Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,8452
Dolar
Arrow
43,9436
İngiliz Sterlini
Arrow
58,9371
Altın
Arrow
7021,2579
BIST
Arrow
10.729

Kardak hikayeleri

Kadim dostum Barış Doster, geçenlerde Kardak krizine dair çok güzel ve bilgilendirici bir yazı kaleme aldı.

Herkesin, ama özellikle Türkiye'nin yakın tarihi ile ilgilenenlerin; Türk-Yunan ilişkileri, Ege meseleleri ve deniz hukuku üzerine kafa yoranların bu yazıyı mutlaka okuması gerekiyor.

Altını kalın kalemle çizmiş olalım.

Ben de o vakit gelişmelere diplomasi muhabiri olarak yakından tanıklık etmiştim. Ak sakallı tarih babanın defterine bir iki küçük not da benden olsun!

Ama öncesinde siyasi, hukuki ve stratejik çerçeveyi çizmekte yarar var.

Aslında Kardak krizi, Türk-Yunan ilişkilerinde bir dönüm noktasıydı. Buradaki bütün mesele, Yunanistan'ın uluslararası antlaşmalar ile kendisine devredilen adalar ve verilen hakların da ötesinde Anadolu'nun 3 mil dışındaki alanlarda kalan bütün coğrafi formasyonlara sahip olmak istemesiydi.

Bu, Ege'de yeni ve belki de çok önemli bir başka sıkıntıyı gündeme taşıyordu.

Öyle ki, bu çözümlenmeden denizdeki yetki alanları ve bunlar üzerindeki hava sahasına ilişkin geçmişten beri süre gelen meselelerin çözümü neredeyse imkansız hale geldi.

O tarihten sonra bu kritik başlık “Ege'de egemenliği antlaşmalarla Yunanistan'a devredilmemiş, ada, adacık ve kayalıklar” meselesi olarak resmi belgelerde yer alacaktı.

Türkiye ve Yunanistan arasında 1974'teki Barış Harekatı’nın ardından ilk kez sıcak çatışma riski ortaya çıkmıştı.

Topyekûn bir savaş kapıdaydı.

Şimdi kaseti biraz başa saralım.

1995 yılının son günleriydi. 25 Aralık'ta Türk bandıralı yük gemisi Figen Akat, Bodrum Gümüşlük açıklarındaki Kardak kayalıklarında karaya oturmuştu. Yunan makamları hemen devreye girmiş, kurtarma teklifinde bulunmuştu. Geminin kaptanı teklifleri, bu kayalıkların Türkiye'ye ait olduğu, dolayısıyla Türk karasularında bulundukları gerekçesiyle reddetmişti.

Türkiye de devreye girmiş ve geminin kurtarılması için harekete geçmişti.

Kriz, bağıra bağıra geliyordu.

O vakit, internet ve özellikle de sosyal medya henüz hayatımıza zuhur etmemiş olduğundan Türkiye olayı Anadolu Ajansı'nın birkaç satırlık haberinden öğrenmişti.

Ertesi sabah gazeteye gelene kadar benim de ne olup bittiğinden hiç haberim olmamıştı.

Bir gece önce feneri Mülkiyeliler Birliği'nde söndürmüştüm. O yorgunlukla büroya gelmiş, önümdeki gazeteleri bile adam gibi okumadan, Hüsamettin'in yaptığı acı kahveyle başımın ağrısını dindirmeye çalışıyordum.

Haber Müdürümüz Ahmet Baydar, ne olursa olsun önüne gelen bütün haberleri fazlasıyla ciddiye alan bir yöneticiydi.

Elbette olması gereken de buydu.

Toplantıda, Anadolu Ajansı'nın haberini kısaca özetlemiş, Ankara Büro'nun diplomasi muhabiri olmam hasebiyle, “Bahadır, bu iş ne kadar ciddi, bundan sonra nereye gider” diye sormuştu.

“Bilmiyorum” demek yerine baştan savma bir cevap vermiştim.

- Bir şey çıkmaz o işten.

Ahmet Baydar üstelememiş, “peki” demekle yetinmişti.

Yılların gazetecisiydi, meselenin büyük bir krize evirileceğini hesap etmemiş olabilirdi ama şimdi baktığımda hafife alınmaması gerektiğini düşünmüştür diye tahmin ediyorum.

Nihayetinde benim başımdan savmış olmam, vaziyetin ciddiyetini ortadan kaldırmıyordu.

Kriz, bir ay içinde Türkiye ile Yunanistan'ı sıcak çatışmanın eşiğine kadar getirdi.

Ahmet Baydar'ı rahmetle anayım, bir kez bile benim yaptığım bu vahim hatayı yüzüme vurmadı, “Hani, bir şey çıkmazdı bundan” diye bana bozuk atmadı. Eğer O'nun yerine başka bir haber müdürü olsaydı, iş akdimin sonlandırılmasına kadar giderdi.

Sadece, sürekli perde arkasına dair daha ayrıntılı haberler yazmam için üsteledi.

O kadar.

O günden sonra, dış politikaya dair ne gelişme olursa olsun, sonuna kadar ciddiyetle takip etmem gerektiğini yaşadığım bu mahcubiyetle birlikte öğrenmiş oldum.

Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'nda gazeteci adaylarına “Dış Politika Haberciliği” anlatırken, bu örneğin üzerinde hassasiyetle durdum, önlerine çıkan hiçbir gelişmeyi hafife almamaları gerektiğini ısrarla söyledim.

Devam edelim...

Kriz bir iki gün içinde derinleşmiş, bir deniz kazası, iki ülke arasında egemenlik tartışmasına dönüşmüştü. Yani mesele, Bodrum açıklarındaki “iki kaya parçası” değil, Ege’deki deniz yetki alanları ve egemenlik sınırlarıydı.

İki tarafın da geri adım atmaya niyeti yoktu.

Bir ay sonra, 27 Ocak'ta Yunanistan'ın Kalymnos Adası'nın Belediye Başkanı Dimitris Diakomihalis kayalıklara Yunan bayrağı dikince Türkiye'de kamuoyu hareketlenmeye başladı.

Tabi bu durum, o vakit kendisine Türk basınının amiral gemisi sıfatını layık gören Hürriyet Gazetesi için kaçırılmayacak bir fırsattı. Hürriyet'ten gazeteciler kayalığa çıkarak Yunan bayrağını indirdi ve yerine Türk bayrağı dikti.

Bunun üzerine Yunanistan askerî unsurları alarma geçti.

Basın olayı daha da büyüttü. Her iki ülke savaş gemilerini bölgeye gönderdi.

Yunanistan kayalıklara asker çıkarınca kriz, bu şekliyle geri dönüşü olmayan bir noktaya geldi. Genelkurmay Başkanlığı ve Dışişleri Bakanlığı'nda hareketli saatler başladı. Arka arkaya yapılan toplantılarda krizin nasıl aşılacağı tartışılıyordu.

Ama sonuçta ne yapılacaksa buna siyasi iradenin onay vermesi lazımdı.

Krizin en sıcak saatleriydi.

Üst düzey diplomatlar ve yüksek rütbeli askerler, o vakit Başbakanlık koltuğunda oturan Tansu Çiller'e vaziyeti arz etmek için makamına gelmişlerdi.

Çiller öncesinde partisinin Meclis grubunda konuşmuş, danışmanlarının ittirmesiyle, “O bayrak inecek, o asker gidecek” diye Yunanistan'a efelenmişti. Aslında hiç böyle bir derdi yoktu. Tek düşündüğü bu kriz nedeniyle Amerika ile arasının bozulması ihtimaliydi. Clinton ile “durduk yere” papaz olmak istemiyordu.

Meclis'ten çıkıp doğru Başbakanlığa geldi. Buradaki toplantıdan çıkacak sonuç iki ülke arasındaki ilişkilerin kaderini belirleyecekti.

Türkiye ya hakkını hukukunu korumak için savaşa gidecek ya da Yunanistan'a Ege'de büyük bir taviz verecekti.

Komutanlarının yetkilendirmiş olduğu ve meseleye son derece hakim olan üst rütbeli bir subay, ayrıntılı şekilde brifing verdikten sonra “ciheti askeriyenin görüşü budur, siyasi iradenin emrini beklemektedir” diyerek noktayı koyunca Başbakanlık'ın Kabine toplantılarının yapıldığı salonda adeta nefesler tutuldu.

Ancak Çiller, bu sözlerin ne anlama geldiğini tam olarak çıkaramadı.

Yanındaki bürokratlarına dönüp, “Ne demek istiyorlar” diye sordu. Onlar da subayın cümlelerini Çiller'in anlayacağı şekilde tercüme etti.

Çiller, meselenin ciddiyetini kavrayabilmiş değildi.

“Ay canım” dedi, iki küçük kayalık için savaşa mı gireceğiz, kargalar bile güler buna. Ben bunu Amerikalılara açıklayamam.

Askerler sonra diplomatlar yine söz aldı, meselenin iki küçük kayalık olmadığını, bunun bir egemenlik meselesi olduğunu anlatmaya çalıştılar.

Ama nafile...

Çiller, doğru düzgün dinlemedi bile

Sonra, gözlüğünü çıkarıp diplomatlara döndü, yüzüne bu meselelere son derece hakim olduğu izlenimini veren bir ifadeyle, “Bana şimdi Karadeniz'de bir ada bulun, statüsü aynı Kardak gibi olsun. Ona dair politikamız neyse, Kardak'ı da öyle çözelim” deyiverdi.

Salonda bir şaşkınlık havası esti.

Tecrübeli Büyükelçilerden biri söz aldı, “Sayın Başbakan, malumunuz olduğu üzere bizim Karadeniz'de hiç adamız yok, Giresun'un üç mil açığında küçük bir adamız var ama o da Kardak statüsünde değil” filan demeye çalışıyordu ki Çiller sözünü kesti.

-Ayol koskoca denizde nasıl adamız olmaz!

Salondakiler, bu krizin Çiller ile çözülemeyeceğini anlamışlardı.

İyi ki Çankaya Köşkü'nde Demirel, diplomasinin direksiyonunda ise Baykal vardı. İkisi de tecrübeli devlet adamıydı.

Çiller, toplantıdan sonra eve gitti ve yattı. Özel Kalem Müdürü'ne de kesinlikle uyandırılmaması talimatını verdi.

O gece, Türkiye'nin efsane diplomatlarından Müsteşar Yardımcısı İnal Batu'nun önerisi üzerine yapılan planlama ile Türk SAT komandoları, gece yarısından sonra Yunan savaş gemileri arasından gizlice sızarak diğer kayalığın üzerine çıktı ve Türk bayrağını dikti.

Yunan askerlerinde büyük bir şaşkınlık vardı. En kritik saatler yaşanıyordu. Burada patlak verecek bir sıcak çatışma, topyekûn bir savaşı tetikleyebilirdi.

Ankara'daki gazeteciler, o gün Balgat'ta Dışişleri Bakanlığı’nın kapısında sabahlamıştı.

Gün ağarırken, Sözcü Ömer Akbel A Kapısı’nın önüne çıktı. Gözleri dolu, dolu “Şu anda ülkemiz, Yunanistan ile fiili bir savaşın içine girmiştir. Allah ülkemizin ve milletimizin yardımcısı olsun” dedi.

İnanılmaz bir duygu seli ortalığı kapladı.

Yunanistan diğer kayalıklardan henüz askerlerini çekmemişti. Eller tetikteydi, bizim gemilerimizin silahları onlarınkine, onların gemilerinin silahları bizimkilere kilitlenmişti.

Saniyeler, dakikalar geçmek bilmiyordu.

Baykal, sabaha kadar bütün gelişmeleri an be an takip etmişti.

Çiller ise evde uyuyordu. Olup biteni, Yunan askerleri geri çekildikten sonra öğrendi. Tam kendisini Kardak kahramanı ilan etmeye hazırlanıyordu ki Demirel'den güzel bir ayar yiyince, yerine oturmak mecburiyetinde kaldı.

Eğer o vakit geri adım atılsaydı,bu meselede son derece kritik bir belge olan 28 Aralık 1932 tarihli toplantı tutanağı hukuken bağlayıcı bir hâle gelebilirdi; Türkiye, Onikiada bölgesinde Kardak ile benzer statüdeki birçok coğrafi formasyon üzerinde Yunanistan’ın egemenlik iddialarını zımnen kabul etmiş olurdu.

İşte zurnanın zırt dediği yer tam da burasıydı.

Bu, Yunanistan’ın karasularını genişletmesi; Ege’deki uluslararası suların Türkiye aleyhine daralması anlamına gelirdi ki, Türk donanması Çanakkale’den çıktıktan sonra Akdeniz’e açılırken Yunan karasularından “zararsız geçiş hakkı” talep etmek mecburiyetinde kalabilirdi.

1996’da Türkiye, “dur” dedi.

Ancak aradan geçen otuz yıldabu tablo tamamen değişti.

Maalesef 2002'den beri Türkiye'nin başında bulunan iktidar bu meseleleri memleketin alî menfaatleri doğrultusunda ele almaya pek niyetlenmedi.

Dış politikayı hamasete bağladı. Stratejisini tamamen içeriye tahvil etme yaklaşımı üzerine kurunca da Türkiye kazandığı mevziiyi hızla kaybetti.

O günden sonra Türkiye’nin Ege’deki siyasi, askerî ve stratejik menfaatleri tartışmaya açık hâle geldi, diyerek yazımıza noktayı koyalım.