Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,1873
Dolar
Arrow
44,3534
İngiliz Sterlini
Arrow
58,9691
Altın
Arrow
7139,3861
BIST
Arrow
10.729

Güncel jeopolitiğin Ege’ye yansıması

28 Şubat’ta İsrail ve ABD’nin saldırılarıyla başlayan İran savaşı daha sürecek gibi görünüyor. Bu süreçte sistematik bir dezenformasyona maruz kaldık ve kalmaya da devam ediyoruz. Ancak tüm bu alev ve dumanın ardında sezebildiğimiz bir gerçek, savaşın ve muhtemel sonuçlarının yeni bir bölge düzeni/alt sistemi yaratmaya teşne olduğudur. Kısaca, bu savaşın bölge için 28 Şubat öncesi ve sonrası gibi bir ayrım yaratma ihtimalinden bahsetmek çok da yanlış olmayacaktır. 

Savaş Türkiye’nin çevresindeki güvenlik ve güvensizlik haritasını da tamamen yeniden yapılandırmaya başladı. Türkiye’nin kendisi de etkisiz hâle getirilen füzelerin hedefi oldu. Fakat bunun dışında savaş, Türk-Yunan ilişkileri bağlamında tartışmaya alışık olduğumuz bazı meseleleri de tekrardan gündemimize soktu. Daha açık bir ifadeyle güncel jeopolitik, İran’daki savaşı Ege adalarının silahsızlandırılmış statüsüne bağlayan geniş kapsamlı bir durum yaratmış oldu. 

Öncelikle altını çizelim; Doğu Akdeniz jeopolitiğini çok da kısa olmayan bir süredir zaten farklı eksenler üzerinden konuşuyorduk. Mesela İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs’ın 2010’lardan itibaren giderek içselleşen “stratejik ortaklığının” bölgede Türkiye’nin çıkarlarına karşı yaratabileceği sorunlar, bölgeyi bilen herkesin dikkati çektiği konulardan biriydi. Hatta geçen yıl Yunanistan bölgesel “tehditlere” karşı Batı Trakya ve Ege Adaları’nı Aşil Kalkanı olarak adlandırdığı, aslen çok katmanlı bir hava savunma sistemiyle koruma hedefini ortaya koymuştu. Bu bölgesel tehdit özellikle İHA teknolojisinden çekindikleri ancak pozitif ajanda niyetiyle de sık sık görüştükleri Türkiye idi. Aşil Kalkanı projesi ise, İsrail yapımı sistemlerin satın alımını içeriyordu. Şunu da belirtelim: Bugün ben bu satırları yazarken, Yunan parlamentosundaki bir çalışma grubu da bu alımları onayladı. 

Bu hizalanmanın bir başka ayağını ise bilindiği üzere Kıbrıs oluşturuyor. İran savaşı ile birlikte adanın durumu daha da komplike bir hâle geldi. Malum, adadaki 

İngiliz üsleri SİHA saldırısına maruz kalınca iki durum ayyuka çıktı. Artık çok eskilerde kalmış olsa da Türkiye’nin üyeliği tartışmalarında Avrupalı dostlarımız Orta Doğu ile komşu olmak istemediklerini ima ederler, bunu bir bahane olarak da kullanırlardı. Kıbrıs ile bunun çoktan aşıldığı böylece çoktan görülmüş oldu. İkincisi ise şudur: Doğu Akdeniz ve Kıbrıs, İran’daki durum sonucunda askerî hareketliliğin yanı sıra yığınağın da arttığı bir bölge hâline geldi. Bu yığınak savaş sonrasında nasıl seyredecek, merak ediyorum doğrusu. 

Gelelim bu jeopolitiğin Ege adalarına yansımasına... Yunanistan, bölgedeki kırılgan durum sebebiyle birkaç adım attı ya da atacağını duyurdu. Bu adımların hepsi temelde silahsızlandırılmış statüde olan birkaç adanın tahkim edilmesini içeriyor. Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Yunanistan, “krizi fırsata çevirmeye” çalışıyor. Yani belli ki buradan da yeni bir statüko devşirme derdinde. 

Burada Yunanistan’ın farklı statülerdeki adalar üzerinden bir hareket tarzı benimsediğini de söylemek gerek. Örneğin, Kerpe (Karpatos) Oniki Ada grubu içinde. Bu ay içinde Yunanistan Kıbrıs’a yapılabilecek olası saldırıları gerekçe göstererek adaya Patriot hava savunma sistemi yerleştirdi. Ada, 1947 Paris Antlaşması’na göre gayriaskerî statüde. Türkiye’den gelen tepkilere ise Yunan Dışişleri sözcüsü, Türkiye’nin 47 antlaşmasına imzacı bile olmadığını söyleyerek yanıt verdi. Bu aslında, Oniki Ada’daki silahlanma konusunda Atina’nın genel olarak yaptığı açıklamaların bir benzeri. Ancak, antlaşma Türkiye’nin imzası olmadan da bir statü kuruyor ve Yunanistan’ı bağlıyor. Zaten İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında adalara dair yapılan diplomatik görüşme ve yazışmaların hemen hepsinde silahtan arındırma meselesi “Türkiye’nin güvenliğini” temin etme maksadıyla konuşulduğu için imzacı olmama durumu açıkçası gayet zayıf bir argüman olarak kalıyor. 

Öte yandan, birkaç gün önce Yunanistan Limni (Lemnos) ve Semadirek (Samotraki) ile ilgili de birkaç açıklama yaptı. Semadirek’e de Patriot konuşlandırma programı olduğunu, dahası Limni’ye F-16 kaydıracağını belirtti. Bunların gerekçesini de bölgesel konjonktür ve aynı zamanda NATO üyesi Bulgaristan’ın güvenliği üzerinden temellendirdi. Türkiye bu konuda da tepki gösteren açıklamalarda bulundu. Doğrusu, Limni ve Semadirek’in statüsü Türkiye ve Yunanistan arasında geniş çaplı ve temeli 1930’lara kadar giden bir tartışmanın konusu. Boğazönü grubunun bu iki adası, bir taraftan Lozan Antlaşması’nın 12. maddesiyle Yunanistan’a devrediliyor. Bu maddenin içinde 1913 ve 1914 yapılan anlaşma ve muhtıralara atıf var. Örneğin, Şubat 1914’te büyük güçlerin Yunanistan ve Osmanlı Devleti’ne gönderdiği muhtırada Gökçeada, Bozcaada ve Meis’in dışındaki adalar Yunanistan’a devrediliyor ancak devredilen adalar için tahkim etmeme koşulu getiriliyordu.

Öte yandan bu atfı bir tarafa bıraktığımızda, 13. madde Midilli, Sakız, Nikarya ve Sisam’ın silahsızlandırılmasını düzenlerken, Boğazönü adalarının statüsü, aslen Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin içinde yazmaktaydı. Buradaki temel tartışma, Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin 1936’da Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile değiştirilmesi sonucunda Boğazlar’ın yeniden silahlandırılması statüsünün Boğazönü adalarını içerip içermediğidir. Yunanistan Montrö’nün, adalar da dahil olmak üzere gayriaskerî statüyü ortadan kaldırdığını iddia etmektedir. Türkiye ise silahlandırma meselesinin sadece Boğazları kapsadığını söylemektedir. Bu noktada Yunan kaynakları çoğu zaman, dönemin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın Türk-Yunan dostluğunun zirve yaptığı bir dönemde adaların silahlandırılmasına yeşil ışık yakan bir konuşmasına atıf vermektedir. Ben kendi yaptığım bir basın taramasında, Türkiye’den yükselen seslerin, Boğazlar’ın tüm bölgenin ve ülkenin güvenliğiyle ilgili olduğunu, fakat Limni gibi bir adanın tahkiminin ancak Türkiye’ye karşı olabileceğini dillendirdiğine de rastlamıştım. Ezcümle, bu mesele, Türkiye ve Yunanistan arasında tam 90 yıldır bir anlaşamama durumuna tekabül etmektedir. Fakat bu anlaşamama durumu, daha sonra NATO’yu da içerecek şekilde bir “Limni Krizi”nin doğuşuna da sebep olmuştur. Zira Yunanistan’ın, her biri farklı statüye sahip olan bu adaları özellikle de Kıbrıs meselesinin gerginleştirdiği ikili ilişkiler sonrasında silahlandırdığı herkesin bildiği bir “sır”dı. 1980’lerin başında Yunanistan’ın Limni’yi bir de NATO planlarına entegre etmeye çalışması iki ülkeyi NATO çerçevesi içinde de krize sokmuştu. O kriz sönümlense de Yunanistan’ın bu adayı tatbikatların içine sokma çabası sona ermedi. Bu da aslında Yunanistan’ın, herkesin bildiği sırlarını Türkiye’ye uluslararası çerçeve içinde kabul ettirme çabasını örneklemektedir. Bugün, İran Savaşı etrafında gerçekleşen durum farklı bir konjonktür etrafında da olsa, benzer bir çabayı örneklemektedir. 

Şu dönemde Türkiye’nin istediği en son şey - haklı olarak -  mevcut savaş ortamının içinden çıkacak bir başka kriz halidir. Fakat doğrusu, “yok hükmünde” ilan ettiğimiz durum ve olaylar, ne kadar “yok hükmünde” kalmayı sürdürecek, bunu da Kıbrıs etrafındaki güvenlik ve yığınak durumunun geleceği kadar merak etmekteyim.