Yarın, öbür gün siyasal İslamcı zihniyet memleketin başından gittiğinde elbette ayrıntılı bir “hasar tespiti” yapılacaktır. Siz listenin başına istediğinizi yazabilirsiniz ama ben, kendi adıma, ilk sıraya bu iktidarın 2002 yılından bugüne yaşama sevincimizi taammüden ortadan kaldırmış olmasını koyacağım.
Bakın çevrenize; cebimizden hunharca çalarak besledikleri azgın azınlık dışında, yürek dolusu mutluluk yaşayan kim var? Yıllardır küçük dünyalarımıza kapandık kaldık; kazdığımız boy siperinden dışarı burnumuzu bile çıkaramıyoruz.
Kitabın ortasından konuşalım:
Bilerek ve isteyerek umutlarımızı önce körelttiler, sonra acımasızca öldürdüler. Umudun, umutlu insanların, her şeye rağmen umudunu kaybetmeyenlerin örümcek tutmuş beyinlere karşı nasıl bir tehlike oluşturacağını çok iyi bildiklerinden, hiç düşünmeden vurdular, kırdılar, döktüler!
Albert Camus, “Gerçek umut, umutsuzluğun tam ortasında bile başkaldırabilmektir” demiş. Güzel söylemiş, söylemesine...
Biz de memleketin bugünkü ahval ve şeraiti içinde enseyi karartma lüksümüz olmadığını hep dile getiriyoruz ama bunu yapabilecek ne kadar gücümüz kaldı?
Mesela artık “yeni yıla girmek” kimseyi öyle aman aman heyecanlandırmıyor. WhatsApp üzerinden atılan üç beş basma kalıp mesaj dışında, pek az kimse yakınları, sevdikleri, arkadaşları için canı gönülden bir şeyler diliyor. Sağlık, refah, mutluluk filan… Nasıl olsa değişen bir şey olmayacak düşüncesinin esir aldığı zihinler; öğrenilmiş çaresizlik… Sanki herkes bir şekilde kaderine razı olmuş.
Gelelim memleketin hâli pür melâline!
Elimizde kristal küre yok, müneccim bardağından su da içmedik ama görebildiklerimiz, anlayıp anlamlandırabildiklerimiz kadarıyla bir “projeksiyon” yapalım.
2026’ya girerken Türkiye’de ne bir umut dalgası var ne de gerçek bir toparlanma işareti. Aksine, freni patlamış kamyon gibi uçuruma doğru hızla gidiyoruz. Var olan tek şey; ertelenmiş sıkıntılar, ötelenmiş krizler, halının altına süpürülmüş kritik önemi haiz meseleler…
İktidarın, bir baskın seçime ya da Kürtçülerin desteğiyle yapılacak anayasa değişikliğine kadar “idare edelim” dediği; yurdum insanının ise “daha ne kadar dayanacağız?” diye sorduğu bir yıl var önümüzde.
“Şaka gibi” demek hafif kalır; daha çok bir distopyanın içindeyiz.
İktidar, ekonominin büyüdüğünü, enflasyonun inmeye başladığını, yoksulluğun, işsizliğin azaldığını filan iddia ediyor ama bu cümlelerin günlük hayattaki karşılığı kelimenin tam anlamıyla sıfır.
Anlaşılan 2026’da da algı operasyonlarıyla vaziyeti kurtarmaya çalışacaklar.
Bize ittirmeye çalıştıkları gibi değil: Emekli hayattan fiilen tasfiye edilmiş durumda. Çalışan, yoksulluk hatta açlık sınırının altında. Giderek yerle yeksan olan orta sınıf ise artık sosyal bir nostalji.
Bu tablonun bir ekonomik kriz olmadığını biliyoruz; bu bilinçli bir tercih. İktidar yükü sermayeye değil, yurdum insanına bindiriyor ve bunu “istikrar” diye pazarlıyor.
Daha vahim olan ise şu: Muhalefet bu tabloyu anlatıyor ama iş ciddi ciddi hesap sormaya gelince frene basıyor.
2026’da Erdoğan–Bahçeli hattında bir sürpriz beklememek lazım. Kim ne derse desin, ortada koalisyondan öte, emperyalizmin menfaatine çalışan kurumsallaşmış bir ittifak var. Bu ittifak için en büyük risk sandık değil; memleketteki siyasi ve sosyal çözülme.
2026, onlar için bu çözülmeyi önleme yılı olacak gibi görünüyor.
Kendi arka bahçelerine yaptıkları son operasyonlar bunun işaret fişeği gibiydi. “Terör” başlığı da, dış tehdit söylemleri de bu amaca hizmet edecek.
Yeni anayasa meselesinin, 2026’nın en çok konuşulan ve Türkiye’nin bekasını yakından ilgilendiren başlığı olacağını tahmin etmek zor değil. Ortada ne gerçek bir demokratikleşme niyeti var ne de toplumsal bir mutabakat arayışı. İktidarın bütün derdi, Tayyip Erdoğan’ı emrihak vaki olana kadar koltuğunda tutacak yeni bir rejim inşa etmek. Kürtçülerin önünde ise, kendileri açısından tarihi bir fırsat bulunuyor.
Açık açık memleketin temellerine dinamit koymak için bekliyorlar.
Muhalefet bu oyuna düşer mi?
Kuvvetle muhtemel…
“Masada olalım” derken menüde yer alma ihtimali yüksek.
Yurdum insanının kahir ekseriyetinin meselesi karnını doyurabilmekken, kime ve hangi mahfillere hizmet edeceği aslında çok belli olan anayasa başlıkları üzerinden siyaset yapmak kimin işine yarar?
Ne yazık ki, iktidarın…
2026’da bu gerçeği görmek istemeyen muhalefet, 2027’ye ağır bedeller ödeyerek girer; biz şimdiden ikaz edelim.
Tabii Tayyip Erdoğan’ın içeride sıkıştığı an Kürt meselesinde tornistan edebileceği ihtimalini de yok saymamak lazım. Buradan geri vitese takıp, Kürtçüleri ve CHP’yi eli böğründe bıraktıktan sonra meseleyi kalıcı bir güvenlik dosyası hâline getirirse şaşırmayalım. Bu dosya hemen açılmaz ama masanın üzerinde durmaya devam eder; her an kullanılabilecek bir baskı aracı olarak orada kalır.
Böyle bir durumda DEM’i çok fonksiyonlu bir aparat şeklinde sistem içinde tutacağını düşünebiliriz. O vakit ne tam dışlanır ne de gerçek bir muhatap olarak kabul edilir. Bu kontrollü gerilim hâli, iktidarın siyaseti domine etmek için kullanacağı en güçlü araçlardan biri olmaya devam eder.
Ama bunda asıl belirleyici olan iç dinamikler değil, dış gelişmeler…
Eğer Trump ve Netanyahu’nun başına taş düşmezse, 2026’da ABD–Türkiye ilişkileri “stratejik ortaklık” masalından tamamen kopacak gibi görünüyor. Gidişat o yönde. Ortada soğuk bir gerçeklik var: ABD için Türkiye vazgeçilmez ama güvenilmez bir müttefik. Dar alanda kısa paslaşmalarla daha ne kadar idare-i maslahat yaparlar, orası meçhul.
Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın uzantısı olan örgütler Türkiye’nin sinir uçlarına basmaya devam edecek. Kimse boşuna beklemesin; ABD ve İsrail bu kartı bırakmayacak. Türkiye ne kadar itiraz ederse etsin, oyunu bozacak gücü yok. İktidar bu sıkışmışlığı, 2026 boyunca iç siyasette sertleşmenin gerekçesi olarak kullanacaktır.
Gelelim Avrupa’ya…
AB açısından Türkiye’nin yeri belli: Üye değil, ortak değil ama bekçi. İktidar bu durumu kabullenmiş görünüyor. Demokrasi, insan hakları, hukuk devleti, ifade özgürlüğü… Hepsi tarihin tozlu sayfaları arasında kaldı.
İsrail meselesinde de kimse yeni bir sayfa beklemesin. Sert açıklamalar, yüksek perdeden çıkışlar ama diğer tarafta hiç kesilmeyen ticaret… İktidarın, tipik bir nalıncı keseri gibi sadece kendine yontan siyaseti!
Ortadoğu yeniden şekillenirken Türkiye bu oyunda belirleyici değil; reaktif bir aktör konumunda. Gelişmelere yön veren değil, gelişmelere uyum sağlamaya çalışan bir memleket.
Diğer yandan hâlâ nihayetlenmeyen Rusya–Ukrayna savaşı, İran’da kaynamaya başlayan kazan, memleketin üstünde uçan İHA’lar, Kıbrıs meselesi, İsrail’in Yunanistan ve Rumlarla birlikte Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi sıkıştırması filan…
Hâsılıkelam, anlaşıldığı kadarıyla 2026 Türkiye için hiç kolay bir yıl olmayacak. Yurdum insanı, özellikle ekonomik açıdan, geride bıraktığı yılı belki mumla arayacak.
Ama biz yine de umutlarımızı toprağa gömmeyelim ve yazıyı bağlarken 2026 için üç dilek tutalım…
İlki zaten herkesin malumu.
Diğer ikisine gelince: Yeni yıl hepimize öncelikle sağlık, mutluluk ve refah; dünyaya da barış ve güvenlik getirsin diyerek yazımıza noktayı koyalım.
Çok Okunanlar
'Türkiye'yi kim yönetsin?' anketinden çarpıcı sonuç
Galata'daki Filistin yürüyüşüne sadece 8 bakan katıldı
Uyuşturucu soruşturmasında itiraflar peş peşe geldi!
Kadınların bıçaklı kavgası kanlı bitti
Testi pozitif çıkan Yusuf Güney'den tepki dolu açıklama
THY ve AJet'ten sefer iptalleri
Erdoğan'ın 2026 planı ortaya çıktı
Cem Yılmaz'ın 'elit' tanımı gündem oldu
Bahis soruşturmasında tsunami etkisi yaratacak iddia
2026...