmesine yol açmış ve bu durum iç politikada ciddi baskıları beraberinde getirmiştir. Savaşın artan ekonomik maliyeti ve Amerikan kamuoyunda savaş karşıtı eğilimlerin güçlenmesi, yönetimin gerilimi geçici olarak düşürme yönünde adım atmasını zorunlu kılmış olabilir. Bu bağlamda ateşkes, yalnızca dış politika değil, aynı zamanda iç politika kaynaklı bir denge arayışının sonucu olarak da değerlendirilebilir.
Bununla birlikte, ateşkesin stratejik bir “gerilimi azaltma” hamlesi olabileceği yönündeki değerlendirmeler de dikkate değerdir. Böyle bir senaryoda, geçici sakinliğin ardından İran’a yönelik yeni bir askeri müdahale ihtimali gündeme gelebilir. ABD’nin bölgedeki askeri varlığı ve konuşlandırdığı kuvvetler, bu tür bir ihtimalin tamamen göz ardı edilmemesi gerektiğini göstermektedir. Bu çerçevede Hark Adası başta olmak üzere Ebu Musa, Büyük ve Küçük Tunb Adaları gibi stratejik noktalar üzerindeki olası gelişmeler, bölgedeki güç mücadelesinin seyrini etkileyebilecek niteliktedir.
Bununla birlikte mevcut tablo, çatışmanın yalnızca İran ile sınırlı olmadığını, daha geniş bir bölgesel ve hatta küresel güç mücadelesinin parçası olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bağlamda söz konusu süreç, uluslararası düzenin geleceğini şekillendirme potansiyeline sahip bir mücadele olarak değerlendirilebilir. Ortadoğu’da İsrail’in güvenlik mimarisinin merkezde olduğu ve bazı bölge devletlerinin güvenliklerini ABD ve İsrail ile kurdukları ilişkiler üzerinden sağlamaya yöneldiği bir yapı giderek daha belirgin hale gelmektedir. Nitekim Körfez ülkelerinin güvenlik politikalarında bölgesel iş birliği yerine dış aktörlerle kurulan ittifakların ön plana çıktığı görülmektedir.
Bu gelişmeler ışığında1982 tarihli Yinon Planı’na yeniden bakmak yerinde olacaktır. Söz konusu plan, İsrail’in güvenliğini sağlamanın yolunu, bölgedeki Arap devletlerinin etnik ve mezhepsel temelde parçalanmasında görüyordu. Dolayısıyla günümüzde yaşanan gelişmeler, Yinon Planı’nın bölgeyi parçalara ayıran jeopolitik vizyonunun hala etkili olduğu yönündeki iddiaları güçlendirmektedir. Bu durum“sırada hangi devletlerin olduğu” sorusunu bölgesel tartışmaların merkezine taşımaktadır.
Diğer taraftan, ABD yönetiminin zaman zaman NATO ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurumlara yönelik eleştirel söylemleri, mevcut küresel güvenlik mimarisinin dönüşebileceğine işaret etmektedir. Bu durum, yalnızca Batı ittifak sistemi için değil, aynı zamanda Arap Birliği gibi bölgesel örgütler açısından da yeni kırılma ve yeniden yapılanma ihtimallerini gündeme getirmektedir.
Ateşkes süreci, bölge ve dünya açısından kısa vadeli bir “nefes alma” imkânı sunarken, diplomatik girişimlerin de önünü açmıştır. Bu kapsamdaPakistan öncülüğünde başlatılması planlanan görüşmeler kritik önem taşımaktadır. Ancak bu görüşmelerin başarısızlıkla sonuçlanması durumunda, çatışmaların çok daha geniş ve tehlikeli bir boyut kazanması ihtimali bulunmaktadır. Tarafların savaş öncesinde de gündeme gelen ancak uzlaşma sağlanamayan talepleri, müzakerelerin ne denli zor geçeceğine işaret etmektedir.
Ayrıca ABD’nin çoğu zaman kendi ulusal çıkarlarını önceliklendirdiğini açık şekilde ifade etmesi, müzakerelerin kalıcılığı konusunda soru işaretleri doğurmaktadır. Bu durum, görüşmelerin yalnızca taktiksel bir süreç olabileceği ve kalıcı bir uzlaşmadan çok stratejik baskı aracı olarak kullanılabileceği yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmektedir. Bu çerçevede, ABD’nin İran’ı kendi şartlarını kabul etmeye zorlamak amacıyla yeniden askeri seçeneğe başvurabileceği ihtimali de göz ardı edilmemelidir.
Nihayetinde, mevcut çatışma sürecinin temelinde İran’ın nükleer programı başta olmak üzere taraflar arasındaki derin görüş ayrılıkları yer almaktadır. Ancak bir aydan uzun süren çatışmalara rağmen bu sorunlar çözülmek bir yana daha da derinleşmiştir. Üstelik Hürmüz Boğazı’nın statüsü, savaş tazminatı, Lübnan’daki Hizbullah’ın rolü ve ABD’nin bölgedeki askeri varlığının geleceği gibi yeni başlıklar da gündeme eklenmiştir. Bu nedenle ABD ile İran arasında kısa vadede kapsamlı bir uzlaşma sağlanması ve bağlayıcı bir barış mekanizmasının oluşturulması olası görünmemektedir.
Mevcut durumda tarafların aynı fikirde olduğu tek nokta, savaşın sürdürülmesinin maliyetinin yüksek olduğu ve geçici de olsa çatışmalara ara verilmesi gerektiğidir. Bu nedenle düşmanlıklar şimdilik askıya alınmış ve arabuluculuk girişimleri başlatılmıştır. Ancak bu sürecin kalıcı barışa mı yoksa yeni bir çatışma evresine mi evrileceği, önümüzdeki dönemde atılacak adımlara bağlı olarak şekillenecektir.
Bununla birlikte, İran’da Dini Lider Ali Hamaney için 40 günlük yas süresinin sona ermesiyle birlikte ortaya çıkan intikam söylemleri ile ABD ve İsrail’in hedeflerine ulaşma konusundaki ısrarı, ateşkesin kısa ömürlü olabileceğine ve kalıcı barışın gecikme ihtimaline işaret etmektedir.
Çok Okunanlar
Yusuf Güney tutuklandı
Bakan Fidan: Ateşkes Lübnan'ı da kapsamalı
Besle Zelenski’yi oysun Türkiye’yi!..
Pavyon işleten muhtarın işlediği cinayetin detayları ortaya çıktı
Faaliyet raporları ışığında Tekirdağ
Yeni normalimiz savaş: Panzehiri sandık mı?
Kırılgan ateşkes
Türkiye'de sigara kullanımı o tarihten sonra tamamen yasaklanacak!
CHP'li Belediyelere operasyonlar kaldığı yerden devam ediyor
Uzmanlardan tek kredi kartı uyarısı: Çok büyük risk var