Son yıllarda tüm ekonomi-politik liberal anlatı maskelerinin düşmesi ya da artık maskeye gerek görülmemesi Silikon Vadisi’ne de yansıdı. 2026 yılının sert gerçekliğiyle “özgürlükçü teknoloji rüyası” yerini bir tekno-leviathana bıraktı. Gazze soykırımında askeri teknolojisini eğiten ve profesyonelleştiren Palantir adlı yapay zeka (AI) teknoloji ve gözetim şirketinin manifestosu ütopik bir metin olarak görülemez.
Durum mülkiyet ve rant ilişkilerine odaklanan teknofeodalizm kavramsallaştırmalarını çoktan aşmıştır. Palantir’in manifestosu, ilk bakışta güvenlik ve teknoloji ekseninde konumlanmış bir metin gibi görünse de Silikon Vadisi’nin yeni tekno-burjuvazisinin, finans sermayesi ve bürokrasi karşısında egemenliğini ilan ederek devleti algoritmik bir altyapıya dönüştürme ilanıdır.
Maddelerde vurgulanan, devletin egemenlik yetkisinin, karar mimarisinin ve en nihayetinde toplumsal gerçeklik algısının yazılımsal bir dış kaynak kullanımı yoluyla ele geçirilmesidir.
Yeni tekno-burjuvazi, AI teknolojilerini toplumsal denetim, askeri gözetime ve jeopolitik caydırıcılığa yönlendirmek için harekete geçerek güvenliği, ekonomik olarak sonsuza dek genişletilebilir yeni bir algoritmik pazar alanı olarak kurguluyor. Güvenliği ve belirsizliği sürdürülebilir bir ekonomik kaynak haline getiren manifestoda tekrar eden “kaçınılmaz tehdit” ve “yazılım temelli caydırıcılık” vurguları, tehdidin dışsal bir gerçeklik olmaktan çıkıp, bizzat pazarın kendisi haline geldiği bir ideolojik çerçeve çiziyor. Bu ekonomi-politik düzlemde, manifestonun 15. maddesinde yer alan Almanya ve Japonya’nın yeniden silahlandırılması çağrısı, bir pazar genişletme stratejisidir. Ancak askeri gözetim teknolojileri bu kez emperyalist coğrafyaları da kapsayacak. Örneğin manifesto teknolojik altyapıda ABD ve Çin’in gerisinde kalan Avrupa ülkelerinin karar verme mekanizmalarını Amerikan merkezli kapalı devre algoritmalara göbekten bağlama umudunu içermektedir.
Manifestonun en karanlık boyutu ise ideolojik çerçevesidir. Batı’nın “işlevsel” medeniyetlerini yücelten, geri kalanları ise “atılabilir” kategorisine hapseden bu üstünlükçü yaklaşım, algoritmik neo-kolonyal kuşatmadır. Metin açıkça bir “medeniyetler çatışması” varsayımını başlangıç noktası olarak alıyor. Bu varsayım tartışılmıyor, kanıtlanmıyor, doğrudan kabul ettiriliyor. Çünkü eğer bu varsayım çökerse, tüm iş modeli çöker. Bu metinde açıkça savunulan şey 21. yüzyılda sert güç; yazılım altyapılarıyla kurulacak. Egemenlik, artık Big Tech sunucularından doğrudan iptal edilebilen bir değişkene dönüşecek. Yani artık egemenlik, koda yazılacak. Askeri-endüstriyel kompleks, yerine tehdit tanımları, hedef listeleri ve stratejik öncelikler algoritmik olarak üretilecek. Örneğin Türkiye gibi jeopolitik olarak hassas, çok katmanlı tehdit algılarına sahip bir ülke için bu risk teorik değil, varoluşsaldır. Çünkü dış kaynaklı bir algoritmik sistem, Türkiye’nin tehdit önceliklerini Türkiye adına belirlemeye başladığı anda, egemenlik fiilen devredilmiş olur.
Yapay zeka mevcut veriyi analiz edecek, geleceğe dair olasılıkları modelleyerek proaktif ve önleyici müdahale alanları üretecek. Ancak bu süreçte model, ne kadar çok veri işlerse o kadar çok potansiyel tehdit de üretecek. Böylece güvenlik alanı, teknik olarak sonsuza dek genişletilebilir bir pazara, AI ise bu pazarın üretim aracı ve meşrulaştırma mekanizmasına dönüşecek. Artık bu, gözetim kapitalizmini aşan bir aşamadır, çünkü veri artık sadece davranış tahmininde kullanılmayacak doğrudan operasyonel karar üretimi için kullanılacak. Öyle bir kurgu düşünün ki Palantir benzeri bir “tehdit skorlama” yazılımı, anahtar kelimeler ve meta-veriler üzerinden yaptığı analizle, bir sabah telefonunuza “Halkı yanıltıcı bilgiyi yayma potansiyeliniz %98 olarak ölçülmüştür; önleyici tedbir kapsamında polis merkezine müracaat edin” şeklinde bir mesaj gelebilir. Karar süreçlerinin bu denli otomatize edildiği bir düzende, hukuk uygulamaları yargıçlara değil; algoritmaların önleyici müdahale komutlarına bırakılacaktır.
Nihayetinde tekno-burjuvazi kontrolündeki kapitalist birikim mantığı ile AI, kaçınılmaz olarak “Mutlak Kötülük” üretir. Hannah Arendt’in modernite merkezli “kötülüğün sıradanlığı” tezi, bugün yerini algoritmanın hatasızlığı illüzyonuna bırakmıştır. Sorumluluk, hiçbir vicdanı olmayan bir satır kodun içinde buharlaşırken gerçekte sorun, teknolojinin mülkiyet rejimindedir.
Çünkü devletler ve toplumlar için veri mülkiyeti bir şirkete devredilemeyecek kadar önemli bir güçtür. Ve bu karanlıktan çıkışın tek yolu, karar mimarisini algoritmalardan geri alıp yeniden insan onuruna uyan bir sisteme teslim etmektir. Teknoloji, sermayenin tahakküm aracından çıkıp emeğin özgürleştiği bir düzenin parçası olsaydı; algoritmalar potansiyel tehdit üretmek için değil, toplumsal ihtiyaçların planlaması ve çalışma saatlerinin düşürülmesi için kullanılabilirdi.
Sonuç olarak yeni tekno-burjuvazi, AI ve otomasyon geliştikçe, -üretimde insanlara olan ihtiyacın azalmasının çelişkileri karşısında- kar üretmenin düşeceği endişesiyle, kendine yeni pazarlar oluştururken dünyanın ve insanlığın iyiliğini ve geleceğini umursamayacak. Peki, AI’yi kar hırsı ve kontrol arzusundan arındırıp, onu kolektif refahın şeffaf bir koordinatörü olarak hayal etmek mümkün mü? Ya da AI’yi bir gözetim kulesi olmaktan çıkarıp, onu toplumsal özgürlüğe hizmet edecek hale getirecek yeni bir “Ne Yapmalı, Nasıl Yapmalı?”yı formüle etmeye hazır mıyız?
Çok Okunanlar
İbrahim Tatlıses mirasını devlete bırakacağını açıkladı
Düğün gecesi şüpheli şekilde ölen uzman çavuşun eşinin yargılanmasına başlandı
Atlas Çağlayan’ın ailesini tehdit eden 3 sanığa tahliye
Kobani, Colani’nin yardımcısı olursa teröristbaşı ne istemez!..
Dünya İran’a bakarken, Türkiye’ye karşı çok cepheli kuşatma
Barut kokulu ateşkes: Şarjör değiştirme molası
CHP’ye sorumluluk çağrısı: 'Saraya Yürüyüş' öncesinde Ankara’da ikinci konferans
Gazi Meclis'in açılışının 106. yılında Milli irade mi kişisel irade mi?
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nın anlamı
Palantir'in manifestosu: Algoritmik Leviathan'ın doğuşu ve yeni tekno-burjuvazi