Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
55,8696
Dolar
Arrow
48,2300
İngiliz Sterlini
Arrow
65,2922
Altın
Arrow
7024,2011
BIST
Arrow
14.642

Şiddetli bir Atatürk muhalifinden liberal demokrat yaratmak

Haberlerini algoritmaya bırakma, hangi kaynağı okuyacağına sen karar ver. 12punto'yu tercih ettiğin kaynaklar arasına ekle!

YAZIMDA KİMDEN BAHSEDİLMEKTEDİR?

Bu yazımda Hüseyin Avni Ulaş’ın Mustafa Kemal Paşa’ya karşı geliştirdiği muhalif tutum ele alınmıştır. Hüseyin Avni Bey Birinci Meclis’te Erzurum milletvekili idi.

Yazımda İkinci Cumhuriyetçilerin Hüseyin Avni Bey’i hangi siyasi saiklerle sahiplendiklerini de ele alacağım.

Hatırlarsanız bu çevre Kemalizmin demokratik toplum düzeninin önündeki en büyük engel olduğunu ileri sürmüş; geniş bir medya desteği ile şiddetli bir eleştiri cephesi açmıştı. (90’lar)

Bu cephenin müttefikleri, ABD, Avrupa, Türkiye’de kompador burjuvazi ve Atatürk devrimleri karşısında ağır bir yenilgi almış olan eski rejim kalıntılarıydı.

Kendilerini sol-liberal olarak tanımlayan İkinci Cumhuriyetçiler özellikle İslamcılardan destek gördüler. Bu çevrelere göre Türkiye Devleti yanlış kurulmuş bir cumhuriyetti. Çağdaş ilkelerle yeniden kurulmalıydı. Fransız siyasi tarihinden bir resepsiyonla kendilerini İkinci cumhuriyetçiler olarak tanımladılar Kavramı popülerleştiren Mehmet Altan olmuştur.

Grubun öne çıkan temsilcileri Cengiz Çandar, Ahmet Altan, Murat Belge, Hasan Cemal, Etyen Mahçupyan, Mehmet Altan ve Eser Karakaş idi. Listeyi uzatmakelbette mümkün. Gerisini siz tamamlayabilirsiniz.

Prof. Dr. Mehmet Altan, Hüseyin Avni Ulaş’ı Türkiye’nin ilk demokratı olarak nitelendiren yazılar kaleme almış, Erzurumlulara sitem ederek bir Hüseyin Avni Ulaş büstü bile yaptırmıştı.

İlk yazısı Sabah Gazetesinde “Cumhuriyetin İlk Demokratı Hüseyin Avni Ulaş’ı Rahmetle Anıyorum” başlığı ile yayınlanmıştı. (1994)

HÜSEYİN AVNİ BEY’İN MUSTAFA KEMAL PAŞA İLE ÇATIŞMASININ EPİSTEMOLOJİK KÖKENİ NEYDİ?

Hüseyin Avni Bey’in temel sorunu “zabitsınıfına” karşı olmaktı. Cihet-i askeriyeyi İttihatçılıkla özdeş görüyordu. Bu hissiyatı onunla paylaşan başkaları da vardı. Örneğin Mevlanzade Rıfat. Mütarekede subayları yolsuzlukla suçlamıştı. Mustafa Kemal Paşa’nın şahsına hakaret etmiş, mahkemelik olmuşlardı. Mevlanzade zaferden sonra vatardaşlıktan çıkarıldı. 150’lik oldu. Türkiye İnkılabının İçyüzü başlıklı kitabın yazarıdır.

Hüseyin Avni Bey, imparatorluğun dağılması sorumluluğunu zabitan sınıfına yüklüyor, Onları sırmalılar olarak tanımlıyordu.

Büyük Atatürk onun gözünde bir sırmalı idi.

Bu ifadenin bugünkü karşılığı ise askeri vesayettir. Bu sözün menşei olarak, Lazistan mebusu Dr. Abidin Bey’in şu sözleri gösterilir: “ kanun hakim olunca, birtakım sırmalı zevat hakimiyetten düşecektir.”

Bu ifade, Erzurum Kongresinden itibaren Mustafa Kemal Paşa için de ima edilmiştir. Gazi’nin kongreye sivil elbise ile katılmaya zorlanması konusunda rivayet muhteliftir.

Malum, Mustafa Kemal müstafi bir general olmasına rağmen birkaç gün daha üniformasını giymeye devam etmiştir. Bu üniforma padişah yaveri sırmaları taşımaktaydı.

Sadede gelmek gerekirse, Hüseyin Avni Bey’in Mustafa Kemal Paşa’dan (daha ilk günlerden itibaren ) hoşlanmadığını söylemek doğru olur.

İKİNCİ CUMHURİYETÇi TEZLERDE HÜSEYİN AVNİ BEY YORUMLARI

Ahmet Demirel arkadaşımız doktora tezini Boğaziçi Üniversitesinde savunmuştu. Yıl: 1993, Yer: Atatürk Enstitüsü. Enstitü’ye Zafer Toprak yeni müdür olarak atanmış, BTS’ye yeni taşınılmıştı. BTS: Albert Long Hall denilen binadır. Enstitü şimdi Manning House binasındadır. Jüri Zafer Toprak, Cemil Oktay, Binnaz Toprak’tan oluşuyorduAhmet’in tezi siyaset bilimi tezidir: yanılmıyorsam tezin erken dönem danışmanı Taha Parla Hoca idi. Refikimizin savunmasını (aleniyet ilkesi gereği) izleyenlerden biri de bendim. Tez başlığı Birinci Mecliste Muhalefet: İkinci Grup idi. Ahmet kardeşimiz jüri tarafından epey eleştirilmişti. Binnaz Hanım’ın “tiyatro gibi olmuş deskriptif bir çalışma” dediğini hatırlıyorum.

Ben Ahmet’in tezini beğenirim. Uzun bir emeğin ürünüdür. İtirazım tezin hipotezinedir.

Müsaadenizle nedenini açıklayayım: 12 Eylül sonrası, Özal iktidarı ile birlikte bir Atatürk dönemi eleştirisi platformu doğmuştu. Bunun menşei Mete Tunçay Hocamızın hepimizin heyecanla okuduğu “Tek parti” kitabıdır.

Mete Hoca’nın Kenan Evren yönetimi tarafından üniversiteden uzaklaştırıldığını da unutmayalım bu arada.

İletişim yayınları ve Birikim Aylık Sosyalist Dergi (Murat Belge, Ömer Laçiner) zaman içinde taaaruzun dozunu arttırdılar. O dönemde bir kısmı ABD’de bir kısmı Boğaziçi ve Sabancı üniversitelerinde yapılan tezlerde standart söylem Kemalizme cepheden taarruzdur. Bu dönemde yapılan tezlerde Atatürk lehine bir cümleye rastlamak epey zordur. İsterseniz hepsine tek tek bakabilirsiniz.

Ahmet Demirel arkadaşımız da uzun bir araştırma döneminden sonra savunduğu tezde bu problematiği benimsemişti. Tezin temel paradigması Birinci Meclis’ten bir liberal demokrasi inşa edilerek çıkılabileceği idi. Bunun için yeterli temsili altyapı ve entelektüel birikim olduğu iddia ediliyordu. Ben o kanıda değilim.

Ahmet Demirel, Hüseyin Avni Bey’e tezinde geniş yer ayırmıştı. Tez daha sonra İletişim Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Geniş ilgi gördü. Demirel, İletişimin yayınladığı “Siyasi Düşünce Tarihi” serisinin Liberalizm cildinde de Hüseyin Avni Bey’i ele alan bir yazı yayınladı. (Cilt 7)

Bu yazıda beni şaşırtan Ahmet Kuyaş Hoca’ya yapılan atıfta Hüseyin Avni Ulaş “liberal demokrat” değildi sözlerinin yer alması idi. Kuyaş, Ulaş’ı bir özgürlük savaşçısı değil “gerici ve ırkçı” olarak tanımlıyor, “siyasi sicilini ağır lekeli” buluyordu.

Emin Çölaşan da “kutsal yola taş koyan bir başağrısı olarak görmekteydi.

Bilindiği gibi Hüseyin Avni Bey İkinci Grubun kurucularından biridir.

Bana göre grubun temel siyasi dürtüsü Mustafa Kemal Paşa’nın önlenemez yükselişinin önünü kesmekti.

Hüseyin Avni Bey’in düsüncelerini en güzel şekilde özetleyen şu sözlerini dikkatinize sunmak isterim: “ irade-i milliye Büyük Millet Meclisinin şahsiyeti maneviyesinde yani ekseriyetin arasında (çoğunluk oyunda) mündemiçtir. İrade-i milliye bunun hilafında olamaz.”

CELALEDDİN ARİF VE HÜSEYİN AVNİ BEYLERİN VİLAYATI ŞARKIYYE ÖZERK YÖNETİMİ GİRİŞİMİ

Önce bir tespit yapmak isterim. Birinci Meclisteki Erzurum milletvekilerinden hiçbiri İkinci Meclise seçilememiştir. Erzurum yeni bir kadro ile mecliste temsil edilmiştir. Bu yeni isimler Mustafa Kemal Paşa’nın gösterdiği adaylardan oluşuyordu.

Bunun nedeni Erzurum Kongresinden Birinci Meclisin seçim kararı almasına kadar vilayetin temsilcileri çoğunlukla Mustafa Kemal Paşa’nın karşısında yer aldılar.

Milli kurtuluş savaşı boyunca Vilayetin Ankara’ya gönderdiği siyasal elit MustafaKemal Paşa’ya itimat etmemiş, o da bu çevreyi tasfiye etmiştir.

Bunun çok tipik bir örneği Erzurumlu hukuk profesörü Celaleddin Arif Bey ve Hüseyin Avni Bey’in bölgede özerk bir yönetim kurma girişimidir. Celaleddin Bey’in ihtisas alanı hukuk-u esasiye ve hukuk-u düvel idi: Anayasa ve devletler hukuku. Celaleddin Arif bu tarihte Meclis İkinci Başkanı ve Adliye vekilidir. Hüseyin Avni Bey ile birlikte incelemelerde bulunmak üzere Meclis’ten 3 ay izin alırlar. Erzurum’a giderler.

Celaleddin Arif, 22 Eylül 1920'de Ankara’ya (Mustafa Kemal Paşa’ya) çektiği telgrafta; Erzurum halkının artık "kendi kendisini idare etmek" (özerklik) istediğini ve yerel bir yönetim kurulmasının tek kurtuluş çaresi olduğunu açıkça belirtmiştir. İki milletvekili, Vilayet idaresinin Ankara'dan bağımsız, geniş yetkilere sahip yerel bir heyete devredilmesi için bölgedeki muhalif memurlar ve Albayrak Gazetesi çevresiyle birlikte hareket etmekteydiler.

Planlarına göre, Celaleddin Arif Bey Vilayat-ı Şarkiye genel valisi, Hüseyin Avni Bey ise Erzurum valisi olacaktır. Bütün bu olanlar Karabekir Paşa’nın Ermenistan harekatı sırasında gerçekleştiğini de belirteyim.

Bu girişim, Ankara Konvansiyonunun hükümranlık alanından bir kısmına ademi merkeziyetçilik görüntüsü altında el koymak anlamına geliyordu. Teşebbüs Karabekir Paşa-Mustafa Kemal Paşa’nın ortak müdahalesiyle bastırıldı.

Atatürk, Büyük Nutuk'ta bu durumu şu sözlerle anlatır: "Halkın kendi eliyle kendini idare etmesi ilkesini ortaya koyan bizdik. Fakat bununla, asla her ilin veya her bölgenin ayrı ayrı birer özerk yönetim kurmasını kastetmemiştik”

İşin kökeninde, Meclisin açıldığı ilk günlerdeki dinamikleri aramak gerekir. Celaleddin Arif, son Mebusan Meclisinin başkanıydı. Ankara’ya geldiğinde TBMM başkanı seçileceğini sanıyordu. Bunun nedeni Ankara’yı bir III. Meşrutiyet Meclisi olarak tahayyül ediyor olmasıydı.

Beklentileri gerçekleşmedi. Müdafaa-yı hukukun önderi TBMM başkanı seçildi. Celaleddin Arif ikinci başkan oldu. Bu sonuçtan hiç hoşnut olmadı. Aralarındaki gerilim Teşkilatı Esasiye Kanunu müzakerelerinde devam etti. Atatürk’in Celaleddin Arif Bey’e “siz hukuku düvel profesörü değil sokak avukatı bile olamazsınız” dediğini hatırlatayım. Sokak avukatından kastı herhalde arzuhalcilik olmalı.

Celaleddin Arif Bey, Ankara'ya dönmesinin ardından, 24 Ocak 1921'de hem Adliye Vekilliği hem de Meclis İkinci Başkanlığı görevlerinden istifa etmiştir. Mustafa Kemal Paşa, Celaleddin Arif Bey'i merkezden uzaklaştırmak için diplomatik bir görevle yurt dışına göndermiştir.

Celaleddin Bey, 26 Aralık 1921’de Cami Bey’in (Baykurt) yerine TBMM Hükûmeti'nin Roma Temsilcisi (fiilen elçi) olarak görevlendirilmiştir.

Celaleddin Arif Bey, Roma nezdinde temsilcilik atamasından önce 14 Mayıs 1921'de "sağlık sorunları ve tedavi" gerekçesiyle Avrupa'ya gönderilmiştir. Buradaki resmi görevi, İtalya ve Fransa ile ilişkileri yumuşatmak idi. Bana göre ise düşünce olarak Ankara Konvansiyonundan kopmuştu. Roma temsilciliği görevi 1 Ocak 1923 tarihine kadar sürdürmüştür.

Celâleddin Ârif Beyle ilgili bir başka tartışma da, Birinci Dünya Savaşı öncesinde Osmanlı hükümetinden aldığı Zonguldak-Ereğli bölgesinde kömür madeni arama ve işletme imtiyazını kullanma biçimidir.

Mondros Mütarekesi'nin ardından İtalya'ya giderek, Zonguldak kömür havzasına ilgi duyan İtalyan sermayedarlarla ortak bir şirket kurmuş ve imtiyaz haklarını bu ortaklığa taşımıştı.

Meclis bu imtiyaz sözleşmesini öfkeyle karşılamıştı.

Celaleddin Bey ise yaptığı işi mülkiyet ve teşebbüs hürriyeti olarak savunmaya kalkmıştı.

Hüseyin Avni Bey de Ankara’ya döndükten sonra muhalefet dozunu arttırmaya devam etti. Teşkilatı Esasiye Kanunu, Nevahi Kanunu, İstiklal Mahkemeleri Kanunu, Başkomutanlık Kanunu, Milletvekili Seçimi Kanunu ve Hürriyeti Şahsiye Kanunu müzakerelerinde Mustafa Kemal karşıtı tutumunu gittikçe sertleştirdi.

BAŞKOMUTANLIK KANUNU VE UZATMALARI

Başkomutanlık Kanunu bir askeri zorunluluktan doğmuştur. Yunan ordusu Kral Konstantin’in yönetiminde büyük bir taaarruz başlatmıştı. Bu taarruz ile nihai hedefe ulaşacaklarını düşünüyorlardı. TBBM ordusu (Kuvayı nizamiye) ise henüz kuruluş aşamasında idi. Eskişehir -Kütahya muhaberebelerinde ordu dağılmanın eşiğinden döndü. Yunan ordusu her anlamda Türk ordusundan kat be kat üstün bir konumda idi.

TBMM-bu koşullarda- kendi başkanının askeri yeteneklerine başvurmaktan başka çare kalmadığı gördü. Düşman kapıya dayanmıştı.

Tarihi olarak başkumandanlık bizzat padişah tarafından icra edilirdi. Veya padişaha vekaleten bir Serdarı Ekrem tayin edilirdi. Bu nedenle Enver Paşa, başkumandan değil Sultan Reşat’a vekaleten Başkumandan vekili olmuştu. Ankara panik halindeydi. Rıza Nur, Mehmet Vehbi Bolak, Mahmut Esat Bozkurt meclisin kendi başkanını başkumandan tayin etmek için bir kanun teklifi verdiler.

Mecliste kanunun içeriğine dair tereddütler vardı. Muhalifler başkomutanlığı diktatörlüğe giren yolda bir merhale olarak yorumladılar. Ama yasanın ilk müzakeresinde fazla ses çıkarmadılar. Çünkü fevkalade bir hal vardı. Yunan ordusu Polatlı’ya dayanmıştı.

Mustafa Kemal Paşa söz aldı. Meclis’ten en geniş yetkileri istedi. Yasama ve yürütme yetkilerini fiilen kullanmak. Tereddütleri gidermek için bu yetkilerin üç ay süre ile sınırlandırılmasını istedi. Bu meclisi rahatlattı.

Başkomutanlık kanununun çıkmasından 1. 5 ay sonra Sakarya zaferi kazanılmıştı. Mustafa Kemal Paşa meclisten aldığı yetkilerle düşmanın ilerleyişini durdurmuştu.

Atatürk’ün bu tarihte hiçbir askeri ünvanı yoktu. Erzurum Kongresinden önce silk-i askeriden tard edilmişti. Ona yeniden askeri yetkiler veren TBMM’dir. Müşir ve Gazi unvanlarıyla taltif eden de meclistir.

Mustafa Kemal, Başkomutanlık talimatıyla İstiklal Mahkemeleri kurdurdu. Üyelerini kendisi atadı. Tekalif Milliye emirlerini yayınladı. Sakarya Savaşı bu koşullarda kazanıldı.

HÜSEYİN AVNİ BEY’İN MUHALEFET DOZUNU ARTTIRMASI

Gazi Paşa muhalifleri bütün uzatma müzakerelerinde başkumandanlık yetkilerini törpülemek istediler. Üçüncü uzatmada “Paşa hazretlerini daha fazla yıpratmayalım” diyerek tamamen kaldırmak istediler.

Hüseyin Avni Bey’in temel argümanı şuydu: Meclis-i Ali Başkumandanlığa salahiyet vermiştir. Yoksa hakkını vermiş değildir. Meclis hakkını terk etmemiş, hakkın istimaline müsaade etmiştir.

Hüseyin Avni bey meclisin yetki devri yapmadığını söylüyor. Kamu hukuku açısından doğru bir tespit. Zaten başkumandan da tersini söylemiyor. Uygulamaları da bu yönde değil.

Üçüncü uzatma müzakerelerinde Hüseyin Avni Bey ve Salih Efendiler (ikisi de Erzurum milletvekili) Mustafa Kemal’in müdafaa-ı hukuk hareketine sonradan katıldığını ima ettiler. Meclisin onun arkasından sürüklenmediğini ifade ettiler. (6 Mayıs 1922)

MUSTAFA KEMAL PAŞA’YA MEYDAN OKUMA

Muhalifler, sık sık meclis üstünlüğü ve kuvvetler birliği ilkelerini savunarak asıl gücün Mecliste olduğunu hatırlatıyorlardı. Buna gerek yoktu. Bu ilkeler Mustafa Kemal Paşa’nın meclisi kurarken teklif ettiği ilkelerdi. Müdafaa-yı hukukun lideri (Heyeti Temsiliyenin başkanı) TBMM’ni toplayan kişiydi. Konvansiyon çağrısını yapan oydu.

Gazi paşa muarızları, TBMM’nin başkumandana sevk ve idare yetkisi verdiğini asıl yetkilerin Konvansiyonun kendi uhdesinde olduğunu sık sık dile getirdiler.

Asıl mesele Kemalist bir çoğunluk oluşturmamaktı. Mustafa Kemal Paşa’nın hükümeti tam manasıyla ele almasını (İcra Vekilleri Heyetini) engellemeye çalışıyorlardı.

FEVKALADE HARP ENCÜMENİ ÖNERİSİNİN ASIL AMACI NEYDi?

Mustafa Kemal Paşa’yı bir başka kuşatma manevrası da Fevkalade Harp Encümeni kurma grişimi oldu. Burada maksat Mustafa Kemal’i bir olağanüstü komisyon marifetiyle sınırlandırmaktı. Refet Paşa’nın bu tartışmalar sırasında söylediği bir söz devrim tarihimize geçecek niteliktedir:

“Harp komisyonla idare edilmez bir demir elle idare edilir. “ Refet Paşa’nın mecliste söylediği en doğru söz herhalde bu olmalı.

BAŞKUMANDAN IN İSTİKLAL MAHKEMESİ KURMA YETKİSİ OLMASIN

Hüseyin Avni Bey, İstiklal mahkemelerinin başkumandan tarafından kurulmasına, üyelerinin başkumandan tarafından atanmasına karşıydı. Hiyaneti vataniye suçlarının olağan Adliye Mahkemeleri tarafından yargılanmasını savunmaktaydı. Yargılamaların olağan üstü haller rejimi altında olmaması gerektiğini düşünüyordu.

Hüseyin Avni Bey’in en afaki önerilerinden birinin bu olduğunu düşünüyorum. Düşman Anadolu’nun ortasına kadar dayanmış, her yerde casus ve hıyanet kol gezerken Hüseyin Avni Bey Hıyaneti Vataniye Kanunu yargılamalarının olağan mahkemelerde yapılması gerektiğini savunabilmektedir.

MUSTAFA KEMAL’DEN HÜSEYİN AVNİ BEY’E AĞIR SÖZLER: ZIR ZIR ETME BURASI KAHVEHANE Mİ?

Hüseyin Avni Bey’in bütün davası Gazi’nin karar alma serbestisini kısıtlamaya yönelikti. Bu hamleleri milli iradeye dayandırıyordu.

5 Mayıs 1922’de Başkumandanlık kanununun üçüncü uzatma müzakerelerinde yeterli oy sayısına ulaşamamış, kanun geçirilemişti. Aslında parlamento hukuku açısından reddedilmişti. Ret ve çekimser oylar nedeniyle sonuç alınamıştı. Mustafa Kemal Paşa ertesi gün Mecis’e geldi.

Yüksek gerilmli bir toplantı oldu. Burada Başkumandanlığı bırakamayacağını /Bırakmayacağını söyledi. Hüseyin Avni Bey’in müdahaleci sekter tutumuna çok sinirlendi. Devrim tarihimize geçen ünlü sözü sarf etti. “Zır zır etme”

Bu söz bana Oliver Cromwell’in Rump Parlamento’da sarf ettiği sözleri hatırlattı. (20 Nisan 1653) Gazi daha öteye geçebilecek kudreti olmasına rağmen Cromwell’in bir adım gerisinde durdu.

HÜSEYİN AVNİ ULAŞ ŞEVKET SÜREYYA AYDEMİR’İN ASKER ARKADAŞI

Şevket Süreyya ve Hüseyin Avni Bey Sarıkamış cephesinde (Rus cephesi) çok zorlu koşullarda ihtiyat zabitliği yaptılar. Bu yedek subaylıktı. Şevket Süreyya asker arkadaşından çok müspet söz eder. Ama şunu not etmek isterim. Savaşta yedek subaylık yapmış birinin Orduyu taarurruza kaldırmanın ne kadar zor bir iş olduğunu bilmesi gerekirdi. Elbette zorlukların farkındaydı. Ama Mustafa Kemal Paşa’ya karşı olan menfi hissiyatı (husumeti demek istemiyorum) böyle bir tutum takınmasına neden oluyordu.

Büyük bir gizlilikle yürütülmekte olan taarruz hazırlıklarını Harp Encümeni, siyasi sorumluluk İcra Vekilleri Heyetindedir gibi düşüncelerle tartışmaya açmak alenileştirmek başkumandanı düşmana indirilecek nihai darbe öncesinde güçsüzleştirmeye çalışmaktan başka bir anlamı yoktu.

Bu nedenle nisabın yeterli olmadığı ilk tur oylamadan sonra durumun ciddi olduğunu dana fazla tansiyonu yükseltmenin pek yararlı olmadığını görüp geri adım atıldı. Bunu bütün İkinci Grup üyeleri için söyleyebiliriz.

Dördüncü uzatmada önemli bir tartışma olmadı. 20 Temmuz 1922. Yakında bir şeyler olacağını herkes hissediyordu. TBMM ordusu toplayabileceği azami kaynağı cepheye yığdıktan sonra başkumandan taarruz emri verdi. Bu Türklerin bir asırdır yapmaya güçlerinin yetmediği bir şeydi. Zaferden sonra artık başkumandanlık tartışma mevzuu olmadı. Gazi Paşa artık Türk milletinin “Halaskarı” idi.

MİLLETVEKİLİ SEÇİMİ KANUNU İLE HALASKAR GAZİ’Yİ EKARTE ETME GİRİŞİMİ

25 Kasım 1922 tarihinde bir kısım İkinci Grup üyesi tarafında sunulan Milletvekili Seçim Kanunu değişiklik teklifi, doğrudan Mustafa Kemal Paşa'nın meclise girmesini ve tasfiye edilmesini amaçlayan tarihi bir hamledir. Önerge sahipleri Selahattin Köseoğlu, Süleyman Necati Güneri, Hüseyin Avni Ulaş’tır.

Önerge, milletvekili seçilebilmek için iki şart getiriyordu. Milletvekili adayının, seçileceği sancağın sınırları içinde en az 5 yıldır kesintisiz ikamet ediyor olması ve o günkü Türkiye sınırları içinde bir vilayette doğmuş olma şartı.

Her iki madde de ilk genel seçimde Mustafa Kemal Paşa’nın aday bile olamaması sonucunu doğuruyordu. Buna açıkca siyasi bir tuzak demekte bir sakınca herhalde yoktur.

Mustafa Kemal Paşa 2 Aralık 1922 günü TBMM’ne geldi. Bu teklife dair bir konuşma yaptı. Doğum yerinin (Selanik) düşman işgalinde kalmasında kendisinin suçu olmadığını belirtti. Son 5 yıldır bir yerde oturamamasının sebebinin vatanı savunmak için cepheden cepheye dolaşması olduğunu vurguladı."Milletim beni seçmek isterse bu kanun hakkımı elimden alacak mıdır?" diyerek teklif sahiplerini mahcup edecek ifadeler kullandı.

Hüseyin Avni Bey zorda kaldığı her zaman kullandığı taktiği kullandı. Erzurum Kongresi günlerini hatırlatarak “Paşa’nın ilk arkadaşlarından olmakla müftehir olduğunu” söyledi. Kanun teklifinin Gazi Paşa’yı hedef almadığını, Artık sınırlarınız dışında kalan Arap ve Arnavut vilayetlerini kast ettiklerini ifade ettiyse de Mustafa Kemal Paşa “ Hüseyin Avni Bey madde sarihtir. Tefsine gerek yoktur” dedi. Tasarı “doğrudan doğruya benim şahsımı, vatandaşlık haklarından mahrum bırakmak maksadını güdüyor” ifadesini kullandı.

Bunun üzerine ortam gerginleşti. Hüseyin Avni geri adım atmadı.

Şöyle dedi: “Kanun teklifi usulu dairesinde Encümene gider. Encümen karar verir. Eğer Mustafa Kemal Paşayı meclis feda edecekse feda edilsin. Söz meclisindir.” Bu sözler vatanımızın büyük halaskarına (onun muhalifi olsanız dahi) söylenebilecek sözler değildi. Hüseyin Avni Bey bana göre ayıp etmişti. Öneri reddedildi. Meclis seçimin yenilenmesi kararını aldıktan sonra 320 sayılı "İntihabı Mebusan Kanunu Muvakkatinin Bazı Mevaddını Muaddil Kanun (3 Nisan 1923) çıkarıldı. Tabii başka maddelerle.

İkinci Meclis seçimleri Mustafa Kemal Paşa’nın Gazi ve Halaskar sıfatlarının etkisi altında geçti.

Hüseyin Avni Bey aday olmadı. İkinci Gruptan aday olanlar milletvekili seçilemediler.

KUVVETLER BİRLİĞİ VE MECLİS ÜSTÜNLÜĞÜ KAVRAMLARININ MUSTAFA KEMAL VE HÜSEYİN AVNİ BEY AÇISINDAN FARKLI ANLAMLARI

Mustafa Kemal Paşa, meclisin açıldığı ilk günden itibaren milli hakimiyetin tecelli ve temerküz ettiği yerin TBMM olduğunu savundu. Teşkilatı Esasiye Kanunu da aynen bu ifadeleri benimser.

Bu soyutlama ile Atatürk, saltanat hukukunun dayanabileceği bir meşruiyet zemini bırakmamayı hedefliyordu. Sonuna kadar bu yoldan yürüdü. Kendisini tökezletmeye çalışan muhaliflere rağmen meclis hükmi şahsiyetinin varlığını siyasal söylemine daima meşruiyet zemini yaptı. Bütün devrim hareketlerinde bu zemini titizlikle korudu.

İktidarda Kemalist çoğunluk olduğu sürece bu argüman sağlamdı.

Meclis üstünlüğü tezi Mustafa Kemal terminolojisinde anti-monarşist cumhuriyetçi amaçlar taşır. Hüseyin Avni Bey’in konuşmalarının içerik analizi yapıldığında ise Konvansiyonu milli hakimiyet ile özdeşleştirme görülür. Bu da mecliste tecelli eden çoğunluk iradesidir.

Bir başka yön de yürütmenin durumudur. (İcra Vekilleri heyeti) Mustafa Kemal 1920 sonbaharında birlikte uyum içinde çalışabileceği bir hükümet teşekkül ettirmek istedi. 47 sayılı Namzetlik Kanununu çıkarttı. Bu kanun ile hükümet üyeleri TBMM başkanının göstereceği adaylar arasından seçiliyorlardı. Mustafa Kemal Paşa muhalifleri bunu yürütmenin (icra) Meclisten özerkleşmesi olarak yorumladılar. Şiddetle karşı çıktılar. Bu yasa ile Mustafa Kemal dilediği kadro ile hükümet etme imkanına kavuşmuş oluyordu.

Hüseyin Avni Bey bu kanundaki vekil seçilme/atanma usulünü Konvansiyonun mantığına aykırı buluyordu.

Muhalifler bu kanundaki yöntemi meclis iradesine ipotek koymak olarak yorumladılar.

Amaç bir Kemalist Parti hükümeti kurdurmamaktı.

244 sayılı yasa bu anlamda İkinci Grup önderlerinin başarısıdır. (8 Temmuz 1922)

İcra Vekilleri Heyeti Başkanı (başvekil) dahil bütün vekiller (bakanlar) aday gösterilmeksizin meclis genel kurulundan seçildiler. Burada Rauf Bey bir paratoner işlevi görmüştür.

Kanun, Mustafa Kemal Paşa’nın gücünü tenkis ederken muhalefet Rauf Bey üzerinden yeni bir iktidar odağı yaratmış oluyordu.

Bu stratejinin Büyük Taarruza kadar başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Büyük Zafer bütün denklemi bozdu.

BAŞKANLIK DİVANI İÇİN MÜCADELE: HÜSEYİN AVNİ BEY BİRİNCİ BAŞKANVEKİLİ

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı’nın Meclis başkanı, Meclis ikinci başkanı, iki başkan vekilliğinden teşekkül etmesi uygun görülmüştü. Müzakerelere çoğunlukla meclis başkan vekilleri riyaset ediyorlardı.

Mustafa Kemal Paşa, mecliste bir ekseriyet fırkasına ihtiyaç duyduğunu anladı. 47 sayılı Namzetlik kanunu bunun sonucudur. Birinci Grubu kurdu. (10 Mayıs 1921) Bu grubun dışında kalan iki fraksiyon vardı. Bunlardan birincisi açıkça muhalif gruptu. (Potansiyel ikinci grup) Öbürü ise hariciler grubu idi. Farklı nedenlerle dağılmış bir gruptu. Her iki cepheye karşı da mesafeli idiler. Duruma göre oy veriyorlardı. Şiddetli muhalifler disiplinli bir grup kurma işine giriştiler. Bu ikinci Grup olacaktır. İkinci Grup başkomutanlık kanununun son uzatması sırasında iyice somutlaştı. Bir program belirledi. 22 Temmuz 1922.

Grubun lider kadrosu belliydi. En güçlü isimler, Hüseyin Avni Ulaş, Hakkı Hami Bey, Selahattin Köseoğlu idi. Ali Şükrü Bey, Mersinli Cemal Paşa ve Kara Vasıf da İkinci Grup içindeydi.

Grup, boşalan TBMM başkan vekilliğine Hüseyin Avni Bey’i aday gösterdi. Birinci Grubun adayı Refet Paşa 110 oyda kaldı. Rauf Bey’in sessiz onayı ile Hüseyin Avni Bey’i 1. Başkanvekilliğine seçtiler. Burada kritik nokta bitarafların İkinci Grubu desteklemeleriydi.

Rauf Bey, Birinci Grubun içinde görünmekle birlikte 244 sayılı kanun gereği İkinci Grup ve haricilerin verdiği oylarla İcra Vekilleri Heyeti Başkanlığa (başvekalet) getirilmiştir. Bu olayda Rauf Bey Mustafa Kemal Paşa karşıtı blokun etrafında toplandığı sembol isim oldu.

Hüseyin Avni Bey ve diğer ikinci Grup mensupları Rauf Bey’e oy verdiler. Nedeni TBMM Başkanı ve Başkumandan Mustafa Kemal Paşa karşısında bir güç odağı oluşturmaktı.

Rauf Bey’in başvekaleti ve Hüseyin Avni Bey’in başkanvekilliği muhaliflerin Büyük Taarruz öncesindeki en büyük başarıları oldu.

Hüseyin Avni bey iki kez başkanvekilliğine (1922 ve 1923) seçildi.

1946 DEMOKRASİSİ VE HÜSEYİN AVNİ BEY

Hüseyin Avni Bey, uzun bir sessizlik döneminden sonra çok partili siyasi hayatın ilk partisi Milli Kalkınma Partisi ile siyasete geri döndü. MKP ünlü müteşebbis Nuri Demirağ tarafından kurulmuştu. İstanbul’da kurulan partinin genel sekreteri eski Erzurum milletvekili avukat Hüseyin Avni Bey oldu.

Uzun yıllar geçim sıkıntısı çekmiş, kendisini vekil tayin etmek isteyenler engellenmişti. Nihayet Dr. Refik Saydam’ın tavassutu ile İstanbul Dokuzuncu Noteri olmuştu. (1939)

Salt Research Hüseyin Avni Bey’in kısa süren MKP genel sekreterliği esnasında yaptığı konuşmaları arşivine almış. Konuşmalar Hüseyin Avni Bey’in Nutukları başlığı ile yayınlanmış. (Üniversite Matbaası, 1946)

Konuşmaları epey detaylı inceledim.

Bu konuşmalarda Ulaş’ın tasfiye edilmiş olmanın öfkesini hala taşıdığını gördüm. Hem de çok yoğun bir şekilde. Öfkesini artık İnönü’ye yöneltiyor Gazi’den “Aziz Atatürk” diye söz ediyordu. Nutuklarda İsmet Paşayı diktatörlükle suçlayan satırlar var.

Sabık Erzurum mebusumuz, bir süre sonra Nuri Demirağ ile yollarını ayırıyor. Demokrat Parti ile yakınlaşmaya çalışıyor. Menrderes’e mektuplar göndermiş. 1946’da İstanbul’dan bağımsız aday olmuş. Aldığı oy sayısı: 3246.

30 Ekim 1947’de bir mülakatı yayınlanmış. Konuşmada ademi merkeziyetçi görüşler oldukça kuvvetli. CHP yönetiminin meşruiyetini sorgulayan bir söylem benimsiyor. İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesini tepki ile karşılıyor. Şöyle diyor: kaydı hayat cumhurbaşkanlığı olmaz. Bu kıpkızıl istibdattır. Burada Kızıl sultan Abdülhamit anıştırması var.

İKİNCİ GRUBUN GÜNÜMÜZDEKİ VERSİYONU İKİNCİ CUMHURİYETÇİLİKTİR

2006’da kurulup 2016 darbe girişiminden sonra kapatılan Taraf Gazetesi İkinci Cumhuriyetçilerin yayın organı idi. Bu gazetede yer alan temalar büyük ölçüde İkinci Grup önderlerinin 1920’ler Türkiyesi'nde ileri sürdüğü görüşlerle örtüşmektedir.

Askeri vesayete karşıtlık o zamanlar Mustafa Kemal Paşa’ya ve Başkumandanlık tasarruflarına karşı olmak demekti.

2002’den sonra bu Ordunun gözden düşürülmesi anlamına gelmeye başladı.

Bu çevrenin bazı üyeleri 15 Temmuz’dan sonra Fethullah Gülen örgütüyle iltisaklı olduğu gerekçesiyle yargılandılar.

Yazılarda temel argüman cumhuriyetin yanlış bir paradigma üzerine kurulduğu idi. Kemalizm sivil toplumun gelişim dinamiklerini iğdiş etmiş, liberal demokratik bir toplum hiçbir zaman kurulamamıştı. Bu nedenle İkinci Cumhuriyet kurulmalı idi.

Bunun yolu Birinci Cumhuriyeti kuran vesayet ideolojini yıkmaktı; Bu ideoloji Kemalizm idi.

Benim kanaatim ise şöyledir. 1920’ler Türkiye’sinin sosyo-ekonomik yapısı burjuva demokratik bir toplum kurmaya müsait değildi. Biraz iddialı bulabilirsiniz ama günümüz Türkiyesi için de bu düşüncemin arkasındayım. Türkiye’de burjuvazi vardır. Burjuva devlet yoktur. Çeyrek asırlık tecrübe bunu kanıtlamıştır.

Mustafa Kemal Paşa’nın amacı böyle bir toplum inşa etmekti. Asri sosyete dediği burjuva toplumu idi. Ama bunu Fransız Devriminde olduğu gibi jakoben yöntemlerle yapabilirdi.

Bu bakımdan Hüseyin Avni Bey’in bazı şerhlerine katılmakla birlikte Türk Devriminin tasfiye etmek zorunda olduğu güçler vardı. Bunlar eski rejimin hegemonya güçleriydi.

1920’lerde adem-i merkeziyet devrimden vazgeçmek olurdu. Bürokratik vesayete, “Kemalist hegemonyaya karşıyız” derken adem-i merkeziyetin çıkaracağı iktidar periferinin (çevre) hegemonya güçleri olurdu. Hüseyin Avni Bey’in önerdiği yönetim modeli taşra egemenlerinin işine yarardı.

1946’dan sonraki pratik bunun kanıtıdır. Kaldı ki tek parti devrinde bile mütegallibe egemenliği kırılamamış, CHP bunlara yaslanmak zorunda kalmıştı.

HÜSEYİN AVNİ BEY ÜZERİNE EN İYİ SÖZ NE OLABİLİR?

Hüseyin Avni Bey’in siyasi mücadelesine dair güzel bir yorum Dr. Namık Bahadır Kemal’e ait. Bu yazıyı yazarken tesadüf ettim ve çok beğendim. Aydınlıkta yayınlanan yazıda “Yanlış mevzilerde mermi tüketmek: Hüseyin Avni Ulaş” başlığını taşıyor. (15 Kasım 2019)

“Hüseyin Avni Ulaş’ı; farklı mecralarda ve yanlış gruplarda zaman tüketen, gittiği tüm yolların sonuna varamayan ve ne yazık ki hep güdük kalmış amaçlarda görüyoruz. Unutmamak lazım ki, mevziniz yanlışsa ne kadar merminizin olduğunun bir önemi yoktur.” Diyor.

Bence de öyle.