Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

'Mission Impossible'

Bahçeli'nin Öcalan aşkı, aklıma Hollywood'un 'Kahraman Amerikalı' imajını dünya insanının zihnine nakşetmek için yaptığı seri filmlerden “Mission Impossible”, Türkiye’deki adıyla Görevimiz Tehlike'nin unutulmaz açılış sahnesini getirdi.

İzleyenler özellikle de Tom Cruise hayranları mutlaka hatırlayacaktır.

Bir kaset, teknoloji ilerledikçe CD, DVD filan; sonra da nasıl çalıştığı pek belli olmayan hologram mesajlarıyla Ajan Ethan Hunt'a gizli görev tevdi edilir, kritik bilgiler verilir; o gizemli ses “Günaydın Bay Hunt. Eğer kabul ederseniz göreviniz…” diye söze başlar, ardından detaylarını anlatır ve klasik kapanış gelir:

“Her zaman olduğu gibi siz ya da ekibinizden herhangi biri yakalanır veya öldürülürse, Sekreterlik sizin eylemlerinizle hiçbir ilgisi olmadığını açıklayacaktır. Bu mesaj beş saniye içinde kendi kendini imha edecektir”

Derken ekran kararır, artık o zamazingo neyse içinden ince bir duman çıkar, kayıt yok olur, geriye yalnızca büyük bir operasyonun soğuk gerilimi kalır.

Bahçeli, bugün yaşamakta olduğumuz cehenneme giden yolun taşlarını döşemeden önce pek fazla sorgulayan yoktu. Ama ne zaman ki Öcalan'ın serbest kalması için “Kara Murat benim...” diyerek ortaya atıldı, işin rengi değişti.

O nedenle, Bahçeli'nin yaptığı her açıklama sonrasında aklıma mutlaka Görevimiz Tehlike'deki bu sahne geliyor.

Fakat burada kendi kendini imha eden, bir kayıt cihazı değil; sözüm ona Türk milliyetçiliğinin yaslandığı kurumsal yapı, onlarca yıllık siyasi hafızası, “ideolojik omurgası” ve “tarihsel söylemi”

Bahçeli, yıllarca “terörle tavizsiz mücadele” söylemiyle siyaset yaptı, “Türk milliyetçiliğini” güvenlik eksenli refleks üzerinden tanımlayan bir hareketin lideri olarak öne çıktı.

Sonra artık ne olduysa, çok ağır bir tarihsel kırılmanın kapısını aralayıverdi. Dün “teröristle müzakere olmaz” diyen bir siyasi çizginin, bugün terörist başı için “statü”, “umut hakkı”, “barış süreci” ve “siyasallaşma koordinatörlüğü” gibi kavramları tartışır hale getirmesi sıradan bir siyaset değişikliği değildir.

Altını kalın kalemle çizmiş olalım.

Bu, doğrudan doğruya MHP’nin kendi kuruluş gerekçesini sorgulaması hatta onu inkâr etmesi anlamına gelir.

Zaten bir buçuk yıldır tartışıyoruz. Herkesin bildiğini bir kez daha tekrarlamış olduk.

Amma ve lakin, geçenlerde yumurtladığı şu “statü” meselesi, çok daha sıkıntılı bir noktada uç verecek gibi görünüyor.

Dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışalım.

Tabanını yıllarca “Devlet geri adım atmaz, terörle pazarlık yapmaz, silahlı tehdide siyasal meşruiyet tanımaz” diye tahkim etmişti.

Görünen o ki şimdi kanlı terör örgütünün elebaşını siyasal bir denklem içine yerleştirmenin derdine düşmüş.

Görevimiz Tehlike filmlerindeki o mesajlar, dış düşmanlardan korunmak için imha edilirdi; burada ise milliyetçi siyasetin kuruluş kodları dışarıdan değil, içeriden çözülüyor.

Üstelik bu çözülmenin sıradan bir siyasi manevra olmadığını görebiliyoruz.

Adeta kontrollü bir ideolojik tasfiye süreci yaşanıyor. Daha açık konuşursak, emperyalist efendilerinin istediği gibi siyasal İslamcı-Kürtçü yapıya eklemleme operasyonu.

1980'deki askeri darbeyle beraber yurdum insanına empoze edilen Türk-İslam sentezi anlayışının bir sonraki aşaması...

Bazı hareketler, sadece seçimlerde hezimete uğrayıp tarihten silinmiyor. Kendi varlık sebebini inkâr ettiği anda da onlar için geri sayım başlayabiliyor.

MHP’nin yıllarca itinayla oluşturduğu siyasal kimlik; şehit cenazelerinde öne çıkardığı söylem, meydanlarda yükselttiği öfke, “vatan-millet-devlet” eksenli sert siyaset dili üzerinden şekillendi. Bugün ise aynı hareketin, PKK elebaşına yeni bir “siyasal rol” tartışması açması ileride siyaset psikolojisi açısından da mutlaka ele alınmalı.

Dün “bebek katili” denilen bir figürü bugün “sürece katkı sağlayacak aktör” gibi sunması, toplumun zihninde çok büyük bir çelişki yaratıyor.

Bu çelişki yalnızca MHP tabanını değil, Türkiye’de milliyetçi refleks taşıyan geniş kitleleri de sarsmış vaziyette. Çünkü burada yalnızca bir siyasi dönüşüm yok, aynı zamanda devletin temel güvenlik paradigmasının değiştirilmeye çalışıldığınıgörebiliyoruz.

Gelin yine yakın gözlüğümüzü takalım.

Bunun gerçekten terörü bitirmek için yürütülen bir süreç olmadığı, terörü siyasallaştırarak yeni bir rejim dengesi kurma arayışı olduğu gün gibi ortada. İslamcı-Kürtçü bir federasyona doğru yapısal bir değişim gayreti!

İktidarın ve Atlantik ötesindeki efendilerinin açıklamalarındaki satır aralarını dikkatle okuyun!

“Siyasallaşma” ifadesinin, sıradan bir kelime olmadığının altını çizelim. Bu kavramın içinde meşruiyet var, temsil var, siyasal aktörleşme var... Yani mesele yalnızca silah bırakmak değil; aynı zamanda örgütsel hafızanın siyasal alana transfer edilmesi; işte toplumun önemli bir kesimini rahatsız eden nokta tam olarak bu.

Tarihsel bir kırılma anındayız.

Türkiye Cumhuriyeti’nin yakın siyasi hafızasında PKK sadece silahlı bir örgüt olarak tarif edilmedi. Aynı zamanda toplumsal psikolojiyi, şehirlerin demografisini, sınır güvenliğini, dış siyaseti ve devlet reflekslerini de etkileyen bir beka meselesi olarak tanımlandı.

On binlerce insanın hayatına mal olmuş bir yapının lideri için “hangi statüye kavuşmalı?” sorusunun ortaya atılması, güvenlik siyaseti ile birlikte devletin kurucu paradigmasını da tartışmaya açmıştır.

Şimdi derin bir soluk alıp, soralım:

Türkiye’de terör, güvenlik alanından çıkarılıp siyasetin merkezine taşınırsa ne olur?

İşte zurnanın zırt dediği yer!

Silahlı mücadele yıllar sonra siyasal kazanım üreten bir araca dönüşürse; bu mevcut yapının ötesinde gelecekte ortaya çıkabilecek bütün radikal hareketleri etkileyecektir, kimsenin kuşkusu olmasın.

“Yeterince uzun süre silahlı mücadele verirseniz, günün sonunda masaya oturabilirsiniz”

Kritik bakış açısı işte tam olarak bu.

Yani, eline silahı alanın siyasi meşruiyet kazanabileceği algısı, memleketi ateş çukuruna sürükler; biz şimdiden uyarmış olalım, tarihe notumuzu düşelim

Şiddetin siyasal meşruiyet üretip üretmediği sorusunun cevabı kritik önemi haizdir. Eğer yurdum insanı, “Demokratik siyasetle elde edilemeyen şeyler, silahlı mücadele sonrası elde edilebiliyor” kanaatine sürüklenirse o zaman memleketin geleceği açısından çok daha büyük ve tehlikeli bir kapı aralanır.

Anlaşılan o ki, bundan sonra yalnızca bir terör sorununu değil, terörün siyasallaşmasının doğuracağı tarihsel sonuçları da tartışıyor olacağız

Meselenin harici tarafı da sıkıntılı!

Ortadoğu’daki tablo değişiyor. Irak’ın kuzeyi başka bir eksene kayıyor. Suriye’de fiili yapıların geleceği hâlâ muğlak.

ABD’nin bölgedeki stratejik hesapları devam ediyor.

Böyle bir denklemde Kürt meselesi iç siyaset başlığının ötesinde bölgesel mühendisliğin parçası haline geldi.

Hasılı kelam, bugün Türkiye'nin karşısında sadece bir terör tehdidi yok; devlet aklını dönüştürmeyi hedefleyen çok katmanlı bir kuşatma ile karşı karşıyayız. 

Terörün siyasallaştığı yerde devlet zayıflar, millet parçalanır, ortak aidiyet aşınır.

Yani önümüzdeki tehlike hiç küçümsenecek gibi değil, diyelim ve noktayı koyalım.