Bugün ABD & İsrail ile İran arasındaki çatışmada ikinci gün! Yine yüzlerce ölü ve yaralı ve dünyanın gözü yine bu gayrimeşru operasyonlara kapalı. Kirli siyasetlerin ardında durduğu askeri saldırı dalgalarının politik hedef ve gerilimlerine değinmeyeceğim bunu zaten ulusal basınımız ve dünya medyası yeterince yazmakta ama tüm bu savaşın gölgesinde İran’ın kültürel mirası unutulmakta. Bu savaşı ve savaşın o yıkıcı-acımasız yönüne kültürel mirasa olan etkisi ve önemi üzerinden de farklı bir perspektif ile bakmak gerek.
İran, ABD-İran savaşının gölgesinde çoğu zaman jeopolitik gerilimler ve güvenlik söylemleri üzerinden anılsa da, binlerce yıllık medeniyet birikimiyle dünya kültürel mirasının en köklü havzalarından birini temsil eder. Özellikle Persepolis kalıntıları, Ahameniş İmparatorluğu’nun siyasal estetiğini ve imparatorluk ideolojisini taş kabartmalar aracılığıyla günümüze taşırken; Nakş-ı Cihan Meydanı, Safevî döneminin kamusal alan anlayışını ve mimari ihtişamını somutlaştırır. Tahran’daki Gülistan Sarayı ise Kaçar döneminin modernleşme arayışlarını ve Batı etkisiyle dönüşen saray kültürünü gözler önüne serer. Bu bağlamda İran, yalnızca siyasal çatışmaların sahnesi değil; aynı zamanda imparatorluk sürekliliği, estetik üretim ve çok katmanlı kimlik inşasının tarihsel laboratuvarıdır.
Seyahat kültürü perspektifinden bakıldığında ise İran, gerilim söylemlerinin ötesinde gündelik yaşamın sıcaklığı ve yerel misafirperverliğiyle dikkat çeker. Çöl kenti Yezd’in rüzgâr kuleleri (badgir) ve dar sokakları, iklimle uyumlu geleneksel mimarinin sürdürülebilir örneklerini sunarken; İsfahan ve Şiraz gibi şehirler şiir, minyatür ve halı sanatının yaşayan mekânları olarak öne çıkar. Bu çerçevede İran’a yönelik akademik ve kültürel ilgi, yalnızca politik çatışmaların analizine indirgenmemeli; aksine, sahadaki kültürel mirasın korunması, yerel toplulukların hafızası ve seyahat deneyiminin dönüştürücü potansiyeli üzerinden daha bütüncül bir yaklaşımla ele alınmalıdır. İran coğrafyası, savaş retoriğinin gölgesinde dahi kültürel sürekliliğin ve estetik direncin güçlü bir örneğini sunmaya devam etmektedir.
Bu gerilimlerin gölgesinde dahi Şiraz’da sabah ışığının Nasır el-Mülk Camii vitraylarından süzülüşünü izlemek, seyahat deneyimini politik söylemlerin ötesine taşır. Renkli camlardan kırılarak halılara düşen ışık, ziyaretçiye yalnızca estetik bir haz değil, zamanın katmanlarını hissettiren bir sükûnet sunar. Bu an, İran’ın kültürel mirasının yalnızca anıtsal yapılarda değil, ışık, mekân ve gündelik ibadet pratiğinde de yaşadığını gösterir. Akademik bir gözle bakıldığında bu cami, Kaçar dönemi sanat anlayışının sembolik bir ifadesidir; duygusal bir açıdan ise insanı içsel bir yolculuğa davet eden bir mekândır.
Şiraz çarşı kültürü de benzer bir çok katmanlılık taşır. Vekil Çarşısı’nda dolaşırken baharat kokuları, bakır ustalarının ritmik çekiç sesleri ve halı tüccarlarının hikâye anlatıcılığı, ziyaretçiyi yaşayan bir etnografik alanın içine çeker. Burada alışveriş, ekonomik bir eylemden çok sosyal bir temas biçimidir; pazarlık, kültürel bir diyalogdur. Seyyah için çarşı, yalnızca hediyelik eşya alınacak bir yer değil, İran toplumunun gündelik hayatına açılan en samimi kapıdır.
İsfahan’da gün batımında Si-o-se Pol köprüsünde yürümek, seyahat hafızasında kalıcı bir iz bırakır. Zayende Nehri’nin kıyısında toplanan aileler, gençlerin köprü kemerleri altında söyledikleri şarkılar ve suyun hafif akışı, kamusal mekânın nasıl kolektif bir hafıza alanına dönüştüğünü gösterir. Savaş söylemlerinin aksine, burada hissedilen duygu kırılganlık değil; dayanışma ve sürekliliktir. Bu tür mekânlar, İran şehir kültürünün sosyal dokusunu anlamak için en güçlü referans noktalarıdır.
Tahran’da geleneksel bir çayhanede oturmak ise modernite ile geleneğin iç içe geçtiği bir deneyim sunar. İnce belli bardakta sunulan demli çay, nargile dumanına karışan sohbetler ve duvarlardaki minyatür reprodüksiyonları, kentsel yaşamın kültürel sürekliliğini görünür kılar. Başkent, çoğu zaman politik kararların merkezi olarak anılsa da, gündelik hayatın ritminde sanat, şiir ve mizah canlılığını korur. Bu atmosfer, ziyaretçiye İran toplumunun çok boyutlu yapısını sezgisel olarak kavrama imkânı verir.
Çöl kenti Yezd’de kerpiç evlerin arasında yürürken hissedilen sessizlik, seyahati neredeyse meditatif bir deneyime dönüştürür. Rüzgâr kuleleriyle (badgir) serinletilen evler, insan ile doğa arasındaki uyumun mimari bir ifadesidir. Geceleri çöl göğünün altında yıldızları izlemek, tarih boyunca bu topraklardan geçen kervanların ve yolcuların ortak deneyimini hatırlatır. Bu bağlamda Yezd, kültürel mirasın yalnızca yapısal değil, kozmik bir boyut taşıdığını da düşündürür.
İran mutfağı da, seyahat kültürünün en duyusal boyutunu temsil eder. Safranlı pilavlar, nar ekşili yemekler ve taze otlarla zenginleştirilmiş sofralar, coğrafyanın iklimsel ve tarımsal çeşitliliğini yansıtır. Bir aile sofrasına davet edilmek, misafirperverliğin politik sınırları aşan evrensel bir dil olduğunu gösterir. Bu deneyim, İran’ı yalnızca bir tarih ve mimari coğrafyası olarak değil; aynı zamanda duyguların, tatların ve paylaşılan anların ülkesi olarak anlamaya imkân tanır. Böylece seyahat, savaşın gölgesinde dahi kültürel direncin ve insani bağların sürdüğünü kanıtlayan bir tanıklığa dönüşür.
İran’ın kültürel mirası, yalnızca taş yapılarda ya da müze vitrinlerinde saklı değildir; hafızada, şiirde ve kolektif bilinçte yaşamaya devam eder. Persepolis kabartmalarındaki figürler, imparatorlukların ihtişamını anlatırken; Hafız Türbesi’nde akşam saatlerinde toplanan gençlerin şiir okuma geleneği, kültürel sürekliliğin modern zamandaki yankısını temsil eder. Seyyah için bu karşılaşmalar, tarihsel süreklilik ile bugünün canlılığı arasında kurulan köprüyü görünür kılar. İran, kültürel mirasın kriz dönemlerinde dahi nasıl yeniden üretildiğini ve toplumsal aidiyetin temel taşı hâline geldiğini gösteren güçlü bir örnektir.
Son kertede, ABD-İran geriliminin yarattığı gölge, bu toprakların binlerce yıllık ışığını bütünüyle örtemez. Bir çöl ufkunda gün batımını izlerken ya da bir aile sofrasında paylaşılan ekmeğe uzanırken, ziyaretçi savaş söylemlerinin ötesinde daha derin bir hakikatle karşılaşır: Kültür, en zor zamanlarda bile insanı insan yapan bağları korur. İran’a yapılan her yolculuk, yalnızca coğrafi bir hareket değil; önyargıların çözülüp yerini empatiye bıraktığı içsel bir dönüşümdür. Ve belki de en çarpıcı gerçek şudur: Savaşın dili geçicidir, fakat kültürün sesi yüzyıllar boyunca yankılanmaya devam eder.
Çok Okunanlar
Sondan bir önceki istasyon
'Bombalar altında sevinç: İran’da neden bazıları ABD saldırılarını destekliyor?'
Nazım Hikmet’in avukatları kimlerdi?
Atatürk’ün laiklik anlayışı nedir? Laiklik bir ülkenin sigortasıdır
Dünya İslam Birliği'nden İran'a kınama geldi
Savaşın gölgesinde İran ve kültürel miras
İran devlet televizyonu Hamaney'in ölümünü böyle duyurdu
ABD–İsrail ile İran arasındaki çatışmada ikinci gün
Sedat Peker'in eşi Özge Peker'den açıklama
İran’da kontrolü Devrim Muhafızları mı ele geçirecek?