Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Kemalizm’in düşünsel tarihi

“Suyu arayan adam.” Şevket Süreyya Aydemir, kendisini böyle tanımlamıştı. Gerçekten de sıra dışı bir hayat yaşadı.

“Yine hayal âleminde uçuyorum…” diye yazıyordu Ahmet Hamdi Başar hatıralarında; o da Cumhuriyet tarihinin en ilginç karakterlerinden biriydi.

İkisi de 1897’de doğmuş. Abdülhamid’i, Jön Türk Devrimi’ni hatırlarlar. İttihatçıları, Balkan Harbi’ni bilirler. I. Dünya Savaşı’nı ve Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi. İkisinin de tercihi eski payitaht İstanbul değil, yeni başkent Ankara olmuş.

Aydemir, Anadolu-Kafkasya-Rusya, coğrafya coğrafya aradığı ve belli ki zaman zaman bulduğunu düşündüğü “suyun” nihayet Ankara’da olduğuna kanaat getirdi. İstanbul’da Darülfünun’da coğrafya okuyan Başar, İstanbul-Ankara arasında daha dar bir alanda, sık ve hızlı adımlar atarak eşlik etti. İkisi de 1930’larda “Türk inkılabının” ideolojisine yön vermeye çalıştılar. İkisi de 1931’de Cumhuriyet Halk Fırkası programına girmiş devletçilik ilkesine özellikle sarıldılar. 

Aydemir, Türkiye’nin Batı gibi sanayileşmemiş olduğunu ve üstelik emperyalistler ile sömürge ülkeler arasındaki çatışmanın temel olduğu bir zamanda bulunulduğunu iddia ediyordu; nihayetinde sınıfsız bir topluma ulaşmayı amaçlayan, devletçiliği merkeze alan otoriter bir kalkınma modeli öneriyordu. Başar için ise devletçilik Türkiye’de burjuvazinin gelişimi için bir araçtı.

Aydemir’in seslendiği Kadro dergisi iktidarın kimi kesimlerinden ilgi gördü. Ama Atatürk, kimi başka kesimlerin telkinleri de eklenince, görüşlerini fazla katı bulduğu Kadro’nun yayınına –derginin sahibi Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nu Tiran’a büyükelçi atayarak– son verdirdi. 

Başar, Atatürk’ün 1930’daki meşhur yurt gezisine danışman olarak eşlik etme fırsatı buldu. Tren son istasyona varmadan da trenden indirildi. Pes etmedi. Kadro’nun karşısına Kooperatif dergisiyle çıktı, kitaplar yazdı. Birkaç yıl sonra şansını bir kere daha denedi. Ne var ki çalışmaları hakkındaki düşüncelerini duymak istediği Atatürk’ten işittiği neredeyse tek şey, bir “hayalperest” olduğuydu.

Başar’ın 1943’te basılan Davalarımız’daki görüşleri ayrıca incelenmeyi hak ediyor. Başar, burada Atatürk ilkelerine evrensel bir boyut kazandırmak için sosyalist bir görüşe başvurulması zorunluluğundan söz etti. Devlet ve devletçilik yoluyla haksızlıkların önlenmesi; bütün doğa ve insan gücünden faydalanarak mutlu ve ileri bir millet yaratmak anlamına gelen bir sosyalizmden. Özel mülkiyetin topluma faydası olduğunda ve üretimi arttırdığı görüldüğünde kaldırılmasının düşünülebileceği bir sosyalizmden. Proletarya tarafından değil; idealist, bilinçli ve ileri kültürlü insanlar tarafından kurulacak olan.

Başar, çok sürmeden Demokrat Parti’nin kurucu kadrosunun etrafında göründü. Demokrat Parti’nin ilk Hükümet Programı okunduktan sonra parti adına yapılan ilk konuşmayı da yaptı. Yaşanan değişimi, iktidarın partiler arasında el değiştirmesi değil; “kapıkulu hâkimiyetinden millet hâkimiyetine” geçişi olarak tanımladı alkışlar arasında. 

Düşüncelerinin gerçekleşmesi açısından Demokrat Parti’de umut gören Başar, kısa süre içinde hayal kırıklığı yaşadı ve istifa etti. Aydemir ise aynı umutla, birçoklarının aksine 50’lerin sonlarında, en otoriter döneminde Menderes’e bağlandı. 

İlginçtir, ikisi de 27 Mayıs’ı olumlu gördü. 1960’ların başlarında Aydemir, Yön dergisinde “Türk sosyalizmi”ni; Başar, Barış Dünyası dergisinde, yine Aydemir’in ve bu arada Yön’ün karşısında, iş adamlarıyla gayet yakın ilişki içerisinde, “sosyal-kapitalist” düzenini formüle etmeye çalıştı. 

**

Emin Türk Eliçin 1906’da Nevşehir-Avanos’ta doğmuş. Bir hocanın oğlu. Bir köylü çocuğu. Yedi yaşında hafız. 21’inde Cumhuriyet ideallerine bağlı bir genç öğretmen. 

Ama çok sürmemiş ilk hayal kırıklığını yaşaması. Bakanlığı bir Cumhuriyet öğretmeni olarak kendi yanında değil, ağanın yanında görmüş. Sonrası Nazım Hikmet’le Resim Ay, Türk Dil Kurumu’nda memurluk, Almanya’da bir süre eğitim, Sabahattin Ali ile Ankara Devlet Konservatuarı’nda bir çeşit çevirmenlik, şehir şehir iş kovalama … görevden alınmalar, yargılamalar…

Eliçin’in 1964 yılında bir yazı dizisi başlattığı dönemde dünyada sola bir meyil vardı. 1961 Anayasası da görece özgür bir siyasi atmosfer yaratmıştı. Türkiye’de artık sosyalizm konuşuluyordu. Geniş yankı uyandıran Yön dergisi sosyalizmi savunuyordu. Gücünü Kemalizm’den alan, devrim yapacak güçte bir işçi sınıfı oluşmamış Türkiye’de sivil-asker aydınların öncülüğünde, sosyalist aşamadan önce emperyalistlere karşı ikinci bir Kurtuluş Savaşı verilmesi ve bunun için antiemperyalist her kesimin bir araya gelmesi gerektiğini savunan bir sosyalizmi.

Yön’ün aynı cephe içerisinde bir araya getirmek istedikleri içerisinde, bağımsızlıkçı ruhunu kaybetmemiş CHP’liler de vardı. CHP içerisinde ise bir sol dalga. Bir yıl kadar sonra, 1965 seçimlerinden birkaç ay önce, CHP, ortanın solunda bir parti olduğunu ilan etti. Öte yandan tam solda bir parti olarak TİP zaten mevcuttu. Yön’ün CHP’ye dönük ilgisi, Türkiye İşçi Partisi’nde (TİP) rahatsızlık yarattı. Dayanışsalar da aralarındaki ilişki hep gerilimli oldu.

Eliçin, yazılarını böyle bir zamanda yayınladı. TİP’e yakın Eylem dergisinde. “Türk devriminin ideolojik uğrakları” ve “Türk devriminin niteliği” üzerine. Üstelik 1930’larda bu konularda kalem oynatan Aydemir ve Başar gibi isimler, ideoloji tartışmalarını 1960’ların düzlemine taşımışken. 

Eliçin’e göre Türk Devrimi; Kurtuluş Savaşı, cumhuriyet, laiklik ve egemenliğin millete geçişiydi. Ancak bir sınıf devrimi değildi. Ağanın, burjuvanın ve bürokratın çıkarları devrimin önünü tıkamış; bu nedenle devrim kendi ideolojisini yaratamamıştı. Kemalizm adı altında sonradan inşa edilen ideoloji girişimleri üst yapısal reformlardan ibaretti. Şevket Süreyya Aydemir ve Kadrocular, Doğan Avcıoğlu ve Yöncüler, ayrıca resmi Kemalist çevreler, halktan kopmuş bir “kapıkulu” zihniyetiyle toplumu yukarıdan değiştirebilecek bir kadronun varlığını varsaymaktaydı. Ahmet Hamdi Başar ise önce aynı seçkinci kadro zihniyetini paylaşmış, önerilerinin reddedilmesi üzerine Kemalist kadroların tümünü “kapıkulu” olarak tanımlamış ve nihayet yönünü doğrudan burjuvaziye çevirmişti. Başar’ın bu teşhisi önemli olmakla birlikte, gerçek çözüm burjuvazinin egemenliğine son verecek sınıf mücadelesindeydi.

Eliçin, yazılarını kaleme alırken o günün siyasetine müdahale ediyor, sol içinde Kemalizm’e yaslanan akımlara karşı bir eleştiri geliştiriyordu. Yazılarının o gün doğrudan karşılık bulduğunu söylemek pek mümkün değildir. Ama onun Başar’dan kısmen ve daha temkinli bir kullanımla ödünç aldığı “kapıkulu” terimi, Osmanlı idari sistemi içindeki bir askeri kesimi ifade etmesinin ötesinde bir bürokratik geleneği belirtecek biçimde sol yazına taşındı. Eliçin’in o günlerde henüz gündeme gelmiş olan Asya tipi üretim tarzı kavramına Türkiye’nin tarihsel gelişimini yorumlama açısından gösterdiği sempati de “kapıkulu” kullanımıyla harmanlandı. Eliçin’in 21 Mart 1966’da hayatını kaybetmesinden birkaç ay sonra Sencer Divitçioğlu’nun, daha sonra da Mehmet Ali Aybar ve İdris Küçükömer’in Türkiye’de siyaset geleneği üzerine tespitleri, onun tezleriyle önemli paralellikler göstermekteydi.

Devrim tarihi kitaplarına artık Türk siyasal hayatı alanına dahil edilecek akademik çalışmalar eşlik ediyordu. Yukarıdaki çizgiyi takip etmiyor olsalar bile benzer konular ve tartışmalar üzerine yoğunlaşıyorlardı: Taner Timur’un Türk Devrimi ve Sonrası, Cem Eroğul’un Demokrat Parti: Tarihi ve İdeolojisi… 

Mete Tunçay, 1966’da Türkiye’de Sol Akımlar’ın ilk cildini yayınladı. Bu kitabın ikinci cildini hazırlamak için ihtiyaç duyduğu bilgi alt yapısını kurmak amacıyla da 1981’de “post-Kemalist” anlatının önemli kaynaklarından görülen Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması’nı yayınladı.

Türk Devrimi’nin niteliği üzerine bir tartışma alanı oluşmaya başlamıştı. Eliçin’in yazıları, ölümünden ve yargılandığı davadan berat ettikten sonra 1970’te TİP’e yakın Ant Yayınları’ndan Kemalist Devrim İdeolojisi: Niteliği ve Tarihteki Yeri başlığıyla yayınlandı. Oysa Eliçin yazılarının başlığında Türk Devrimi’ne vurgu yapıyordu. Kitaba sunuş yazan eşi Asiye Hanım, Eliçin’in son yazılarını (sonuncusu 1965’te yayımlanmıştı), kitabın basıldığı 1970 yılının, hatta 1968 yılının TİP içi gündeminden ses veriyor gibi yorumluyordu. Asiye Hanım, “kapıkulu” terimini Eliçin’in zihniyet vurgusunun ötesinde somut bir sömürücü sınıfı adlandırmak için kullanıyordu. Özetle Eliçin’in yazdıkları Ant Yayınları çevresinin 1970 başlarındaki gündemi çerçevesinde ambalajlanıyordu. Ant yöneticisi Doğan Özgüden’in yıllar sonra yazdıkları bunu daha da öte taşıyordu: “Eliçin'in […] yazdıklarının ne denli doğru ve yerinde olduğu 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinden sonra uygulanan Kemalist terörle anlaşılacaktı.”

**

1960'larda açılan bu tartışma hattı kapanmadı; farklı biçimlerde yeniden üretildi, günümüze kadar uzandı. Eliçin’in 60 yıl kadar önceki “Kemalizm’in hiçbiri geçerli değil” itirazına karşı, bugünlerde “çeşitli Kemalizmler var” deniyor. 2025’te Telos Yayınları’ndan çıkan İhsan Ömer Atagenç editörlüğündeki Tek Parti Döneminden Ulusalcılığa Kemalizmin Düşünsel Tarihi adlı kitap, bu Kemalizmleri tarihsel bir çerçeveye oturtmaya çalışıyor. 

Eser, belli bir kuşağın kaleminden çıkmış bir kitap: 12 Eylül’ü ve Muammer Aksoy’un katlini hayal meyal, Erdal İnönü’yü biraz, 28 Şubat’ı daha iyi anımsayan; AKP’nin iktidara gelişini lise ya da üniversite öğrencisi olarak karşılamış; Cumhuriyet Mitinglerini, Taraf gazetesini, Ergenekon ve Balyoz’u, Gezi’yi bilen bir kısım araştırmacı.

Bu araştırmacılar 12 Eylül Darbesi’nin ardından gittikçe güçlenen Kemalizm eleştirilerinin akademide belirli bir alan kazandığı dönemde üniversite eğitimi aldı. Bu arada çok farklı Kemalizm’ler gördüler, tecrübe ettiler. Kitap, bu Kemalizmlerin peşine düşülmesinin bir ürünü. 

Atagenç kitabın önsözünde, Kemalizm’e dair indirgemeci ve tarih-dışı yorumlara karşı çıkarak, anlatının 1930’lar ve 2000’lerle sınırlanamayacağını vurguluyor. Koca bir Soğuk Savaş döneminin es geçildiğini, üstelik 1930’larda bile farklı içeriklere sahip Kemalizm yaklaşımlarının var olduğunu öne sürüyor. Kitabın içinde dahi Kemalizm çeşitliliğine uygun düşebilecek farklı yaklaşımların bir arada görülebileceğini hatırlatıyor. 

1930’lardaki Kemalizm çeşitliliğini ele alan yazı, bu farklı yorumların varlığını, Kemalizm’in bir dogmaya dönüşme tehlikesinden kaçınarak kendisini katı bir biçimde tanımlamamasıyla açıklıyor. Atatürk’e duyurulan ve bazıları zaman zaman ondan kabul gören bu yorumlar, cumhuriyetçi, liberal, demokratik, otoriter ve sol-Kemalizm olarak beş grupta sınıflandırılıyor. 

İnönü’nün hem Cumhurbaşkanlığı hem de sonrasındaki rolü ise kimi insani zaafları olmakla birlikte, mevcut koşullar içinde Kemalizm adına doğruyu yapmaya çalışan bir figür olarak çiziliyor. İnönü’nün makbul bulunmayan Kemalizm’ine dönük çeşitli eleştiriler, kimi zaman açıkça ve incelikle, kimi zaman sadece hissettirilerek titizlikle yanıtlanıyor. Ellili yıllara gelindiğinde, keyifli bir anlatım diliyle Bayar üzerinden yapılan Kemalizm okuması, sınırlı malzemeyle yetinmek zorunda kaldığı için alanı kuşatmıyor ama Bayar’ın kendisini bir Kemalist olarak görmekten kuşku duymadığını gösteriyor.

Forum dergisi üzerinden yapılan Kemalizm okuması kıymetli bir katkı. Ancak yazarın Forum’u sol-Kemalizm’in ilk temsilcisi olarak takdim etmesi ve Forum’un Kemalizm’ini bugün için de geçerli görmesi üzerinde tartışılmayı hak ediyor. 1965-73 arasındaki CHP’yi ele alan yazı, Kemalizm’in dört farklı revizyonunu sunuyor: Turhan Feyzioğlu sağ muhafazakâr bir revizyonu, İnönü-Satır-Erim hattı merkezde bir heterodoksiyi, Ortanın Solu reformist bir sol revizyonu, Yön-Devrim ise devrimci bir sol revizyonu temsil ediyor. 

Soğuk Savaş’ın getirdiği sağ Kemalizm’de Atatürk, anti-komünizm ekseninde Batı’ya eklemlenmiş, içi boşaltılmış bir figür haline geliyor. 12 Mart sonrasında sol Kemalizm güç kaybederken Feyzioğlu ve Güven Partisi hattında sağ Kemalizm güç kazanıyor; 12 Eylül’le birlikte devlet içindeki konumunu iyice pekiştiriyor. 2000’li yıllarda ulusalcılık ise AKP iktidarı karşısında Atatürk’ün mirasını koruma güdüsünün bir ulusal güvenlik sorununa dönüştüğü bir savunma mekanizması olarak beliriyor. 

Eliçin’in altmış yıl önce hiçbir türlüsünü geçerli görmediği Kemalizm, bugün Aydemir’in Kadro’sunu, Başar’ın iktisadi devletçiliğini ve günümüze kadar uzanan onlarca farklı yorumu kapsayan bir çeşitlilik olarak karşımızda. Bugünün ve yarının Türkiyesi’nde, Kemalizm’i bütün bu çeşitliliği içinde bilmek ve tartışmak, ülkenin en temel siyasi düşünce damarlarından birine dokunmak isteyen herkes için kaçınılmaz görünüyor.