Euro
Arrow
55,9498
Dolar
Arrow
49,9427
İngiliz Sterlini
Arrow
67,0138
Altın
Arrow
6434,9836
BIST
Arrow
10.969
Anasayfa > Yazarlar > Prof. Dr. Hasan Yazıcı > ‘Ti sesi’, Özgünlük ve Ulusalcılık

‘Ti sesi’, Özgünlük ve Ulusalcılık

X Facebook WhatsApp Mail ABONE OL Google News
Yayınlanma: 30.10.2026 06:00

Sayın Prof. Kaymakçı’nın 26 Ekim, 2026 tarihli, ‘Ti sesi’ne sosyo-kültürel emperyalizmden bakmak! başlıklı 12punto yazısını ilgiyle okudum. Sevindim de.  

İlgi ve sevincimin nedeni açık. Ben de Kaymakçı hoca gibi, uzun yıllardır, özgünlük yoksunluğumuzu bir pabendi terakki (gelişime ayak bağı), daha da ötesi ulusal bir tehlike olarak görüyorum. Söz konusu yoksunluk hakkında ‘Ti sesi’ örneğini de öne çıkaran ve 29.1.2005’te Cumhuriyet BT’de çıkan Üniversiteler, Özgünlük ve Ulusalcılık başlıklı yazımı, çok az bir değişiklikle aşağıya alıyorum:

İstanbul Üniversitesi rektörlüğüne aday olmam sürecinde gerek kendi üniversitem gerekse de üniversitelerimiz hakkında yoğun gözlem yapmak, düşünmek, konuşmak ve tartışmak olanağı buldum. Benim için paha biçilmez olmuş bu deneyimden önemli gördüğüm bir bölümü  sizlerle paylaşmak isterim.

Güncel çabamızın da açık yansıttığı gibi toplumumuz 18. yüzyılın ikinci yarısından bu yana belirgin bir Batılılaşma hevesi içindedir. Cumhuriyetimizin kuruluşuyla büyük kazanımlar elde edilmiş ancak özellikle üniversitelerimiz, bir türlü Batı üniversitelerinin üst düzey akademik, yaratıcı ve üretken niteliklerini kazanamamışlardır. 1933 Üniversite Reformu’nu başlatan ünlü Malche raporunda değinilen olumsuzluklar hemen tümüyle bugün de vardır.  

Türk üniversiteleri her şeyden önce düşünce ve bilgi üreten kurumlar olma niteliğini yakalayamamış, ana amaç ve uğraşı birikmiş bilgi ve meslek becerisini aktarmaktan öteye gidememiş, 1980 sonrasının nicelik artışı ise esas aranan nitelik yükselmesine bir türlü dönüşememiştir. Yurt dışı bilimsel yayın sayımızın son yıllarda gerçekten büyük ivme kazandığı, salt sayı bakımından uluslararası düzeyde 20.liğe yükseldiğimiz doğrudur. Yakından bakıldığında ise söz konusu nicelik artışının hemen tümüyle akademik yükseltmelere dış yayın zorunluğu uygulamasının bir sonucu olduğu anlaşılır (H Yazıcı, Cumhuriyet BT, 26 Haziran 2004). Bu bir yerde ‘yapay’gelişmeye bakıp “Bilimde bu sene Yunanistan’ı geçtik, gelecek sene de Danimarka’yı yakalayacağız.” türünden sözler kulağa hoş gelmekte ancak gerçekten, üzülerek belirteyim, uzak kalmaktadır. 

Üniversiteler tarihinde bizde olduğu gibi 10 yılda onbine yakın öğretim üyesi yetiştirmiş başka bir ülke var mıdır bilemiyorum. Hepsinden öte bir yerde bilimin en temel öğesi olan şeffaflıkta 77. olan bir ülkenin bilimde 20. olabilmesindeki olağanüstü, adeta eşyanın doğasına ters düşen durum da bilim sayıcılarımızın gözlerini hiç mi hiç açmamıştır. 

Üniversitelerimizinönde gelen görevi, hep, yerleşik bilgiyi sorgulamak veya yeni bilgi üretmek değil, bilineni aktarmak ve yaymak olarak görülmüştür. Bu sığ görüşe ek, üniversitelere her devirde Batı’nın çağdaş uygarlık düzeyinin, özellikle de bu düzeyin görsel yönlerinin, yerel temsilcileri olmak görevi de yüklenmiştir.

Çağdaş uygarlık düzeyinin yöresel temsilcisi olma görevi ilk bakışta çok albenili ve kimine göre işlevseldir. İşte bu nedenle de politik görüşü ne olursa olsun her iktidar üniversite sayısını çoğaltmak istemektedir. Halbuki üniversiteden temel amaç düzgün görüntülü, doğru oturan, doğru konuşan, önüne konanı benimseyen, özümseyen, aktaran, ‘gerektiği gibi’ davranan, biraz da hicvedersek, şarap çeşidinden anlayıp gerektiğinde de Şekspir’e gönderme yapan insanları bir araya toplayıp topluma uygarlık örneği oluşturmak değildir. Üniversitenin temel işlevi kalıplara uymak yerine – kalıplar ne denli çağdaş olursa olsun- tam tersi, bu kalıpları sürekli sorgulayan, yeni fikirler, varsayımlar ve kuramları hem özendiren hem de üreten bireyler yetiştirmektir. Söz konusu sürecin vazgeçilemez niteliği özgünlüktür. Özgünlük üniversitenin havası, suyu, olmazsa olmazıdır. Uğraş alanı ne olursa olsun ‘ayrı düşünebilmek’ alışkanlığı bir üniversitenin öğrencisine vereceği eğitimin kuşkusuz en önemli parçasıdır. Bu bağlamda üniversiteler öğrencilerine doğrunun ne olduğunu öğretmez, doğruları tartışmayı öğretirler; tek bir yolu göstermez, yolları aydınlatırlar.      

Tarihi yanılgı, sorgulayan bireyin gün gelip ulusal çıkarlara zararlı olabileceği görüşüdür. Bu adeta paranoid görüş 12 Eylül darbesiyle doruğa ulaşmış, devrin baskı rejiminin hemen ilk uygulaması, yangından mal kaçırırcasına, ünlü YÖK (Yüksek Öğretim Yasası) deli gömleğini Türk üniversitesine giydirmek olmuştur. Unutulan, ulusal çıkarların en etkili ve kalıcı korunmasının salt top, tüfekle değil, özgür düşünüp özgün ürün veren yaratıcı bilim insanları, hür ve bağımsız düşünceli hukukçular ve yargıçlar, tarihi korkusuzca yorumlayacak tarihçilerözetle kendi meslek ve bilim alanlarının evrensel kıstaslarından hiçbir koşulda ödün vermeyecek “sorgulayan ve yaratan” bireylerle gerçekleşebileceğidir. Rahatlıkla, II. Dünya Savaşını İngiltere üniversiteleriyle kazanmıştır denebilir. Alman füzelerine hedeflerini şaşırtan, o füzelere karşı silah geliştiren, yaralının hayatını kurtarmak için penisilini bulan, savaş yanığına deri nakli bilim ve teknolojisini geliştiren ve nihayet savaşın en etkili casusularını yetiştiren hep ünlü İngiliz üniversiteleridir. Evet, bu kadar özgün ve yaratıcı düşünen arasında atom bombasının sırrını Ruslara satanlar da çıkmıştır, ancak bu birkaç kötü örnek İngiliz’i hiçbir zaman Oxford veya Cambridge’i zabt ü rabta almaya yönlendirmemiştir.

Demeye çalıştıklarımı özgünlük ve ulusal çıkarlarla ilgili kişisel bir gözlemle bitiriyorum. 2004 yazı. Televizyon sayın Bush ve eşinin Türkiye’ye gelmeleri sırasında Anıt Kabir’i ziyaretlerini görüntülüyor. Her zaman olduğu gibi ‘Ti’ çalmasıyla beraber konuk başkan ve eşi hazırola geçti. Bir an için Bush’un yüzünde bir gülümseme görür gibi oldum, sonra da yine o donuk bakışlar. Birden gerçek bir öfkeye kapıldım. On yıllardır Ata’nın tepesinde – ve TBMM örneği diğer başka yerlerde – çaldığımız bu müzik parçası, sayın okurlar, esasında Amerikalının kendi ulusal marşı kadar iyi bildiği bir melodi. Yaşı 60 dolayında olanlar anımsayacak, ünlü “İnsanlar Yaşadıkça” filminde Montgomery Clift’in boru ile çaldığı müzik bu. İngilizce TAPS deniyor. Amerikan İç Savaşı’nda askere yat borusu olarak ortaya çıkmış ve yıllar içinde Amerikan askeri cenaze törenlerinin en önemli melodisi haline gelmiş. Ölüye ‘rahat uyu’ diyor. Ulusal duyguları gelişmiş Amerikalı da TAPS’i duyunca ayağa kalkıp elini göğsüne koyuyor ve sözlerini ezberden okuyor. Sayın Bush ve eşi Beyaz Saray’da oturur. Biraz ötede ünlü Arlington Ulusal Mezarlığı vardır. Bush evinin camını açtığında hafta yedi, gün sekiz TAPS dinler. Allah aşkına söyleyin.  Lincoln’un mezarında Onuncu Yıl Marşı mı çalar? Olayın bir de işlevsel yönü var. Bush “Bu Türkler en büyüklerinin mezarında bile benim has müziğimden başka bir müzik çalamayacak kadar özgünlük yoksunu ise, ben bunlarla değil Irak’a, hani Çin’e bile yürürüm.” demez mi? 

Bilmem ifade edebildim mi, ulusalcılıkla özgünlük ne kadar içiçe!

Not: Yazıdaki bazı bölümler yazarın rektör adaylığı için bastırdığı tanıtma broşüründen aynen alınmıştır.  

Yazarın Son Yazıları Tüm Yazıları