“Silivri soğuktur!” Bazen bir tehdit, çoğu zaman bir endişe ifadesi olarak sık duyduk.
Soğukluğu bir kaygı sorunu olmalı mı ayrı bir tartışma konusu ama Silivri hâlâ soğuk olmalı. Orada öylece duruyor. Oysa bu sözü eskisi kadar duymuyoruz. Çünkü artık tehdit yok. Kimi süreklilik halleri nedeniyle endişe dile bile gelemiyor.
Halkımızın bir kesiminin... çok sınırlı bir kesiminin... sürekli aynı kesiminin... sanki, bugün neyden rahatsız olsak, diye tam gün mesai yaptığı izlenimi verilen bir kesiminin... sanki genelde olaylar olup bittikten sonra duygusu kendilerine “hissettirilen” bir kesiminin... bir şeylerden incindiğinin ifade edilmesi yetiyor.
Bu, ifade edilebiliyor! Çünkü ifade özgürlüğü var! İncinme makamının, adalet terazisinin diğer kefesinde o gün hangi ölçü birimine ihtiyaç duyduğuna göre değişen seviyede.
**
“Fizan uzaktır!” Bundan yüz küsur yıl önce böyle bir söz var görünmüyor.
Fizan vardı, var. Bugün Libya’nın çöl kısmındaki bölgesi. Uzaktı, o günün koşullarında çok daha uzak. II. Abdülhamid’in sürgün yerlerinden biriydi. Muhaliflerini gönderdiği.
Fizan uzaktı. Jön Türkler’in İmparatorluk içerisinde farklı etnik, dinsel, mezhepsel farklara sahip insanların anayasal düzende eşit bir biçimde yaşaması arzusu ise güçlü. Anayasal düzeyde de olsa, eşit... Tartışmasız ilericiydiler.
Koca bir memleketle ilgili kararlar bir kişiye, padişahın iki dudağının arasından çıkacak söze bağlı olmamalıydı. Farklı düşünceler ifade edilebilmeliydi. Tartışılabilmeliydi ki ortak akla ulaşılabilsin. Bunun için meşveret, dediler; meclis, dediler.
İlk sayılabilecek Osmanlı gazetelerini bu niyetle çıkardılar. Düşüncelerini yaymak, tartışmak niyetiyle.
Batılı edebi türlerin ilk örnekleri bu dönemde verildi. Romanlar örneğin. Gazetelerde parça parça yayınlanıyor, bazısı, Osmanlı insanına, yaşadığı dünyadan başka dünyalar olduğunu da gösteriyordu. Çoğunlukla Batı dünyasından. Yazarlarının hayal edebildiği ölçüde.
Namık Kemal “Vatan yahut Silistre”yi bir de tiyatro eseri yazmış olmak için, ileride ders kitaplarında adı anılsın diye yazmadı. “Vatan” yeni bir kavramdı ve düşüncelerini kitlelere ulaştırmayı mümkün kılacak bütün yollar deneniyordu.
İlk Jön Türk kuşağı 1876’da yeni sultan II. Abdülhamid’e bir anayasayı, Kanun-i Esasi’yi, ilan ettirmeyi başardı. Anayasa demek aynı zamanda Meclis’in açılması anlamına da geliyordu.
Herkes oy veremiyordu ama memleketin dört bir yanından seçilmiş milletvekilleri (mebus) İstanbul’da, Meclis’te bir araya gelmişti: Türk, Arap, Kürt, Laz, Ulah, Arnavut, Boşnak, Rum, Ermeni, Bulgar, Yahudi.
Anayasa, devlet görevlisi olmak için de milletvekili seçilmek için de Türkçe bilmeyi şart koşmuştu. Farklı dillere sahip bu milletvekillerinin birbirlerini anlayabilmesi gerekiyordu. Ancak bu bile yeterli olmayacaktı.
Meşhur Ahmet Midhat Efendi, ilk Meclis’te milletvekillerinin konuşmalarını kayda geçirip devletin resmî gazetesinde yayınlama görevini üstlenmişti. Konuşulan dil Türkçe.Bir kısım milletvekilinin ana dili de Türkçe. Ancak Meclis’te birbirinden farklı ağızlar konuşuluyordu.
Aynı kelime farklı şekillerde telaffuz edilebiliyordu. Henüz Türk Dil Kurumu gibi bir kurum, bugünkü anlamıyla bir sözlük ya da yazım kılavuzu yok. Türkçe sesleri Arap harfleriyle yazıya dökmenin zorlukları da cabası.
Rivayete göre, konuşmaları olabildiğince ortak bir yazı düzeni içinde kayda geçirmeye çalışan Ahmet Midhat Efendi, bütün bu güçlükler nedeniyle bir gün hararetli geçmekte olan bir oturum sırasında işin içinden çıkamıyor ve bayılıyor.
Ne var ki Ahmet Midhat Efendi’nin bu görevi çok uzun sürmedi. Rusya ile süren savaş (93 Harbi) nedeniyle Meclis’te yöneltilen kimi eleştiriler canını sıkınca, II. Abdülhamid Meclis’in işleyişini durdurdu. Büyük ümitlerle ilan ettirilen Kanun-i Esasi’yi uygulamadı. Tam 30 sene.
Bir on, on beş yıl öncesine göre çokça duyduğumuz “istibdat”, II. Abdülhamid’in hak ve özgürlükleri sınırlayan baskı idaresinin adı oldu böylece.
O güne kadar hiç bahar havası yaşamamış olan basın, daha da ağır bir sansüre uğradı. Gazeteler basılmadan önce incelemeye gelen memur, sansür memuru, geriye boş satırlar kalmasını umursamadan hoşuna gitmeyen yazıları, kelimeleri baskıdan çıkartıyordu: anarşi, ihtilal, istibdat, infilak, inkılap, parlamento, hürriyet, cumhur, cumhuriyet, cemiyet, diktatör, demokrat, hafiye...
Hafiye! Çünkü II. Abdülhamid resmi ve gönüllü hafiyelerle, ajanlarla, ihbarcılarla dolu bir ağ kurmuştu. Aynı masada sohbet eden insanların bile birbirlerini ispiyonlayabildiği, toplumsal güven duygusuna yer tanımayan bir hayatı normalleştiren bir ağ. Bir endişe duygusuyla “Fizan uzaktır!” bile dedirtmeyen bir ağ...
Ancak Fizan’a gönderilecekler, Jön Türkler, mücadeleyi durdurmadı. İlk kuşağın temsilcileri bir bir bu hayattan göçerken, yeni bir kuşak mücadeleyi devraldı. Başta İttihat ve Terakki Cemiyeti çatısı altında. Sloganları açık: “Hürriyet, eşitlik, kardeşlik, adalet.”
Çetin bir süreçten sonra İttihat ve Terakki bugünkü takvimle 23 Temmuz 1908’de, Manastır’da meşrutiyet yönetimini ilan etti. Kendisine karşı muhalefetin ne boyutlara vardığını gören II. Abdülhamid de bir gün sonra, 24 Temmuz’da Kanun-i Esasi’yi yürürlüğe koyduğunu, Meclis’in açılması için seçimlerin yapılacağını bildirmek durumunda kaldı.
Hürriyet, ilan edilmişti. Birkaç ay içerisinde farklı ideolojik eğilimlere sahip onlarca yeni gazete, toplamda on binlerce satışla varlık göstermeye başladı.
Hürriyet düzeninde sansür memurlarına yer yoktu. Bir kısım gazete, daha 24 Temmuz günü sansür memurlarına kapılarını kapattı.
**
24 Temmuz’dan sonra her şey güllük gülistanlık olmadı elbette. Ama bir milat yaşanmıştı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, hürriyeti alkışlayan, kapılarını sansür memurlarına kapatan gazetecilerin ruhuyla, 1948 yılında, 24 Temmuz gününü Basın Bayramı ilan etti.
12 Mart 1971 Muhtırası ile oluşan ara rejim döneminde artan baskılar II. Abdülhamid dönemini andırdığı, ortada kutlanacak bir bayram olmadığı gerekçesiyle Basın Bayramı’nın adı Basın Özgürlüğü İçin Mücadele Günü’ne dönüştürüldü.
1970’ler aynı zamanda basından medyaya dönüşümün yaşandığı yıllardı. Neoliberal dönüşümle birlikte iletişim alanının kamusal niteliği zayıflarken, medya kuruluşları piyasa mantığıyla yeniden örgütleniyor, haber ise giderek metalaşıyordu.
Medya sahipliğinin holdinglerde yoğunlaşması ve iktidarlarla kurulan ilişkilerin belirleyici hale gelmesi, basın emekçisini kimi zaman doğrudan baskıyla, kimi zaman ise gönüllü de olabilen otosansürle karşı karşıya bıraktı.
2000'li yıllarla birlikte sosyal medya başta olmak üzere dijital platformlar, haber ve görüş üretimini profesyonel medya üreticilerinin tekelinden kısmen çıkararak çok daha geniş kesimlerin kamusal tartışmaya katılmasını mümkün kıldı.
Ancak platformların küresel teknoloji şirketlerinin kontrolünde olması ve dijital içeriklerin giderek artan oranda denetim ve yaptırım süreçlerine konu olması, basın ve düşünce özgürlüğü mücadelesini yeni bir zemine taşıdı.
Mücadelenin adı değişmedi. Mecralar genişledi sadece. Bu nedenle 24 Temmuz, belki soğukta, belki uzakta ama her zaman Hürriyet arayışında olanların ve basın, düşünce, ifade özgürlüğü mücadelesi verenlerin ortak hafızasında yerini koruyacak.
Çok Okunanlar
Oyuncu Levent Üzümcü gözaltına alındı
Haluk Levent tutuklandı
Nasuh Mahruki hakkında soruşturma
Özgür Özel yeni partinin adını ilk kez açıkladı!
Meloni hükümetine parlamentoda kritik yenilgi
Gözaltındaki avukat Ece Güner’in ifadesi ortaya çıktı
Harry Kane: Topu baskı altına almakta zorlandık
Memurların 14 günlük maaş farkı hesaplandı
Hemşire kılığına girip bebek kaçırmaya çalışan şüpheli adliyede
Türkiye’de de satılan 64 binden fazla araç geri çağrıldı