Lafı dolandırmayalım; Trump kelimenin tam anlamıyla zıvanadan çıkmış vaziyette.
Bu kendini bilmez adam, herkesin gözünün önünde, bütün dünyayı adeta bir distopyanın içine itti.
Arkasındaki tekno-faşizmden beslenen “dijital diktatör” özentilerinin çıkarı her neyse, yeni bir küresel sistem kurmak için gözünü kararttığını anlayabiliyoruz. Bedeli ne olursa olsun, umurunda değil.
Şimdi hedefinde Küba var.
Bir süredir gelişmeleri içimiz acıyarak takip ediyoruz.
Meseleyi genel hatlarıyla ortaya koyarsak:
2025’te göreve başladığında, Biden yönetiminin Küba’yı teröre destek veren ülkeler listesinden çıkarma kararını iptal etti ve ülkeyi tekrar bu listeye aldı. Bu yalnızca sembolik bir hamle değildi. Küba’nın uluslararası finans bağlantılarını ve kredibilitesini doğrudan zora sokan bir adımdı.
Yaptırımları genişleten “yasaklı liste” yeniden devreye alındı.
Trump, Biden’ın kaldırdığı “restricted list” uygulamasını tekrar yürürlüğe soktu. Bu liste, askerî bağlantılı şirketler ile çok sayıda turizm ve hizmet işletmesini kapsıyordu ve ABD vatandaşlarının bu kuruluşlarla ticaret yapmasını fiilen engelliyordu.
Petrol ve enerji tedarik zincirine yönelik yeni yaptırımlar getirdi.
2026 başında bir ulusal acil durum ilan ederek, Küba’ya petrol veya enerji sağlayan ülkelere ek gümrük vergileri uygulama yetkisini aldı. Bu kararla Küba’ya yakıt sağlayan ülkelere yönelik yaptırım tehdidini artırdı; Meksika gibi ülkelere baskı yaparak petrol akışını durdurmanın yolunu açtı.
Sonuç olarak Küba genelinde yakıt kıtlığı, elektrik kesintileri ve uçak seferlerinin iptali gibi ciddi sosyo-ekonomik sonuçlar ortaya çıktı. Bu yaptırım yaklaşımı, klasik ambargonun ötesine geçerek üçüncü ülkelere dahi ekonomik maliyet dayatan bir stratejiye dönüştü.
Para transferleri ve seyahat kısıtlamaları da getirildi. 2017’de başlayan politikalar kapsamında ABD-Küba seyahatleri ciddi şekilde sınırlandırıldı. Özellikle “halktan halka” seyahat kategorisi kaldırıldı, turistik ziyaretler daraltıldı, ABD’li turistlerin Küba’daki devlet mülkiyetindeki otellerde konaklamaları yasaklandı. Kübalı göçmenlerin ailelerine para göndermesi üzerindeki sınırlamalar artırıldı.
Bu önlemler doğrudan hem turizmi hem de hane gelirlerini hedef alan ekonomik baskı araçlarıydı.
Helms-Burton Yasası’nın 3’üncü maddesinin aktive edilmesiyle, Küba’da kamulaştırılan eski Amerikan mülkleriyle bağlantılı yabancı şirketlerin ABD mahkemelerinde dava edilebilmesinin önü açıldı. Bu, Amerika dışındaki firmalar için bile ciddi bir caydırıcı yaptırım silahıydı.
Trump aynı zamanda ambargonun yürürlük süresini uzattı; yani ABD’nin Küba’ya karşı ekonomik kuşatma rejimini sürdürdü ve yasal zeminini güçlendirdi.
Bu yaptırımların sonucu olarak:
Küba’da yakıt krizi derinleşti.
Enerji kesintileri ve temel hizmetlerde aksamalar başladı.
Havalimanlarında yakıt eksikliği nedeniyle uçak seferleri iptal edildi ya da ertelendi.
Uluslararası firmalar ve üçüncü ülkeler petrol tedarikini durdurdu veya azalttı.
Tablo böyle…
Meseleyi yumuşatmanın, olan biteni diplomatik jargonun arkasına saklamanın âlemi yok. Amerika’nın Küba’ya yönelik on yıllardır sürdürdüğü ekonomik kuşatma yalnızca bir yaptırım değil; kelimenin tam anlamıyla insafsız bir ablukadır. İnsanlık dışı sonuçlar doğuran politik bir zorbalık pratiğidir.
Bu kadar açık.
Gelin, yakın tarih kitabının sayfalarını karıştırıp hafızamızı tazeleyelim.
Bu politika ilk kez 1960’larda, Soğuk Savaş’ın en sert günlerinde devreye sokuldu. 1962’de dönemin başkanı John F. Kennedy tarafından resmî ambargoya dönüştürüldü. Soğuk Savaş bitti, Berlin Duvarı yıkıldı, Sovyetler dağıldı; ama Küba üzerindeki ekonomik pranga yerli yerinde kaldı.
Amerika’nın Küba’yı yöneten sistemle, o sistemin ideolojisiyle ve yöneticileriyle kavgası var; bunu biliyoruz. Ancak bir halkı topyekûn cezalandırmak hangi hukukla izah edilir, hangi vicdana sığar?
Ambargo nedeniyle finans sistemine erişimi kısıtlanan, ilaç ve tıbbi ekipman temininde sürekli engellerle karşılaşan bir ülkenin hastanelerindeki sıkıntıyı “rejime baskı” diye pazarlamak…
İnsan hayatını bu pazarlığın unsuru hâline getirmek…
Amerika, BM Genel Kurulu’nda neredeyse her yıl ezici çoğunlukla kınanan bu politikayı sürdürme inadından bir türlü vazgeçmedi.
Ancak bu hikâyede bir kırılma anı da var.
Barack Obama döneminde Havana ile diplomatik ilişkiler yeniden tesis edilmiş, elçilikler açılmış, iki ülke arasında sınırlı da olsa bir yumuşama başlamıştı. Küba’yı yöneten Raúl Castro ile kurulan temas, Karayipler’de adeta bir bahar havası estirmişti.
Ne yazık ki uzun sürmedi. Washington’daki yönetim değiştiğinde Trump direksiyonu sert bir manevrayla yeniden abluka politikasına kırdı. Göreve geldiğinde yalnızca iç politikada değil, dış politikada da kaba kuvvetin, ekonomik zorlamanın ve “ya bendensin ya da düşmansın” zihniyetinin bayrağını yükseltti.
Bu kararların bedelini Kübalı politikacıların değil, sıradan insanların ödediğini görmemek için kör olmak gerekir.
Eğri oturup doğru konuşalım: Trump’ın bu dış politika pratiği yalnızca tekil bir Küba meselesi değildir.
Hasılıkelam; ekonomik yaptırımlar artık dış politikanın tali bir aracı olmaktan çıkmış, bizatihi savaşın başka bir biçimi hâline gelmiştir.
Nasıl mı?
Tank, top, tüfek yerine banka transferlerinin kısıtlanması; füze yerine SWIFT kodlarının askıya alınması; işgal yerine ambargonun devreye sokulması ve hedef alınan ülkenin yoksulluğun pençesine itilmesi…
Bu yöntem, askerî seçeneğe kıyasla daha “temiz” gösterildiği için daha kolay meşrulaştırılabiliyor. Oysa sonuçları en az konvansiyonel savaş kadar yıkıcı.
Trump döneminde vahşi emperyalizmin en acımasız yüzüne tanık oluyoruz.
Çünkü burada yalnızca “çıkar koruma” refleksi yok; açık bir güç gösterisi, meydan okuma ve hizaya getirme iradesi var. Uluslararası hukukun çok taraflı mekanizmalarını yok sayan, müttefikleri dahi ikincil yaptırımlarla tehdit eden bir yaklaşım söz konusu.
Küba örneği bu politikanın en uzun soluklu ve en çıplak hâlidir. Ada ülkesi yarım asrı aşkın süredir ekonomik kuşatma altında.
ABD yalnızca kendi şirketlerine değil, üçüncü ülkelerin şirketlerine de Küba ile iş yapmaları hâlinde yaptırım tehdidi savuruyor. Bu, uluslararası ticaret hukukunu fiilen rehin almak demektir.
Küresel bir gücün kendi iç hukukunu dünyanın geri kalanına dayatması ne kadar meşru olabilir?
Birileri çıkıp Küba’nın iç meselelerini, ekonomik modelinin verimsizliklerini, siyasal özgürlükler konusundaki sorunları sıralayabilir. Orhan Veli’nin dediği gibi: “Geç bunları anam babam, geç bunları…”
Tarih bize defalarca gösterdi ki dış baskılar içerideki sorunları çözmez; çoğu zaman sertleşmeyi ve içe kapanmayı getirir. Bir ülkeyi köşeye sıkıştırarak demokratikleştireceğini sanmak büyük bir yanılsamadır.
Gelelim zurnanın zırt dediği yere: Amerika bu yöntemle gerçekten sonuç alıyor mu?
Küba rejimi yerinde duruyor.
Venezuela’da yönetim devrilmedi.
İran bölgesel nüfuzunu tamamen kaybetmedi.
O hâlde geriye ne kaldı?
Yoksullaşan halklar, kutuplaşan toplumlar ve uluslararası sistemde derinleşen güvensizlik.
Emperyalizm artık tank paletlerinin sesiyle değil, finans merkezlerinin soğuk ekranlarıyla ilerliyor. Trump dönemi bu gerçeği daha görünür kıldı.
Vahşi olan yalnızca kullanılan araçlar değil; insan hayatının bu kadar kolay gözden çıkarılabilmesi.
Küba’ya uygulanan abluka bir rejimi değil, bir halkı cezalandırıyor.
Dünya buna ne kadar uzun süre sessiz kalırsa, “yaptırım” kelimesi o kadar daha fazla insanlık dışı bir anlam kazanacaktır.
Nokta.
Çok Okunanlar
Trafik kazalarında eksper ataması sil baştan değişiyor
DEM Parti Öcalan'la görüşmek için İmralı'ya gitti
Çeşme Belediye Başkanı Denizli ifadeye çağrıldı
Akın Gürlek ataması hakkında ‘yürütmenin durdurulması istemiyle’ dava
Kuzenine IBAN veren genç kız cezaevine girdi
Münih'te 1001 ABD-PKK rezaleti... Ankara’nın derin sessizliği...
‘Sürekli kriz üreten bir rekabet düzeni olacak’
Erdoğan'ın Akın Gürlek'e verdiği ilk talimat ortaya çıktı
Küba
Diyanet, ocak ayında 5 bakanlığı solladı