Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Devlet içinde devlet

İnek gütmeye giden çocuklarla pilli el radyolarından bir türlü pürüzsüz dinleyemediğimiz futbol maçları için canımızın çok daha fazla sıkıldığı günlerden biri. D400 diye hafızamızda yer etmiş yoldan geçen arabaları izliyoruz. Orada, o güne kadar ancak iki üç farklı marka araba görmüş olduğumu fark etmiştim. Bunun birkaç katı farklı markayı tek seferde görünce büyük bir şaşkınlık yaşamıştım. Bunlar birden mi peyda oldu, öyleyse neden ve nasıl oldu yoksa bunlar bir tek bizim mahallede mi yoktu, anlayamıyordum. Bilmediğim dünyanın büyüklüğüne şaşıyordum. Belki onlarda da bir nebze şaşkınlık yaratırım diye, arkadaşlarıma anlatmak üzere bu farklı arabaları hafızama kaydetmeye çabalıyordum. Nafile! Bu kadarı zihnime fazla geldiğinden bir süre sonra farklarını karıştırıyordum. 

En gözde arabamı bulmam aşağı yukarı benzer zamanlarda oldu. İki yandaki eve, sokağın tek üç katlı binasının bir katına, Ömer abinin bakkalının hemen üstüne bir sağlık ocağı açıldı. Doktorun bir arabası var, sormayın gitsin. Bir yanda şoför koltuğuna giydirilen 7 numaralı Oktay forması, diğer yanda arabanın arka kısmının diğer bütün bildiklerime göre daha kısa oluşu beni büyülüyordu. Yolunu gözlüyorum denir ya, öylesi. Ayıp olur diye çok yakından da bakamıyordum ama bir şekilde yanından geçerken gözlerimi olabildiğince kaydırıp detaylarını görmeye çalışıyordum düz yürümeye devam ederken. 

Açıldıktan bilmem kaç ay sonra, memleketin gözünü diktiği bir ara yerel seçim öncesinde, Tansu Çiller sağlık ocağının açılışına geldiydi de o zaman kendimde biraz ayıp etme hakkı görüp, arabaya yakından daha dikkatli baktıydım. Öyle ya, ben de Başbakan gelip oturacak diye bir çekyatın sokağa çıkarılmış olmasına bir türlü akıl erdirememiş, nesnelerin zihnimdeki yerine ters düştüğü için ayıp bulmuş ama yine de çocuklarla bunun muhabbetini yapmamıştım. Başbakan gelince de uzaktan kısa bir süre bakınmış, çekyata oturdu mu diye bile beklememiştim. Herkesin ilgisi ona yönelmişken, doktorun karşı tarlaya park ettiği beyaz arabaya yönelmiştim.  

Seçimlerin yapıldığı akşam, her akşam olduğu gibi haberleri izliyoruz. Bir vakit, henüz yeni alışmaya başladığımız kırmızı arka planlı son dakika bantları kanallarda sık görünmeye başladı. Bir kazadan bahsediliyor. Pek kavrayamıyordum. O gün ara seçim yapılan yerlerden birisi diye duyduğum Bucak’ta bir kaza oldu sanıyordum.  Bir arada yer almalarına anlam verilemeyen insanların içinde bulunduğu bir arabanın Susurluk ilçesinde bir kamyonla kaza yaptığını anlamam zaman aldı. Kazada bir emniyet müdürü, kırmızı bültenle aranan bir kişi ve sevgilisi ölmüş. Soyadı Bucak olan bir milletvekili yaralı. 

Yayınlanan kaza fotoğrafında arabanın bagaj kapağındaki yıldızlı amblem dikkatimi çekmişti. Buna benzeyen bir arabayı, Türkiye’ye kaçak getirdiği için yargılanan Tanju haberlerinden biliyordum. Arabanın bende yarattığı çağrışım pek de olumlu değildi haliyle. Bu bana özgü olmamalıydı ki yine o zamanlar yeni öğrendiğim, birbirine geçmiş dört halkalı amblemi olan bir araba markası, “bizde asla bulamayacağınız aksesuarlar” diyerek içinde çokça dolar, silah, tesbih gibi bir araya geldiğinde mafyaya işaret eden nesnelerin bulunduğu reklamlar yaptıydı. 

**

Camcının yakın mesafe işler için kullandığı bir bisikleti vardı. Sele ile gidon arasında uzanan düz bir borunun bulunmadığı, düşük girişli, vitesli, parlak pembe renkteki bu bisiklet, bir ikincisini görmediğim türdendi.  Nereden buldu, parasını alamadığı bir iş karşılığı mı el koydu, çok mu ucuza denk getirdi de aldı, bilemiyorum. Sürerken bedeninin altında gayet küçük kalan bisiklete kız bisikleti diyenlere kafasını bile çevirmediğini iyi hatırlıyorum ama. 

Ben onun kadar cesur değilmişim. Öğle arasında eve yemeğe gidiş gelişlerimde kullanmam için verdiği bisikleti, nasıl olduysa üç-dört yıl sadece ben kullandım. Lise ikiye giderken artık ben de bir kız bisikleti olduğuna kanaat getirip, bisikleti Camcının dükkanının önünde paslanmaya bıraktım. Oysa en az iki yıl daha kullanırdım. Hem de o kadar emek harcamışken. Hem “şu güzel bisikletine atlayıver de” diye başlayan cümleleriyle beni iplik, süzgeç, tavuk yemi artık o an ihtiyacı neyse almaya gönderen Şerife Tezye’nin ısırgan otlu kömbesi varken. 

Şerife Teyze’yi severdim. Hacdan dönerken kendisine daha yakın bulduklarına biraz deve etiyle bir ezan okuyan saat hediye ettiydi. Minaresi olan, cami görünümlü yeşil bir masaüstü saati. Allah kabul etsin de bütün numarası, alarm kurulan saatte bir ezan kaydının devreye girmesinden ibaretti. Gün gün, vakit vakit ezan saatlerini takip edip de kendi kendine ezan okuyor olsaydı aklımı yitirirdim. Eve gelen misafirlere zamanını kendi belirlediğimiz bir anda ezan dinlete dinlete pilini bitirdik. Pilinin bittiği an bırakıldığı yerde de aylarca kaldı. 

Bizde müzik dinlemek bir tutku. Bisikleti, zincir koruma demirine beyaz renk boyayla ve eğik olarak “Canısı…” yazdıracak ölçüde sahiplendiğim gün, ona bir de müzik sistemi yapmayı kafama koydum. İlk olarak “Sevgili dinleyiciler burası TGRT” diye başlayan evdeki sayısız beyaz kasetin üstüne radyoda çalan ve hoşuma giden müzikleri kaydederek kendi karışık kasetlerimi yarattım. Bayağı bir para biriktirdikten sonra, bir kısmı borca, bir volkmen aldım. Haşa, ezan-ı Muhammedi’ye saygısızlıktan değil, bir ihtiyaç olmadığına bütün kalbimle inandığımdan, hoparlör için de ezan okuyan saati gözüme kestirdim. 

Birkaç denemeden sonra volkmeni bisiklet selesinin altına, hoparlörü de gidonun çatalına yerleştirdim. Birisi zaten bozuk iki kulaklığın kablolarıyla bağlantı işini halledip hoparlörden ses almayı da başardım. Bu yeni ses sistemimle en beğendiğim karışık kasetimi o kadar çok dinledim ki… Şarkıları kaydettiğim radyoların benim gibiler kayıt yapmasın diye yerleştirdikleri anonsların şarkıların neresine denk geldiğini bile ezberlemiştim. İlk sırada Sibel Can’dan “Bu devirde kimse sultan değil”, ikinci sırada Ankara Marşı, üçüncü sırada Murat Kekilli’den “Ben böyle anlayışa tükürrüm vay be”… 

Kayıt kaynağın radyo olunca istediğin şarkıyı istediğin sırada kaydetme şansın yok. Birgün TRT radyoyu dinlerken Ankara Marşı’nın çalınacağı anons edildi. Ben “Ankara’nın taşına bak” sözleriyle başlayan marş sanarak hemen kayıt tuşuna baştım.  O olmadığını hemen anladım elbette ama bu marşı da bir başka sevdim. Bir daha dinleme şansım olmayabilir diye silmedim. Kendisinden önce gelen Sibel Can ile sonrasına kısmet olacak Murat Kekilli arasında bana umut verdi uzun süre: “Ankara, Ankara; güzel Ankara! / Seni görmek ister her bahtı kara.”

Mustafa’ya bu marşı ilk dinletişimi hatırlıyorum da aramızdaki bir hediyeleşme gidiydi. Bamya toplamaktan dönerken ses sistemimi göstermiş, önceden ayarladığım marşı açmış ve bisikletle bir tur atma keyfi sunmuştum. O da hareket etmeden önce, yüzünde bir gülümsemeyle, çantasından bir kitap çıkartıp uzatmıştı bana: Ergenekon: Devlet İçinde Devlet. 

Devlet, siyaset, mafya… Mustafa dönene kadar 10-12 sayfa okumuştum bile. “Senden yardım umar her düşen dara” sesleri gittikçe yakınlaşınca, okuduğum sayfanın kenarını katladım. Benim bir şey söylememe fırsat vermeden, “Nasıl? Gördün değil mi?”, dedi. Mimiklerinden anlıyorum, bize öğretilenin ötesinde bir memleket düzeni var değil mi, demeye getiriyor. Bir nevi Susurluk’taki kazadan beri teneffüslerde bile konuştuğumuz ama tam aklımıza yatmayan şeyleri önümüze sermiş gibi.

O sıralar büyük bir heyecanla hem marşı hem kitabı ezberledik. Ama yanıtını hala bilmediğim bir konu var. Kütüphaneden veya gazete kuponuyla alınmamış, öğretmenimizin veya Kuran Kursunun aldırdığı kitaplardan değil… Bu kitap bize nasıl ulaştı? Şehirde böyle kitaplar satan bir yer bile yok. O zaman en çok inanmak istediğimiz açıklama şuydu: Mustafa’nın annesi kitabı bahçe duvarının üzerinde bulup getirmişti. Mustafa, daha birkaç yıl önce mahalle yapılmış olan Çiftlik’te, aralarında mesafe olan üç evlik bir çıkmaz sokakta oturuyordu. Bu sokakta ondan başka okuma-yazma bilen yoktu. Birileri, kitabın önce ona ulaştırılacağından emindi. Onun da kitaptan ilk olarak bana bahsedeceğinden… Hatta bu kısmın Mustafa’nın sınavının en zor kısmı olduğu konusunda hemfikirdik. Ne mutlu ki Mustafa kitabı bana ulaştırarak bunu başarıyla atlatmıştı. 

Bizden beklenenin, kitapta anlatılan karanlık çeteleri temizlemek üzere uzun vadeli bir hazırlığa girmek olduğunu düşünüyorduk. Ülkemiz gerçek devletin kontrolünde, kanunlara ve demokrasiye uygun idare edilmeliydi. Biz de bunun için görev almaya hazırdık. Kararımızı verdik. Çeteyi toplayacaktık. Bir arada hareket edecek, derslerimize önem verecek, çok okuyacak ve görev gününü bekleyecektik. Yeniden başlatılan “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık Eylemi”ne destek vermek için evdekileri ikna edecek ve akşamları saat dokuzda bir dakikalığına lambaları kapatacaktık. Karate kartlarına uygun sürdürdüğümüz dövüş eğitimimizi eksik etmeyecektik. En sonunda da onlar çağırmazsa birgün biz gidecektik Ankara’ya: “Yetersin onlara, güzel Ankara.”

Uzun sürmedi. Lamba kapatma eylemlerine sadakatimiz bir yana, mücadele sürecinin uzun oluşu ile ilk sevgililerimiz, çete faaliyetlerini aksatmamıza neden oldu. Yarın yaparız, hafta sonu yaparız, yazın yaparız derken; bir de kimse gelip bizi sormayınca, unuttuk gitti. 

**

Birkaç yıl sonra, muhtemelen biraz gecikmiş bir şekilde, şehre yeni bir film geldi, Propaganda adında. Film, devlet otoritesinin ağır yükünü sulandırılmış bir yerden acımasızca eleştirirken, Ankara Marşı’nı bu otoriteye itaati ispat etme simgesi olarak sunuyordu. Devlet, onun için kadir-i mutlak gaddar bir bürokrasiden ibaretti. Oysa Sürü filminde öyle miydi? Filmde Civan, yani Tarık Akan, her derde deva gördüğü Ankara’da hiçbir aradığını bulamayınca bile Ankara’ya sövmemiş, marşın sözlerini, umudunu yere düşürmemiş; inanmayı sürdürerek boğazını sıkmıştı burjuvazinin. 

Ergenekon ile yıllar sonra, sanki aynı isme sahip kitapta anlatılan karanlık ilişkileri çözecekmiş gibi sunan ama yeni muktedir adaylarının önündeki bütün engelleri kaldırmak için kurgulanan, siyasi bir dava olarak karşılaşacaktık. Kitabın alt başlığındaki “devlet içinde devlet” ise zaman içinde farklı farklı yerlerde çıktı karşıma. 

En çok dikkatimi çekenlerden birisi, 1960’ta Milli Birlik Komitesi içinde askeri idarenin birkaç yıl daha kalmasını isteyen Alparslan Türkeş ve çevresindekileri güçlendirecek bir kanun teklifiyle ilgiliydi. Bu sürece katkı verdiği iddia edilen Ahmet Hamdi Başar, itiraz ediyor; aksine bu taslakla “devlet içinde devlet kurulmakta” olduğunu söylediğini belirtiyordu. Bunun dışında aynı ifade Yön dergisinde Vehbi Koç için kullanılmıştı. Kurthan Fişek, Duyun-u Umumiye; Niyazi Berkes, Osmanlı’daki büyükelçilikler için kullanıldığını hatırlatmıştı. 

**

Ankara’yı pek bilmem. İhtiyaç oldukça gittiğimden daha çok kimi önemli noktaları bilirim. Sıhhiye’yi bilirim örneğin. 1 Mart 2003’te kalabalık bir grup gitmiştik de omuzlar üzerinden Hitit Güneş Kursu Anıtı’na, Eller heykeline uzun uzun bakmıştım. 

Geçen ay bir kere daha baktım uzun uzun. Etrafa bakıp, nerede olduğumu soran Mustafa’ya bir yerler tarif etmiş; o da telefonun haritasını açarsam 10-15 dakikaya Ankara Adliyesi’nin önüne gelebileceğimi söylemişti. Yönlendirmeye uyarken gördüğüm Çatlı filmi afişleri tadımı kaçırdıysa da güzergahımın Sıhhiye’den geçmesi çok keyif vermişti. 

Mustafa bir süredir Ankara’da inşaat işinde. İşin neresinde, bilmiyorum. Beni sıkça Ankara’ya davet etmesinden, gelirsem orada neler yapacağımıza dair söylediklerinden durumunun fena olmadığını anlıyorum. Daveti üzerine değil ama başka bir gerekçeyle ve sınırlı bir zaman için Ankara’ya gittiğimde aradım. Çocukça sevindi. Geleceğimi önceden haber vermemiştim. Bir yerden bir yere gidiyormuş, beni de yoldan alacakmış. Sonrasına, sonra bakarmışız.

Adliye’nin önünde beklerken o bizim seçim günü kaza yapan arabaya çok benzeyen bir arabayla geldi. Yıldız amblemli. Beni hızla arabaya aldıktan sonra “ulan, ulan, ulan” diyerek sol kolumu sıka sıka, trafiğin akışına uyum sağlarken birkaç dakika sadece sevincini gösterdi. Anlattığına göre diplomanın bir hayrını görmemiş. Çoktandır müteahhitlik yapıyormuş. Ankara’yı çok seviyormuş. Karısını eskisi gibi değil. Çok stresliymiş işleri. En ufak bir aksaklığa tahammül edemez olmuş. O kadar ki elektrikler bir dakika kesilse kıyameti koparırmış. Altındaki arabaya bakmamalıymışım, sadece küçük bir alacağı karşılığında el koymuş buna. Şimdi de bunu bir galeriye bırakacak, oradan yeni bir tane beğenecekmiş. Gerçi bu eskiler de bir başkaymış: 96 model, v6 silindir, 3200 motor… Ah bunun temiz bir makyajlı kasasını bulsa…

Arada reis, dedi; başkan, dedi; moruk, dedi… Ama en çok reis, dedi. Daha önce birbirimize ismimiz dışında bir sıfatla hiç seslenmemiştik. Birbirine sadece ismiyle hitap edip de bu kadar samimi başka hiçbir arkadaş da görmemiştim. Biraz sıkıldım. İçim sıkıldı. O kısıtlı alanda en çok keyif alacağım şeye odaklanıp, arabanın orijinal kasetçalarını kurcalamaya başladım. Yerel radyo var mı diye aradım önce. Radyo kanallarını dilberlerin, tespihlerin, adamlıkların işgal ettiğini görünce pes ettim. Nereye gidiyoruz dedim, “Devlet Mahallesi’ne”, dedi. İlk defa duymuştum. Devletin merkezinin içinde adı devlet olan bir mahalle… 

“Torpidoda birkaç kaset olacaktı, nostalji niyetine”, dedi. Bakındım, bulamadım. Kafam kaldırmayacak, aralıksız konuşmak zorunda kalmayayım diye radyoyu bir haber kanalına getirdim: “Geçtimiz aylarda Türkiye için en iyi sistemin Osmanlı millet sistemi olduğunu söyleyen…  ‘mesele sınırlar veya S-400 değil, mesele meşruiyet’ diyen… ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack… adının Epstein belgelerinde geçmesi nedeniyle yürütülen tartışmalar sürerken… Irak’ın İran sınırında…”  Nostalji niyetine değil de şifa niyetine, o an radyo kanalını değiştirip karşıma Ankara Marşı’nın çıkmasını o kadar istedim ki: “Ankara, Ankara; ey çelik kaya / Türk’ün can evidir sende Çankaya.”