Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
37,3497
Dolar
Arrow
42,7993
İngiliz Sterlini
Arrow
58,3776
Altın
Arrow
6832,7834
BIST
Arrow
10.729

Creative Maximalism: Bir trend hikayesi

Geçen hafta şu soruyu sormuştuk: katılımcı, kolektif ve hızlı üretilen yeni bir kültür akımı olduğu ileri sürülen Creative Maximalism ne kadar derinleşebilir? Değişen gerçekten hikayenin kendisi mi, yoksa yalnızca anlatım ve sunuş biçimi mi? Soruyu daha net bir teorik çerçeve içinde yeniden formüle edersek, karşımızda kültürel bir dönüşüm mü var, yoksa platform kapitalizminin kültürün dolaşımda yeni bir uyarlaması mı?

Önce kavramsal bir ayrım yapalım. Kültür tarihsel olarak üretimle ve birikimle tanımlanan toplumsal bir olgudur. Eserler, biçimler, anlatılar ve estetik kodlar üst üste biner, tortulaşır, bir hafıza alanı üretir. Raymond Williams’ın ifadesiyle kültür, biriken ve taşınan bir süreçle oluşur. Bugün tanık olduğumuz şey, birikimden çok dolaşımdır. Gerçekten de genç kuşaklar, dijital platformlarda yapay zeka (AI) ile mem üreten, video yapan, oyun ve platform evrenlerine katkı sunan, estetik biçimleri dolaşıma sokan aktif aktörler. Peki bu yoğun katılım, ne ölçüde kültürel özerklik veya birikim anlamına geliyor?

Platformların egemen olduğu dijital medyada kültürel nesneler anlam taşıyıcısı olarak değil bir dolaşım birimi olarak değer kazanır. Bir içeriğin değeri, ne kadar hızlı yayıldığı, ne kadar etkileşim ürettiği ve algoritmik akışta ne kadar süre durduğu ile ölçülür. Bu bağlamda “katılımcı kültür, kolektif üretim ya da kamu tarafından oluşturulan eğlence (Public-Generated Entertainment)” gibi kavramlar, altyapıda üretim maliyetinin toplumsallaştırılması ve riskin kullanıcıya dağıtılmasını işaret eder. Dallas Smythe’ın “izleyici metası” kavramı bugün güncellendiğinde içerik üreten, veri üreten, dolaşımı hızlandıran üretici-kullanıcıya dönüşmekte. Walter Benjamin ise teknik yeniden üretimin kültürü “aurasından” kopardığını söylerken sadece çoğalmaya değil, deneyimin dönüşümüne de vurgu yapıyordu. Bu anlamda bugün dijital platformlarda gördüğümüz şey kültürel nesnenin çoğaltılarak, bitimsiz bir dolaşımın içinde çözülmesidir.

Adorno’nun kültür endüstrisi eleştirisi de bu noktada güncellenerek karşımıza çıkıyor. Kültür, bir kez daha kendi iç ölçütleriyle değil, dolaşım ve tüketim hızına göre değer kazanıyor. Fark ise standartlaşmanın sonsuz varyasyon yanılsamasına dönüşmesi. Ama ikisinin de ortak noktası kültürün zamana tabi kılınması.

Jonathan Crary, üretilenleri nasıl algıladığımız ve ne kadar süre algılayabildiğimizin yönetildiğini belirtirken,  Hartmut Rosa “toplumsal hızlanma” kavramı ile kültürün dolaşım hızı arttıkça, onun yerleşme ve hafıza üretme kapasitesini zayıflattığını açıklamakta.  Algı ve hız önemli olduğunda Creative Maximalismin aşırı yüklü, katmanlı, kaotik ve abartılı estetiği, dikkat ekonomisinin zorunlu bir sonucu gibi duruyor. Yani görünür kalabilmek için sürekli daha yoğun, daha hızlı ve daha gürültülü olmak gerekiyor. 

Peki bu akım kültürel birikim üretmeye yapısal olarak elverişli mi? Cevap giderek daha net biçimde “Hayır’a” yaklaşıyor. Çünkü bu sistemin temel zaman mantığı, toplumsal hızlanma üzerine kurulu ve eskimeyen şey bu nedenle sistem açısından bir sorun haline gelir. Oysa kültür zamanla kavga edebilen toplumsal üretimdir. TikTok, YouTube ya da benzeri mecralarda dolaşan içeriklerin büyük bölümü, daha yerleşmeden yok olurken, akışın kendisi hatırlamayı değil, unutmayı örgütlüyor. Bernard Stiegler’in dediği gibi endüstriyel ölçekte bir hafıza yıkımı. Oyun kültüründen gelen “sürekli kurcalama, sürekli ekleme” mantığı da bu sisteme çok iyi uyuyor. Bir şeyin sürekli güncellenmesi ve sürekli yeniden dolaşıma sokulması, platformlar için bir avantaj. Çünkü bu sürekli etkileşim demek.

Türkiye bağlamında zaten zayıf olan kültürel kurumsallaşma, zaten kırılgan olan kamusal tartışma alanı, bu hız trendi içinde daha da parçalanıyor. Gündemler, figürler, tartışmalar ve estetik biçimler yan yana akıp gidiyor. Türkiye gibi ekonomik belirsizliğin ve güvencesizliğin yaygın olduğu bir ülkede bu platformlar çoğu zaman bir “şans kapısı” gibi görülüyor. Tutarsa belki bir çıkış olur umudu. Oysa kullanıcı-üreticilerdeki “geçimlik girişimci umudun” kendisi de dijital medyadaki platform sisteminin sürekliliğini besleyen unsurlardan biri.

Bu yüzden geçen haftaki soruya bugün daha net bir yanıt vermek mümkün: Evet, ekran değişti. Evet, form değişti. Ama daha önemlisi, kültürün ontolojik statüsü değişti. Eser değil, akış; birikim değil, dolaşım; hafıza değil, güncellik belirleyici hale geldi. Bu, yeni bir kültür çağından çok, kültürün platform kapitalizmine uyarlanmış yeni bir dolaşım formu. Çünkü değişmeyen bir şey var. Akışın üzerinde gerçekleştiği ekonomik düzen. Bugün kültür, birkaç büyük platformun sahip olduğu altyapılar üzerinde, onların koyduğu kurallarla ve onların belirlediği görünürlük ölçütleriyle dolaşıma giriyor. Yani sahnedeki form değişmiş olsa da oyunun temel kuralları yerli yerinde duruyor. Sadece sistem artık üretimi dijital medyada daha ucuza, daha hızlı, daha renkli, daha AI odaklı ve daha çok yaptırabiliyor. “Katılım, yaratıcılık ve topluluk” gibi kavramlar, mekanizmanın daha verimli çalışması için kullanılan cazip başlıklara dönüşüyor. 

Dolayısıyla bugün gördüğümüz şey yönlendirilmiş bir trend. Daha çok, gençliğin yaratıcı enerjisinin platform ekonomisinin hız ve dikkat algoritmalarında kullanılması. Kültür, onların elinde hiç olmadığı kadar hareketli ama hiç olmadığı kadar da geçici. Bu akımın içinden, tarihsel anlamda derinlikli bir kültürel birikimin çıkması yapısal olarak çok zor görünüyor.