Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

ChatGPT sonrası üniversite

Üniversiteler uzun yıllar boyunca bilginin merkezî kurumu olarak işledi. Bilgiye ulaşmak zordu; kaynak sınırlıydı, uzman sayısı azdı. Bu nedenle amfiler, sınıflar ve kürsüler modern toplumun en önemli bilgi aktarım mekanizmaları hâline geldi. Akademisyen anlatır, öğrenci dinlerdi. Öğrenme büyük ölçüde tek yönlü bir süreçti.

Fakat artık farklı bir çağın içindeyiz.

Bugünün öğrencisi bilgiye ulaşmak için hocasını beklemiyor. Derste anlamadığı bir konuyu birkaç dakika içinde YouTube’dan izliyor, X’te, Reddit’te tartışıyor, yapay zekâya soruyor, farklı kaynakları karşılaştırabiliyor. ChatGPT gibi sistemler ise bu dönüşümü daha da hızlandırdı. Çünkü artık mesele yalnızca bilgiye erişmek değil; kişiselleştirilmiş, anlık ve etkileşimli bir öğrenme deneyimi talep etmek.

Hatta burada çok önemli bir kırılma da yaşanıyor. Genç kuşak artık Google’da sayfalar arasında dolaşarak bilgi aramak yerine, sorular sorarak yapay zekâ ile doğrudan diyalog kurmayı tercih ediyor. Arama motorunun sunduğu bağlantılar arasında kaybolmak yerine, zihnindeki soruyu karşısında bir insan varmış gibi soruyor. Cevabı genişletiyor, örnek istiyor, tekrar açıklatıyor, tartışıyor. Yani bilgi arama davranışı, giderek “arama”dan “diyalog”a ve asıl önemlisi “dinleyerek pasif bilgi edinmekten soru sormaya” dönüşüyor.

Benim fark ettiğim şey de şu oldu: Bu durum modern kitlesel eğitim modelinden daha eski bir öğrenme biçimini de hatırlatıyor. Belki de yeniden, klasik Yunan’daki filozof-hoca ile öğrenci arasındaki etkileşimli ilişkiye yaklaşmaya başlıyoruz. Çünkü öğrenme yalnızca bilgi aktarımı değil; soru sorma, düşünme ve zihinsel rehberlik sürecidir.

Bu noktada Pisagor’a atfedilen şu söze dikkat çekmek isterim:

“Gerçek bir eğitici, zihni dolduran değil, içsel ışığı tutuşturan kişidir.”

Bence yapay zekâ çağında üniversitelerin yeniden düşünmesi gereken mesele tam olarak budur. Çünkü artık bilgi her yerde. Üstelik öğrencinin cebindeki telefon milyonlarca sayfalık veriye birkaç saniyede kolayca ulaşabiliyor. Ancak düşünme biçimi, muhakeme yeteneği, eleştirel yaklaşım ve anlam üretme kapasitesi hâlâ kendiliğinden oluşmuyor.

Sessiz bir kırılma yaşanıyor. Üniversiteler hâlâ büyük ölçüde sanayi toplumunun eğitim modeliyle çalışırken, öğrenciler dijital toplumun öğrenme alışkanlıklarıyla hareket ediyor. Sorun tam da burada ortaya çıkıyor.

Klasik üniversite modeli aynı anda aynı bilgiyi aynı mekânda çok sayıda kişiye aktarmaya dayanıyordu. Bunun tarihsel bir mantığı vardı. Kitap azdı, uzman azdı, erişim sınırlıydı. Oysa bugün öğrencinin cebindeki telefon, birçok konuda geleneksel ders anlatımından daha hızlı içerik sağlayabiliyor. Bu nedenle genç kuşak artık pasif dinleyici olmak istemiyor. Daha kısa, daha etkileşimli, daha esnek ve ihtiyacına göre şekillenen öğrenme biçimlerine yöneliyor. Sürekli eğitim modelinin gelişmesi ve sertifika programlarının yaygınlaşmasının sebepleri bunlar olabilir. 

Burada önemli olan nokta bu dönüşüm yalnızca teknolojik değil, kültürel bir dönüşüm olmasıdır.

Yeni kuşak doğrusal bir şekilde öğrenmiyor. Bir konuyu tek kaynaktan ve baştan sona sayfa sayfa takip etmek yerine parçalı, ağ yapılı ve çoklu kaynaklarla öğreniyor. Zaten Internet’in “hypertext” yani “metin ötesi” olarak nitelendirilmesi de bundan kaynaklanıyor. Video izliyor, yorum okuyor, yapay zekâya soru soruyor, ardından başka bir platforma geçiyor. Bu durum dikkat sürelerini değiştirirken öğrenme psikolojisini de dönüştürüyor. Bu durum birden ortaya çıkmadı. Internet’in ortaya çıkmasından itibaren aşama aşama bu noktaya geldik. Daha Internet çağı başlamadan önce 1989’da EARN (Europen Academic Research Network) ve Bitnet ağlarını kullanan ve o dönemlerden beri Bilişim ve teknolojinin birey ve toplum üzerindeki etkileri ile ilgi okuyup araştıran ve akademik yazılar yazan bir bilim insanı olarak bunu net olarak görebiliyorum. 

Elbette bu yeni modelin ciddi riskleri de var. Bunları da söylemek lazım. Hızlı bilgi tüketimi çoğu zaman derinlik kaybına yol açabiliyor. Yapay zekâ sistemleri yanlış bilgi üretebiliyor. Algoritmalar bireyi kendi düşünsel konfor alanına hapsedebiliyor. Ancak bütün bunlara rağmen geri döndürülmesi mümkün olmayan bir gerçeklik oluşmuş durumda: Öğrenme davranışı değişti.

Bu nedenle üniversitelerin gerçek problemi artık “bilgiyi ulaştırmak” değil, bilgi karmaşası içinde “anlam üretmek” hâline geldi.

Bence bugün akademisyenin rolü yeniden tanımlanmalı. Hoca artık yalnızca bilgi aktaran kişi değil; öğrencinin düşünme biçimini geliştiren, kaynakları eleştirel biçimde değerlendirmesini sağlayan ve doğru soruları sormayı öğreten bir rehber olmak zorunda. Çünkü yapay zekâ cevap verebiliyor ama hangi sorunun önemli olduğunu hâlâ insan belirliyor. Bu bağlamda sınav diğer bir deyişle başarıyı ölçme yöntemlerinin de değişmesi lazım.

Önümüzdeki yıllarda üniversitelerde hibrit modellerin, modüler eğitimlerin, proje temelli öğrenmenin ve kişiselleştirilmiş içeriklerin daha fazla öne çıkması şaşırtıcı olmayacak diye düşünüyorum. Büyük amfilerin yerini daha küçük tartışma ortamları, uygulama laboratuvarları ve dijital öğrenme ağları alacak. Diploma kadar yetkinlik, ezber kadar problem çözme becerisi önem kazanacak.

Üniversiteler için mesele artık yalnızca dijitalleşmek değil; dijital toplumun öğrenme mantığını anlamak. Çünkü ChatGPT sonrası dönemde öğrenciler hâlâ bilgi arıyor. Ama artık bilgiyi farklı biçimde öğrenmek istiyorlar.