Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
55,1292
Dolar
Arrow
47,6937
İngiliz Sterlini
Arrow
64,3513
Altın
Arrow
6748,9009
BIST
Arrow
13.774

CHP-Yeni Parti tartışmasının arkasına gizlenen tarihsel süreç

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

Cumhuriyet Halk Partisi ile Yeni Parti arasında giderek sertleşen ve artık siyasi nezaket sınırlarını aşan bir kavga yaşanıyor.

Bu kavganın temelinde ideolojik bir ayrışmadan çok, mutlak butlan sürecine ilişkin farklı tutumlar, parti yönetiminin kimde ve hangi meşruiyet zemini üzerinde kalacağına dair mücadele ve özellikle belediyeler üzerinden gündeme gelen yolsuzluk iddiaları karşısında izlenecek siyasi yol konusunda yaşanan ciddi görüş ayrılıkları bulunuyor.

Yeni Parti’yi oluşturan kadrolar, mutlak butlan kararının yaratacağı siyasi sonucu kabul etmediler; Cumhuriyet Halk Partisi’nde kalan kesim ise partinin hukuki ve kurumsal devamlılığını esas alan başka bir yerde durdu.

Buna, belediyeler ve parti yönetimi etrafında gündeme gelen yolsuzluk iddiaları karşısında kimin ne kadar sorumluluk aldığı, hangi isimlerin korunup hangilerinin siyasi bedel ödemesi gerektiği konusundaki anlaşmazlıklar da eklendi.

Ancak burada kendi adıma bir parantez açmak isterim: Mutlak butlan kararını asla doğru bulmuyorum; Cumhuriyet Halk Partisi’nin yönetiminin yargı eliyle belirlenmesini de kabul etmiyorum. Ancak bunun karşısındaki çözümün istifa ederek Cumhuriyet Halk Partisi’ni terk etmek olduğunu da düşünmüyorum.

Bugün geldiğimiz noktada taraflar arasında sıradan bir tartışma zemininin çok ötesine geçilmiş; il ve ilçe binalarından partiye ait eşyalara, örgütlerin hangi tarafta kalacağından geçmiş dönemlerin kişisel hesaplaşmalarına kadar uzanan, Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel ağırlığıyla bağdaşmayacak bir görüntü ortaya çıkmıştır.

Daha da düşündürücü olan, bu kavganın giderek “Kemal Kılıçdaroğlu’na kim daha fazla karşıydı?” ya da “Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurucu değerlerini kim daha fazla temsil ediyor?” yarışına dönüşmesidir.

Kemal Kılıçdaroğlu döneminde partinin kurucu ilkelerinden uzaklaştırıldığını yıllarca söylemiş, bunun parti içerisindeki siyasi ve örgütsel sonuçlarını yaşamış biri olarak bugün geldiğimiz noktaya baktığımda, geçmişte kimin daha haklı olduğunun ispatlanmasını Türkiye’nin önündeki meselelerin yanında son derece önemsiz buluyorum.

Çünkü mesele artık ne Kemal Kılıçdaroğlu ne de Özgür Özel meselesi değildir.

Asıl üzerinde durmamız gereken, 2010’dan itibaren Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanan ideolojik dönüşüm ile bugün Yeni Parti’nin programında karşımıza çıkan siyasi anlayış arasındaki sürekliliktir. 

Birbirinden tamamen farklı iki siyasi çizgi varmış gibi yürütülen bugünkü kavganın gürültüsü içerisinde, bu temel benzerliğin yeterince tartışılmadığını düşünüyorum.

Üstelik Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel olarak karşı karşıya kaldığı müdahaleleri de unutmuş değiliz. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisi, yalnızca bir seçim örgütü değildir. Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinin, laikliğin, ulusal egemenliğin, tam bağımsızlığın ve üniter devlet anlayışının siyasal hafızasını taşımaktadır. 

Bu nedenle Türkiye’nin yakın tarihinde Cumhuriyetçi, Atatürkçü ve ulusalcı kadrolara yönelen baskılarla, Cumhuriyet Halk Partisi’nin geçirdiği dönüşümü birbirinden tamamen bağımsız süreçler olarak değerlendirmek mümkün değildir.

Bu ülkede, her devirde ulusalcı siyasetçiler ağır siyasi operasyonlarla karşı karşıya kaldılar; gazeteciler, aydınlar ve akademisyenler bedel ödediler. Bir düşünsenize, faili meçhul cinayetlerin büyük bir bölümü vatansever insanlara yapıldı.

Uğur Mumcu, Necip Hablemitoğlu, Ahmet Taner Kışlalı, Bahriye Üçok… Daha buradan adını sayamadığım niceleri…

Cumhuriyet Halk Partisi ise bütün bu dönem boyunca içeriden ve dışarıdan sürekli tartışmaların, müdahalelerin ve ideolojik dönüşüm girişimlerinin merkezinde kaldı.

Genel başkanlarına siyasi suikastler ve komplolar uygulandı.

Buna rağmen yıllarca başarılamayan bir şey bugün gerçekleşmiş görünüyor: Cumhuriyet Halk Partisi’nin tarihsel seçmen tabanı ve örgütsel yapısı kendi içerisinde parçalanıyor.

İşte beni asıl kaygılandıran budur.

Bugün CHP’de kalanlarla Yeni Parti’ye geçenler birbirlerini siyasi düşman gibi görmeye başladılar. Yıllarca aynı örgütte çalışan, aynı seçimlerde sandık bekleyen, aynı Cumhuriyet değerlerini savunduğunu söyleyen insanlar birbirlerine yarın geri alınması mümkün olmayacak sözler söylüyorlar. İl ve ilçe binaları, demirbaşlar, tabelalar ve örgütsel mülkiyet üzerinden yürütülen tartışmalar ise bu ayrışmayı siyasi olmaktan çıkarıp neredeyse bir tasfiye görüntüsüne dönüştürüyor.

Oysa Türkiye’nin önünde, tam da bu esnada, bütün bunlardan çok daha ciddi bir süreç ilerliyor.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde “Terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen sürecin hukuki zemini şekilleniyor. MHP’nin bu sürecin başlıca siyasi taşıyıcılarından biri hâline gelmiş olması ise Türkiye siyasetinin üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken büyük bir ironidir. Bundan on yıl önce çerçeve yasa adı altında PKK terör örgütünü meşrulaştıran Abdullah Öcalan’a siyasetin önünü açan bir yasa tasarısı Milliyetçi Hareket Partisi eliyle Meclis’e getirilecek dense kim inanırdı?

Abdullah Öcalan’ın yakalandığı günlerde ölüm korkusuyla “Ben zaten Türküm, rüyalarımı bile Türkçe görüyorum” söyleminden bugün nerelere geldik.

Öcalan, kendisine tanınan haklarla, heyet görüşmelerinde ki tavrıyla, İmralı heyetine hiç çekinmeden şu açıklamayı yapabiliyor:

“Bin kilometrelik yol bir adımla başlar… Henüz her şey çözülmüş değildir. Ancak negatif yaklaşmayı gerektiren bir durum da yoktur. Önemli olan bu adımın doğru anlaşılması ve herkesin sürecin başarısı için sorumluluk üstlenmesidir. Siyasetin çıkaracağı yasa, bu sürecin önünü açacak anahtar niteliğindedir. Demokratik cumhuriyete sonuna kadar kapı aralanmaktadır.”

Demokratik Cumhuriyet…

Bütün bu olan bitene karşı mecliste bizleri temsil eden milletvekillerinin gözünden kaçan, büyük bir utanç tablosu yaşanmaktadır.

Diğer tarafta, Ankara Güvenpark‘ta gazilerimiz ve şehit yakınları mecliste kurulan komisyona AKP ve MHP eli ile Terörsüz Türkiye başlığı altında bir an önce oldu bittiyle Meclis'ten geçirmek istedikleri “Çerçeve Yasa’ya “ karşı seslerini duyurbilmek için günlerdir eylem yapmaktadırlar.

Üstelik kanları ve canlarıyla Türk milletinin milli güvenliği için gözünü budaktan ayırmamış bu yüce insanlar iktidarın muhalefetin ve Türk milletinin dikkatini çekmek, uğruna can vermeyi göze aldıkları vatanlarının bekası için açlık grevine başlamışlardır.

Tam da böyle bir dönemde bizim enerjimizi CHP ile Yeni Parti arasındaki bina, eşya, örgüt ve geçmiş hesaplaşmalarına harcamamız kabul edilebilir değildir.

Yeni Parti’nin programını da bu nedenle,  kişiler üzerinden değil, devlet anlayışı üzerinden ve altı ok ilkeleri ışığında okumamız gerektiğini düşünüyorum.

CHP ve Yeni Parti liderlerinin sıkça kullandığı “Eşit yurttaşlık” kavramı da dikkatle incelenmesi gereken kavramlardan  biridir.

Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü’nün Lozan’da kapitülasyonların kaldırılması konusunda elde ettiği tarihsel başarı, yeni Cumhuriyet’in vatandaşlarını ayrıcalıklı gruplara ayıran eski hukuk düzeninin tasfiyesinin en önemli aşamalarından biridir. Cumhuriyet’in vatandaşlık anlayışı ve Anayasa’nın eşitlik ilkesi açıktır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları kanun önünde eşittir.

Bu nedenle bugün “eşit yurttaşlık” kavramının yeni bir siyasi vaat olarak sunulmasını doğru bulmuyorum. Bu söylem, istemeden de olsa Cumhuriyet’in kurucu iradesinin vatandaşlarını eşit kılamamış olduğu ve bugün ortaya çıkan yeni bir siyasi iradenin Mustafa Kemal Atatürk’ün eksik bıraktığı bir işi tamamladığı izlenimini yaratmaktadır.

Tutuklu yargılanan Sayın İmamoğlu başta olmak üzere, Yeni Parti kurucu Genel Başkanı Sayın Özgür Özel ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin butlan kararıyla gelen genel başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu hep bir ağızdan “eşit yurttaşlık” tanımını kullanmaktadır.

Türkiye’de problem vatandaşlık tanımının eşit olmaması değildir. Problem, mevcut anayasal eşitliğin ve hukuk devletinin herkese aynı biçimde uygulanmamasıdır.

Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı konusunda da aynı açıklığa ihtiyacımız vardır. Türkiye’nin yıllardır çekince koyduğu hükümlerin neden kaldırılmak istendiğini, bunun yerel yönetimlerin idari ve mali yetkilerinde nasıl bir değişiklik yaratacağını ve bütün bunların üniter devlet yapısı bakımından hangi sonuçları doğurabileceğini tartışmadan konuyu yalnızca “yerel demokrasinin güçlendirilmesi” olarak sunmak yeterli değildir.

Yeni parti yönetimi yazdıkları tüzük programında açıkça yerel yönetimler özerklik şartını çekinceler olmaksızın kabul ettiklerini beyan etmişlerdir.

Hele ki; vatandaşlık, ana dil, yerel yönetimlerin yetkileri ve yeni anayasa tartışmalarının aynı siyasi dönemde yürütüldüğü düşünüldüğünde, bütün bu başlıkları birbirinden bağımsızmış gibi değerlendirmek büyük bir siyasi saflık olur.

Benim bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nde kalan arkadaşlarıma da Yeni Parti’ye geçen eski yol arkadaşlarıma da anlatmaya çalıştığım tam olarak budur.

Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasındaki hesaplaşmayı Türkiye’nin temel meselesi hâline getirmeyelim. 

Kimin daha Atatürkçü olduğunu birbirimize ispatlamaya çalışırken önümüzde şekillenen siyasi ve hukuki tabloyu gözden kaçırmayalım.

Çünkü asıl üzerinde yoğunlaşmamız gereken iki mesele vardır.

Birincisi, TBMM’de yürütülen süreç sonunda ortaya çıkacak hukuki düzenlemelerin Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını, vatandaşlık hukukunu ve terörle mücadele anlayışını zedeleyecek hiçbir hüküm içermemesi gerekliliğidir.

İkincisi ise önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçimidir.

Mevcut Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi devam ettiği, Türkiye Büyük Millet Meclisi yeniden gerçek yasama gücüne kavuşmadığı ve kuvvetler ayrılığı tesis edilmediği sürece hangi partiden kimin milletvekili olacağı üzerine yürütülen kişisel hesapların ülkenin temel sorunları karşısında giderek anlamsızlaştığını düşünüyorum.

İşte tam da bu yüzden Cumhuriyet Halk Partisi’nde kalıp, içeride 2010 yılında başlayan bu kırılmanın ve ilkesizliklerin karşısında mücadele etmeye devam etme fikrimin ve amacımın milletvekili koltuğu kapmak olduğunu zanneden tüm eş, dost ve tanıdıklarıma söylüyorum: Bugünden itibaren Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekili seçilmenin hiçbir anlamı ve siyasi ağırlığı yoktur. 

Bugünden tezi yok, muhalefetin doğru ilkeler, kurucu felsefeye saygılı, ahlaki değerleri yüksek bir yapı inşa etmesi ve tüm muhalif kanadın bu ilkeler doğrultusunda bir cumhurbaşkanı adayı belirlemesidir.

Bu nedenle Cumhurbaşkanı adayının hangi siyasi partinin içerisinden çıkacağından önce hangi devlet anlayışını temsil edeceği önemlidir. Mansur Yavaş olur ya da toplumun önüne o günün koşullarında başka bir isim çıkar; bugün isim üzerinden kesin hükümler kurmak yerine ölçüler üzerinde anlaşmamız gerekir. Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısına bağlı, Atatürk ilke ve devrimleriyle barışık, hukuk devletini ve kuvvetler ayrılığını yeniden tesis edecek, parlamenter demokratik sisteme dönüş konusunda tereddütsüz bir irade gösterecek bir Cumhurbaşkanı adayında toplumun geniş kesimlerinin buluşabilmesi gerekir.

Bu ortak iradeyi yalnızca CHP seçmeninden beklemek de doğru değildir. CHP’ye, Yeni Parti’ye, İYİ Parti’ye, MHP’ye veya AK Parti’ye dahi oy vermiş olmak bir insanın vatanseverliğinin ölçüsü değildir.

Türkiye’nin bağımsızlığına, üniter devlet yapısına ve Cumhuriyet’in geleceğine ilişkin kaygılar herhangi bir siyasi partinin seçmenine ait değildir.

Tam da bu nedenle bugün birbirimizi kaybetme lüksümüz yoktur.

Cumhuriyet Halk Partisi’ne yıllarca emek vermiş, bugün farklı siyasi tercihler yapmış insanlara özellikle seslenmek istiyorum: Bu tartışmayı kişisel bir güç savaşına dönüştürmeyelim. Birbirimize yarın yüzümüze bakmamızı engelleyecek sözler söylemeyelim. Cumhuriyet Halk Partisi’nin yılların emeğiyle edinilmiş il ve ilçe binalarını, demirbaşlarını ve kurumsal hafızasını bir kardeş kavgasının malzemesi hâline getirmeyelim.

Her birimiz bağlı olduğumuz il ilçe binalarının suyunu elektriğini bazen ailemizin yaşadığı evin faturasından önce büyük fedakarlıklarla ödedik.

Yıllardır Cumhuriyet Halk Partisi’nin bölünmesinden, zayıflamasından ve kurucu ilkelerinden uzaklaşmasından siyasi fayda bekleyenlerin görmek isteyeceği manzara tam da bizim düşman hukumuzdur.

Bize düşen, bu manzarayı daha da ağırlaştırmak değil; başımızı bu kavganın içinden kaldırıp Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ne olduğuna, hangi hukuki düzenlemelerin hazırlandığına, hangi parti programlarının Türkiye için nasıl bir devlet modeli önerdiğine ve önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı seçiminde nasıl bir Türkiye tercih edeceğimize bakmaktır.

Ben bugün asıl tartışılması gereken meselenin bu olduğuna inanıyorum.

Türk milleti tarih boyunca egemenliği ve bağımsızlığına el uzatan her kim olursa olsun cevabını vermiştir.

Yarın da verecektir…

Öyleyse Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün bir sözüyle bitirelim…

“Umutsuz durumlar yoktur, umutsuz insanlar vardır.”