Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

NATO zirvesine iliştirilmiş gazetecilik ve egemenlik

Ulusal egemenlik ülkemizde çoğu zaman dış politika, sınır güvenliği ya da savunma sanayii üzerinden tartışılır. Ancak egemenlik ülke sınırları içinde kamusal alanın kurallarını kimin koyduğu ile de ilgilidir.

Ve basın özgürlüğü bu kamusal alanın ayrılmaz bir parçasıdır. 7-8 Temmuz 2026 tarihleri arasında Türkiye'nin başkenti Ankara'da düzenlenecek olan 36. NATO zirvesi öncesinde yaşanan akreditasyon tartışmaları yani Türkiye'de görev yapan gazetecilerin kendi ülkelerindeki uluslararası bir zirveyi hangi ölçütlere göre izleyebildiği ve bu kararın sorumluluğunun kimde olduğu bu nedenle önemli.

Basın normatif olarak devletin, siyasetin ve uluslararası güç merkezlerinin toplum adına tanıklığını ve gözcülüğünü yaptığı için dördüncü güç olarak kabul edilir. NATO gibi askeri ve siyasi kararların alındığı uluslararası toplantılarda bu işlev daha da önem kazanmaktadır.

Çünkü alınan kararlar yalnızca üye devletlerin dış politikasını değil, savaşları, savunma harcamalarını, silahlanmayı ve milyonlarca insanın yaşamını etkileyecektir. Dünya adına böylesine büyük sonuçlar doğuran karar alma süreçlerinin geniş bir yelpazede gazeteci tanıklığına açık olması beklenir. Çünkü gazeteciler, kamu adına iktidarları izleyen ve sorgulayan tanıklardır. Bu nedenle, bir ülkede hangi gazetecilerin zirveyi takip edebileceği, kime hangi soruları sorabileceği, hangi bilgilere erişebileceği ve hangi koşullarda görev yapabileceği, o ülkenin yönetim anlayışını ve kamusal alanın sınırlarını gösteren siyasal bir göstergedir. Bu bağlamda Ankara'da düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde yaşanan akreditasyon tartışmalarını birkaç gazetecinin ya da medya kuruluşunun başvurusunun reddedilmesinden ibaret göremeyiz. 

Hatırlarsak 2004 yılında İstanbul'da düzenlenen NATO Zirvesi de olağanüstü güvenlik önlemleri altında gerçekleştirilmişti. Kent adeta güvenlik çemberleriyle bölünmüş, ulaşım kısıtlanmış, geniş protestolar düzenlenmişti. Gazeteciler yoğun güvenlik prosedürleri altında çalışmıştı. Ancak gazetecilik açısından kamuoyu tartışmasının odağında akreditasyon süreçleri değil, zirvenin niteliği ve haberleştirilmesiydi.

Bugün ise tablo farklı.

Ankara'daki zirve öncesinde çok sayıda gazetecinin akreditasyon başvurusu reddedildi ve ret gerekçeleri kamuoyuna açıklanmadı. NATO Sözcüsü Allison Hart, Brüksel dışındaki zirvelerde yerel gazetecilerin akreditasyonunda ev sahibi ülkenin kendi gazetecilerine ilişkin değerlendirmelerine güvendiklerini ve Ankara Zirvesi'nin akreditasyon süreci konusunda Türk yetkililerle temas halinde olduklarını açıkladı. Buna karşın, İletişim Başkanlığı akreditasyondaki ret kararları veya karar süreci hakkında kamuoyuna açıklama yapmadı. Dolayısıyla akreditasyon sorumluluğu ile ilgili karar ulusal mı, NATO mu karar verdi, ya da ortak mı belli değil.

Bu bağlamda Türkiye'de düzenlenen uluslararası bir zirvede görev yapacak Türk gazetecilerin hangi ölçütlerle akredite edildiği, kararın hangi kurumlar tarafından alındığı ve bu sürecin hangi hukuki denetime tabi olduğu meşru sorulardır. Burada akla Carl Schmitt’in “Egemen, istisna haline karar verendir” ifadesi geliyor. Türkiye'de düzenlenen uluslararası bir zirvede bu istisnaya kim karar veriyor? Eğer karar ulusal makamlar tarafından alındıysa bunun hukuki ve idari sorumluluğu açıkça üstlenilmelidir. Eğer karar uluslararası bir mekanizma tarafından alındıysa, önce neden alındığı ardından o mekanizmanın hangi hukuk kurallarına göre hareket ettiği ve gazetecilerin hangi haklara sahip olduğu kamuoyuna açıklanmalıdır.

Güvenlikleştirme ve Gazeteciliğin Dönüşümü

Aslında güvenlikle ilgili paradigma değişimi için son 20 yıla bakmak gerekiyor. Uluslararası ilişkiler literatüründe bu dönüşüm, Barry Buzan ve Ole Wæver'in geliştirdiği “güvenlikleştirme” kuramıyla açıklanmaktadır. Yani bir konu güvenlik meselesi olarak tanımlandığında, normal hukuk ve idari süreçlerin yerini olağanüstü tedbirler almaya başlar. Başlangıçta askeri tehditler için geliştirilen bu yaklaşım zamanla sınır yönetiminden dijital iletişime, kitlesel gösterilerden medya faaliyetlerine kadar genişledi.11 Eylül sonrasında uluslararası zirveler bu güvenlik mantığının en görünür mekanlarından biri haline geldi. Dolayısıyla NATO zirvelerinde bilginin dolaşımı da bu anlayışla yönetiliyor.Gazeteciler bu güvenlik mimarisinin dışında çalışan bağımsız gözlemciler olmaktan giderek uzaklaşıyor; hareket alanı, erişimi ve çalışma biçimi önceden tanımlanmış güvenlik sınırlamaları içinde gerçekleşiyor.

Tanıktan Yetkilendirilmiş Gözlemciye

Bu dönüşüm gazeteciliğin doğasını değiştiriyor. Gazeteciler önce güvenlik soruşturmasından geçiyor. Kimliği doğrulanıyor.Hangi alanlarda bulunabileceği belirleniyor.Nereden görüntü alabileceği tarif ediliyor.Hangi koridorları kullanacağı önceden planlanıyor.Sonuçta ortaya çıkan gazetecilik pratiği, klasik anlamdaki kamusal tanıklıktan farklılaşıyor.

Gözetim toplumuna ilişkin analizleri hatırladığımızda, burada davranışların da önceden düzenlendiği bir iktidar tasarımı görülüyor. Gazeteci güvenlik mimarisinin izin verdiği ölçüde hareket eden yetkilendirilmiş bir gözlemciye dönüşüyor. Bu durum, Irak Savaşı sırasında tartışılan iliştirilmiş gazetecilik (embedded journalism) kavramını da hatırlatıyor.O dönemde gazeteciler seçilen askeri birliklerin içine yerleştiriliyor, savaş alanına erişim sağlıyor; ancak bu erişim izin verilen ölçüyle ve söylemle sınırlandırıyordu. Bu haliyle Ankara’da, NATO’nun güvenlik kriterlerine iliştirilmiş gazetecilik faaliyetleri gerçekleştirilmesi bekleniyor.

Öte yandan modern siyasetin giderek bir “gösteri toplumu” içinde işlemesiyle uluslararası zirveler küresel ölçekte yönetilen medya olayları haline gelmiştir. Sahnelenmeye çalışılan Atlantik liderlerinin yürüyüş ve koşu güzergahları, yol üstünde maruz kalacakları kent fotoğrafları, ortak basın açıklamaları ve planlanmış görüntüler bir gösteri ve gösterişle kotarılıp, siyasal meşruiyet üretiminin bir parçası yapılmaya çalışılacaktır. Zirve bu haliyle kontrollü ve sahnelenmiş medya versiyonunun içinde geçecektir. Belki bu şekilde bir sembolik iktidar üreteceklerini sanıyorlar ama yanılıyorlar.