Teravih namazına da çağıracak yatsı ezanı yaklaştığında, iftar sonrası çay ocağını dolduran kalabalıktan hiç kimse kalmamıştı. Büyük çoğunluğu, kış soğuğunda dışarıda kalmamak, içeride bir yerde saf tutabilmek için camiye gitmişti. Demek ki evden gelen yemekle bir on, on beş dakikalık hızlı bir iftardan sonra bir buçuk saatte yakın tek başıma sürdürdüğüm soluksuz koşturmanın sonuna gelmiştim. İçerisi soğumasın diye yanan sobaya biraz kıymık attıktan sonra bir çay molası vermek için ocağın başına geçmiştim ki içeriye Deli Apo girdi.
Deli Apo, Ayhan Abi’nin, “Mahallenin Gülü” Deli Ayhan’ın Elazığ’dan başlayarak saydığı deliler listesini “Delilerin Piri” sıfatıyla tamamladığı kişiydi. Bu listeyi uzun zamandır bildiğim için de hiç görmeden saygı duyduğum birisi.
O güne kadar sadece iki kez, ikisinde de benzer bir biçimde, gayet nizami adımlarla kaldırımdan geçerken görmüştüm. Onu gördüğümde saygımın yanına bir çekingenlik hatta hafiften bir korku duygusu eklenmişti. Kırklı yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim orta boylu, zayıfça ama çevik görünümlü, sert yüz ifadeli bir adam. O yaşlarda birisinde görmeye pek alışkın olmadığım şekilde kot pantolon giyen, üstelik bıyıksız bir adam. Ama en ilginci, alın kısmından birkaç kez geçen geniş sargısı.
Korku duygumu yaratan muhtemelen nizami adımlarına ve sert yüz ifadesine eklenen bu sargıydı. Hem mecazi hem de gerçek anlamıyla başını derde sokabilen, sokabilecek tehlikeli bir adam imajı... Henüz liseye giden bir genç için yeterince ürkütücü bir imaj.
Çay ocağına geldiğinde de başı sarılıydı. Üstünde, kabini Mobilyacı Ali’ye yaptırılmış araba teypli bir “müzik seti” ile tepsilerin; altındaki dolapta Urfalı Memmet’in Suriye’den getirdiği kilolarca birinci sınıf kaçak çayın bulunduğu, ocağın sırasındaki büyük masanın hemen ucuna oturdu. İlk cümlelerine kulak kesilemedim. Dikkatim başındaki sargıdaydı. Öncekilere benzer biçimde sarılmış olsa da başındaki bir sargı bezi değil beyaz üzerine aralıklı çiçek desenleri olan bir yazmaydı.
İlk olarak “Maraş otun var mı?” diye sorduğunu duydum. Küçük şeffaf poşetlerde toz halinde bulunan, dil altına konduğunda ağzın ön kısmında bir süre uyuşukluk yaratan ve iki-üç bardak çay parasına neredeyse her büfede serbestçe satılan ot. Yok, dedim ama hemen önüne bir bardak çay koyduktan sonra biraz delileri memnun etmeyi görev saydığımızdan, biraz saygıdan, biraz da korkuyla en yakındaki büfeye bir paket Maraş otu almaya gittim. Giderken de daha önce başında gördüklerimin bir sargı bezi olduğuna kendimi ikna ettim. Öyleyse ve şimdi başındaki bir yazmaysa, karşımdaki sürekli başını derde sokan bir adam değil, bir nedenle başına bir şeyler sarmayı alışkanlık haline getirmiş birisi olmalıydı. O kadar da korkacak bir şey olmayabilirdi.
Döndüğümde çayından daha yudum almamıştı. Uzattım, paketi aldı. O esnada müezzin yatsı ezanını okumaya başladı. Ocağın yanında, ayakta, bütün duyularımla Deli Apo’ya odaklanmıştım. Önüne bakar halde ezanı huşu içinde dinledi. Ezan biter bitmez, pozisyonunu bozmadan, “Rabbimiz şöyle buyurmuştur!” diyerek Arapça olduğunu düşündüğüm, sanki bir sureye ait beş, altı ayeti okudu. O güne kadar Kuran’ı iki kez hatmetmiştim ama bir hafız değildim. Arapça da bilmiyordum. Ancak nasıl hak ettiğini bilmediğim “pir” sıfatına sahip bu adamın ağzından çıkanların i’lâ-yi kelimetullaha hizmet ettiğinden şüphe duymuyor; hayatımdaki nadir soğuk ter dökmelerinden birisini yaşıyordum. Bir deli bile ezanın, onun ibadet çağrısının farkındaydı ama ben, her ne kadar yaptığım işi aksatacak olsa da göze alınabilecek bir şeyi yapmamış, çağrıya yanıt vererek çay ocağını kapatıp namaza gitmemiştim.
Daha kendime gelemeden “Rabbimiz bir de şöyle buyurmuştur!”, dedi. Gelecek sözlerin yüküne hiç hazır değildim. Ağır hareketlerle masaya, masanın üstündeki düz tepsilerden birisine yöneldi. Tepsiyi eline bir def gibi aldı ve tepsiye vurduğu ilk darbeye, melodisiyle şu sözleri eşlik etti: “Le le le Sakine, niye gittin tütüne...”
**
Bir işten başka bir işe yetişmek için şehir içi aktarma yapacağım bir tren istasyonundayım. Platformda, bankta oturuyorum. İki bank ötede tren bekleyenlere salça olan dilenciyle az sonra gerçekleşecek karşılaşmanın gerilimini çoktan yaşamaya başladım. Dilini henüz öğrenmeye başladığım için kendimi “ben” gibi ifade edemediğim, yaşam ritmini ve sosyal davranış kurallarını yeterince kavrayamadığım, kendimi fiziken ne ölçüde koruyabileceğime dair yasal sınırlarımı bilmediğim bir yabancı memleketteyim. Bir dönemin meşhur benzetmesini kullanmak için en uygun yerlerden birisi burası galiba: İnsanın kendisini bir “saksı” gibi hissetmesi için bütün koşullar hazır!
Dilencilerle her gün ve çok kez karşılaştığım için biliyorum ki bu işten keyfim kaçmadan sıyrılmam çok zor. Biraz bozuk para vermek dilenciden kurtulmama yetmeyeceği gibi onun başka istek ve taleplerini beraberinde getirecek, gerilim kat sayım daha da artacak. Yolumu değiştirebilecek bir yerde de değilim. Platformun bir diğer ucuna hızla koşup, dilencinin benden önce başka kimselere salça olmasını sağlamak ve sıra bana gelene kadar trenin de gelmiş olmasını ummak bir alternatif gibi. Ama kaçış çözüm değil. Oradaki hiç kimse beni bir daha görmeyecek olsa da kaçışımı herkesten önce ben unutmayacak ve öz benliğime zarar vereceğim. Bu yüzden mücadele etmem, sorunla başa çıkmam lazım.
Dilenci önümde durdu. Gözlerimin içine bakarak para isteğini dile getirdi. Bacak bacak üzerine atıp bir süre sessizlikle ben de onun gözlerinin içine baktım. Talebini tekrar ettiğinde kendimden gayet emin bir şekilde, hakaret içeren hiçbir ifade kullanmadan ama belki farkında olmadan içinde sert sessiz ünsüzlerin bolca bulunduğu kelimeler seçerek, dilenciye tamamı Türkçe bir nutuk çektim. Bu davranışıyla beni rahatsız ettiğini, keyfimi kaçırmaya hakkı olmadığını bir güzel anlattım. Dilencinin gözleri büyüdü. Anlamadığını söyledi. Yine Türkçe devam ederek, anlamamasının kendisinin sorunu olduğunu, beni kendi sorunlarıyla meşgul edemeyeceğini belirttim gözümü bile kırpmadan.
Birden döndü, benden sonraki banklara yöneldi. Gözlerimi kaydırarak takip ettim. Birkaç kez arkasına dönüp bana baktı. Yürüyüşünde, bakışlarında korkuyu değilse bile çekinceyi açıkça hissettim. Öyle ki benimle arasındaki mesafeyi uzatmaya çalışmış, sayemde benden bir sonraki bankta oturanlar da dilencinin darlamalarıyla muhatap olmak zorunda kalmamıştı.
**
Anadolu’nun küçük bir şehrinde, muazzam bir enerjiyle yıllardır gönüllülüğe dayalı olarak sürdürülen, taktire şayan bir topluluğun o haftaki etkinliğindeyim. Gösterime gireli çok olmamış bir sinema filmini salonda büyük bir kalabalıkla izledikten sonra orada bulunma nezaketi gösteren filmin tanınmış yönetmeni ile bir başrol oyuncusunun film üzerine söyleşisini dinliyoruz. Eşit ve özgür bir ülke hayalini aksettiren ve bundan da kuşku duyurmayan yönetmen sık sık “Türkiye sineması”ndan söz ediyor. Bir noktada “Türk sineması” ifadesini özellikle kullanmadığını vurguluyor. Devam eden sözlerinden de Türk’ü, Türkiye’de sadece bir kesimi kapsayan bir ırk olarak gördüğü anlaşılıyor.
Söyleşi bittikten sonra yönetmen, ilgili başrol oyuncusu ve onlara eşlik ederek gelmiş kimi başka oyuncular gayet mütevazi bir biçimde, önceden ayarlanmış uzun sohbet masasındaki yerlerini aldılar. Ortam sıcak, samimi. Yine de uzunluğundan dolayı masanın bir ucundan diğer ucuna sağlıklı sohbet etmek mümkün değil.
Bir ara Ermenistan sınırının açılacağı konu edinildi. Pek tabi, bir komşu ülke ile kültürel ilişkilerin geliştirilmesine olanak tanıyacak bu gelişme memnuniyetle karşılandı. Ardından kimi itirazlar da geldi. Masadakilerden birisi, sınır açılırsa “barbar Türklerin” Ermenistan’ı da mahvedeceği endişesini dile getirdi. Sinema Türklere ait olamıyordu ama barbarlık Türklere aitti.
**
Bilmediğimizden korkuyoruz. Deli Apo’nun sargısı gibi. Aklımızı kullanmaya hizmet edecek bilgi eksikliğimizin genişliği ölçüsünde bir güvensizlik duygusuyla, koruyucu olduğuna, bizi sarıp sarmalayacağına inandığımız bir sıcaklığa kendimizi hızla teslim ediyoruz. Bir an için bile olsa Deli Apo’nun sözlerine olduğu gibi.
Evrenin genişliğine şaşmamak olanaksız. Onun bütün bilgisine ulaşmak da. Dolayısıyla mutlak bir güven duygusuna sahip olmak da. Farkında olalım ya da olmayalım, bildiğimiz on bin yıllık insanlık tarihinin ve bilmediğimiz milyonlarca yılın ağır yükünü üzerimizde taşıyoruz. Sıcaklığa her daim ihtiyacımız var. Ama aklımızı kullanıp kaçınabileceğimiz tehlikeler karşısında işin kolayına kaçıp, kendimizi kor ateşlerde eritip, “akışa” bırakacak ölçüde değil.
Belki en güzel haliyle dayanışmada, paylaşmada. Bir dost meclisinde, uzun bir masadaki sohbette. Ama, yine ama, eşit ve özgür bir ülke ve dünya hayali kurarken bile gerçekle teması ve arzu edileni yaratma kabiliyeti zayıf kurgusal anlatılarla oluşturduğumuz küçük cemaatlerin geçici sıcaklığına teslimiyet ölçüsünde değil. Hele kendi küçük iktidar alanını yaratmış popüler ve seküler cemaatin içinde olma, içinde kalma güdüsüyle sürdürülen müritlikte, tekrar edilen ezberlerde, dilde karşı olunan ama pratikte sürekli içine düşülen özcülükte hiç değil.
Kimi zaman deliliğe romantik biçimde yaklaşıp, onu cazip görebiliyor, gösterebiliyoruz. Biraz ihtiyacını duyduğumuz sıcaklıktan. Biraz yaşadığımız düzene bir isyan. Ardında güzellikler bırakan Volkan Konak’ın, “düzen adamı” oldukları için kendilerini Fatih’in torunu olarak görenler karşısında kendisini Deli İbrahim’in torunu olarak ilan etmesi gibi. Oysa, deliliği meselesi bir yana, Sultan İbrahim’in ve saltanatının da düzen dışı bir yanı yok.
Beraberce düzen dışına çıkabilmek için deliliğe değil, aklımıza ihtiyacımız var. Yarıdan fazlası asgari ücretle çalışan, çok daha büyük bir çoğunluğu açlık ve yoksulluk altında ezilirken görünen, görünmeyen sayısız sınırlama ve uyaranla her gün doğa ile ilişkisi parça parça koparılan insanların aklına. Ürettiği ile neredeyse hiçbir teması kalmamış insanların aklına. Kendini prens, prenses olarak görenlerin; çocuklarını öyle yetiştirenlerin aklına. Birbirlerine “kral” diye seslenen gençlerin aklına. Koca logolarıyla giydiği kıyafetin reklamını yapmak için hazır bekleyenlerin aklına. Hz. Ömer’in özel işleri için kullandığı mum kıssasıyla büyüyen ama büyüyünce “itibardan tasarruf olmaz” demeye başlayan geniş kesimlerin aklına. Bedenini 2 Temmuz’da Sivas’ta bir otelde bırakanın ruhundaki sızıyı üzerinde taşıyanların aklına.
“Güven Park’ta bir anıt var
Gördün mü
Aha böyle yamrı yumru bir daşdan
Bildin mi
Yazıyo ki o anıtta ağbeyim
‘Övün çalış güven Türk’
*
“Türk’ük diye övünüyok ağbeyim
Açlık Türk’ü bilmiyo ki
Varak diyok iş üstüne
Çağır çağır gelmiyo ki
Çalışsak da güvensek da ağbeyim
Övünsek da olma mı”
Şairin, Hasan Hüseyin Korkmazgil’in, aydın hassasiyetine ne demeli! Ruhu kabul ederse, onu sızlatmayacak hatta onu daha da yüceltecek bir itirazım var: Peki benim ağbeyim, açlık Türk’ü bilmiyor da birlikte yaşama arzusuna sahip, cebinde taşıdığı kimlikle Türk, açlığı bilse olma mı, açlığı yaratan düzeni? Sırf adı Türk diye değil, emperyalistlere karşı bir Kurtuluş Savaşı vermiş bir Türk diye, Cumhuriyet kurmuş bir Türk diye, 15-16 Haziran’da emeğinin mücadelesini vermiş bir Türk diye, Gezi’de bayrağını Taksim Meydanı’na dikmiş bir Türk diye övünse olma mı? Kapitalistler için değil; bunlar yetmez, mücadeleye devam, deyip daha fazlası için çalışsa olma mı? Bildikçe, övündükçe, çalıştıkça kendisine güven duysa olma mı? Kendisini diğer milletlerden üstün görmediği gibi aşağıda da görmeyen, tarihin şanlı sayfasında yer alacak bir güvene sahip olsa olma mı?
Çok Okunanlar
Öğrenci affı teklifi Meclis'e sunuldu
Demirtaş, Rojin Kabaiş’in yakınlarıyla cezaevinde bir araya gelecek
Yeni parti senaryosunda çarpıcı sonuçlar
Eşine yazdığı mesajda helallik istediğini söylemişti
CHP delegesi!
Gazeteci Gürcihan, 'Berat Albayrak dövüldü' iddiası ardından tutuklandı
Ünlü oyuncu apar topar toprağa verildi: Onur Akay sert tepki gösterdi
AB mahkemesi, Google'a yönelik 4,1 milyar euroluk rekor cezayı onayladı
Kışlada darp olayı: General astsubayı dövmemiş 'disipline' etmiş!
NATO zirvesine iliştirilmiş gazetecilik ve egemenlik