Tarih, dışarıdan bakıldığında bütünlüklü ve kesintisiz bir akış izlenimi verse de, gerçekte damla damla biriken, zaman zaman eksilen, bulanıklaşan ve yönünü kaybeden bir ırmağa benzer. Bu ırmağın suları hiçbir zaman bir anda ortaya çıkmadı; aksine, uzun süreçler boyunca çeşitli kollardan beslenerek bugünkü yatağını buldu. Üstelik bu yatağın nereden geçeceğine çoğu zaman ırmağın içindeki güç odakları karar verdi. Zira tarihi yazanlar, büyük ölçüde iktidarı elinde bulunduranlardı; tacı ele geçirenler, kalemin mürekkebini de belirledi.
Bu tarihsel akışın içine karışan en güçlü kollardan biri de dinler oldu. Ancak dinler de sanıldığı gibi bir anda, bütünlüklü ve tamamlanmış yapılar halinde ortaya çıkmadı. Aksine, uzun zaman dilimleri içerisinde inşa edildiler; mitlerle, kutsallarla, ritüellerle, kahraman anlatılarıyla büyütüldüler. Önemli günler ve olaylar takvimlere yerleştirildi, efsaneler tarihsel gerçekliğin yerini aldı, anlatılar zamanla sorgulanamaz bir zemine taşındı. Bu dokunulmazlık hali tesadüfi değildi. Kimi zaman iktidar alanlarını korumak, kimi zaman büyüyü bozmamak, kimi zaman da kutsallık adına kurulan rant düzenlerini sürdürebilmek için bu sessizlik bilinçli biçimde muhafaza edildi.
Bu noktada şu soru kaçınılmaz hale gelir: Dinler, tarihsel varoluş biçimleriyle yalnızca seküler alan tarafından mı sınırlandırıldı, yoksa seküler dünyanın kendisini yeniden üretme biçimlerine de yön verdi mi? Daha açık bir ifadeyle, bugün dinin seküler formlarıyla yaşıyor olabilir miyiz?
Eğer belirli düşünce ve ideolojiler sarsılmaz kahramanlar üretmişse; eğer parti binaları ya da örgüt merkezleri kutsal mekânlara dönüşmüşse; eğer bu yapıların geçmişi dokunulmaz, eleştirilemez ve mutlak doğru olarak sunuluyorsa; dahası tüm bu alanlar siyaset ve ticaretin aracı haline getirilerek bir çıkar düzeni inşa edilmişse, burada artık masum bir sekülerlikten söz edilemez. Açıkça ifade etmek gerekir ki bu noktada “seküler bir din” kurulmuştur.
Bu seküler dinlerin tezahürleri, geleneksel din formlarından şaşırtıcı derecede tanıdıktır. Karizmatik liderler ve şefler, kutsal metin işlevi gören anlatılar, masalsı bir dilde yazılmış siyasi söylemler, ritüel niteliği taşıyan anma törenleri ve kendisinden önceki zamanı silen “sıfır noktası” tarih anlatıları… Tüm bunlar seküler dinin sembolik dünyasını oluşturur. Aynaya yansıyan görüntü nettir: Değişen yalnızca isimlerdir; mekanizma aynıdır.
Bu bağlamda seküler dinlerin tanrı ve peygamberleri de farklı biçimlerde karşımıza çıkar. Tanrılar; güç, iktidar, servet ve ideoloji olarak cisimleşirken, peygamberler liderler, patronlar, krallar ve karizmatik figürler şeklinde vücut bulur. Bu figürlerin kitlelerle kurduğu ilişki, karizmaları ve sorgulanamaz konumları, dinsel bir bağlılığı andırır. Nasıl ki tarih boyunca bazı dinlerin tanrıları ve peygamberleri zamanla silinmişse, seküler dinlerin kutsalları da benzer bir akıbete uğrar. Ancak anlayış ve sistem farklı biçimler altında varlığını sürdürmeye devam eder.
Bu etkileşimi en çarpıcı biçimde ortaya koyan ifadelerden biri Miguel D. Lewis’e aittir. Lewis, seküler dinler bağlamında kapitalizmi şöyle tanımlar:
“Kapitalizm dindir. Bankalar kilise, bankacılar rahip, zenginlik cennet, fakirlik cehennem, mülkiyet kutsaldır. Para ise Tanrı.”
Kapitalizmin bugün neredeyse doğa yasaları gibi sunulması, sorgulanamaz ve alternatifsiz bir düzen olarak kabul ettirilmesi, bu tespiti yalnızca çarpıcı değil, aynı zamanda son derece isabetli kılar.
Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: Araçların aynılaştığı yerde, amaçlar da benzeşir. İsimler, tarihler ve mekânlar değişse de işleyiş aynı kalır. Bu nedenle yapılması gereken şey, bir an durup geriye yaslanmak ve sahip olduğumuz aidiyetleri sorgulamaktır. Bu sorgulama uzun sürmeyecektir; zira mekanizmanın dişlileri, dikkatle bakıldığında kendini hemen ele verir.
Çok Okunanlar
PTT'den emeklilere 14 bin TL'ye kadar geri ödemesiz destek
Özgür Özel'den Akbelen için AYM'ye çağrı
Şubat ayında yapılan genel seçim anketinden çarpıcı sonuç
İkinci cumhuriyetin adını 'Terörsüz Türkiye' koydular!..
Atatürk kazanıyor da CEHAPE neden yeniliyor?
Erdoğan'dan Furkan Torlak vetosu
Münih Güvenlik Konferansı ve ABD’nin gücünün sınırları
Can Yücel, 'G.te g.t denir' dedi mi?
Belediye Başkanı tutuklanmıştı
Seküler dinler ve iktidarın kutsallaşması