Bütçe üzerine
Türkiye’de başkanlık sistemine geçişe, “yetmez, ama evet” ifadesiyle vize veren karanlık yarı aydınlarının bugün tüm topluma hesap vermeleri gerekiyor: bu sistemle özgürlükler arttı mı, yoksa kısıldı mı? Bu vahim sürecin bir göstergesi olan bütçe sürecinde özgürlükler, cumhur olgusu ve varsıllığın kullanım hakkı konularına kısaca bakalım.
Hiç Resmi Gazete ’de yayınlanacak Bütçe Kanunu’na bakmaya gerek yok. Zira Bütçe Kanun’un ilk cümlesi kesinlikle. “"2027 Yılı Programının temel amaçları, ülkenin refah seviyesinin arttırılması nihai hedefi doğrultusunda; büyümeyi ve istihdamı arttırmak, cari açığı azaltmak, kamu maliyesindeki güçlü duruşu devam ettirmek, fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmektir" gibi süslü, fakat aldatıcı cümle ile başlayacaktır. Fakat süreç işinde durum hiç de böyle gerçekleşmeyecektir, zira bütçenin hazırlanışı ve tartışılması esnalarında emekçi, emekli ve genel halk temsilcileri olmayacaktır.
Kamu bütçesinin toplumsal üretimin ne kadarının hangi kamu hizmetine tahsis edileceği konusunda parlamentoda yasalaştırılarak yürütme erkine yetki verildiği siyasi bir belge olarak, iki önemli konuyu ortaya koymaktadır. Birincisi, ulusal gelirin ne kadarının kamu harcamalarına tahsis edileceği ve sağlanan tahsisin kamu hizmetleri arasında nasıl dağıtılacağı; ikincisi ise, gerekli kaynakların ne tür vergi ve sair kamu gelir kalemlerinden sağlanacağı konularıdır. Ancak, konuya bütçenin sosyal niteliği açısından yaklaşım yapıldığında, gerek kamu hizmetleri maliyetinin toplumsal yük dağılımı, gerek kamu harcamalarının toplumsal yarar dağılımı açılarından bütçenin sistem ideolojisi doğrultusunda sosyal niteliği zayıf, sermaye birikimine yönelik belge olduğu anlaşılır. Burjuva demokrasisinin temellerinden biri olarak görülen bütçe, özünde parlamentonun oluşumu ve sistem ideolojisi gölgesinde, ekonomik demokrasiyi sağlamaktan uzak, siyasal demokrasiyi dahi ancak kısmen sağlayabilen şekilsel nitelikli bir kamusal mali araçtır. Böyle bir belgeyi halka yutturmanın yolu da giriş cümlesindeki ifadeyi bütçe yasasının ilk cümlesi olarak hemen her bütçe yılında zikretmektir.
2027 yılı bütçe hazırlığı parlamentoda son hızıyla sürüyor. Her harcamacı daire ile ilgili Bütçe Komisyonu’nda yapılan görüşmelerde çoğu zaman muhalefet ile iktidar yanlılarının hararetli tartışma ve çatışmaları basında yansımaktadır. Bundan yaklaşık yarım asır ya da daha uzun bir süre sonunda araştırmacılar günümüz parlamento çatısında yaşananları inceleseler, gördüklerinin tam bir ‘kayıkçı kavgası” olduğu konusunda fikir birliği oluştururlar. Öyle zannedilir ki, parlamentoda yaşanan hararetli tartışmalar sonucunda bütçe tasarısının kabul edilişi ile bütçe hacmi ve kamu harcama dağılımı piyasa işleyişinin dışında, demokratik kararla sosyal adalete oldukça yakın bir optimal karar düzeyine ulaşılır. Oysa, burjuva demokrasilerinde mesele hiç de bu minval üzere seyretmez. hükümetlerin her yıl bütçe tasarısı başlangıcına koymayı ihmal etmedikleri süslü ifade kafalara ve gönüllere çakılır, fakat uygulanmaz. Söylem ile fiili uygulama arasındaki fark, siyasal demokrasi ile ekonomik demokrasi görüşleri arasındaki farka dayanır.
İlk algılamada kulağa hoş gelen ve güçlü bir demokrasi esintisi oluşturan bütçe tanımı, biraz kurcalandığında içinin boşluğu nedeniyle kâğıttan bir kule gibi yıkılır. Bütçe metinlerinde vaat edilen sözlerin metne yazılmaması da, gerçekleşmemesi de kapitalist sistem alt-yapısı ve mantığından kaynaklanır. Kapitalizmin tarihine baktığımızda, iki farklı nitelikli devrimci hareketin neticesinde iki farklı demokrasi kavramının ortaya çıktığını görürüz. Bunlardan birincisi, burjuva demokrasi olarak bilinen ve 1789 Fransız Devrimi sonrasında ortaya çıkan ve halen uygulamada olan “siyasi demokrasi” kavramı ve uygulamasıdır. İkincisi ise, 1840’larda İngiltere’de sanayinin gelişmesi sonucunda oluşan, toplumsal gelir dağılımını da dikkate alan “ekonomik demokrasi” kavramı ve uygulamasıdır. Günümüzde hemen hemen tüm kapitalist ülkelerde kamu yönetim felsefesi siyasi demokrasi kavramı bağlamında ele alınır ve uygulanır. Buna göre, her vatandaş eşittir ve eşit vatandaş sıfatıyla, seçme ve seçilme özgürlüğüne sahip olma niteliğiyle, eşit vatandaş ütopyasında seçilmiş ya da seçilmişleri belirleyici olarak, her vatandaşın doğrudan ya da dolaylı olarak ulusal üretimden kamu alanına aktarılacak miktar ve bu miktarın harcama kanallarına dağılımı üzerinde söz sahibi olabilir görüşü başattır.
Oysa bu yaklaşım hem kapitalist sistem dinamiklerine, hem de kapitalist devletin sınıfsal niteliğine aykırıdır. Kapitalist işleyiş dinamiklerinde bir yanda toplumsal gelir dağılımı bozulur ve sınıflar oluşurken, diğer yanda da devlet mülksüzleşerek vergi devleti yapısına dönüşüp, mülk-sermaye sınıfının etki ve hâkimiyeti altına girer. Bu koşulda, emekçi kesimden ve halktan uzaklaşan devlet yapılanması, sermayeye bağımlı konuma dönüşür. İşleyişin mutfak dairesi bizlere bu sinyalleri veriyorsa, o zaman bütçelerdeki halkçı söylemleri ve ders kitaplarındaki yüzeysel ve şeklî açıklamaları nereye koyacağız? Bir kere, bütçe yasalarının başlangıç bölümlerinde yer alan olumlu ve halkçı söylemlerin, bir tür işleyişi perdeleme ya da toplumsal rıza oluşturma süreci olduğu zaten her yıl vaat edilenlerle gerçekte yaşananlar arasındaki farktan anlaşılmaktadır. Peki, her yıl yinelenen bu denli açık çelişkiye toplum nasıl oluyor da tepki geliştiremiyor ya da parlamentodaki temsilcilerinden hesap soramıyor, diye düşündüğümüzde de karşımıza düşüncemizi ketleyen sistem ideolojisi ve benzer işlevlerle yükümlü ideolojik işlevli siyasi propagandalar çıkmaktadır. Ne var ki, gerçekte yaşananlar ne bütçe yasalarında vaat edilenlerle, ne de ders kitaplarında sayılıp dökülenlerle ilgilidir; olamaz da, çünkü her iki kaynakta da örtülü amaç gerçeği yansıtmak olmayıp, ulusal değeri oluşturanlar sınıfından sermaye sınıfına fazla hır[sız] çıkarmadan, kaynak aktarmak ve bu aktarımı bütçe belgesi ile yasalaştırarak meşrulaştırılıp, devlet koruması altına almaktır. Bu süreç, bütçe büyüklüğünden, vergi yükünün toplumsal yük dağılımına ve kamu fonlarının harcama kalemleri arasındaki paylaşımına dek her alanda ve aşamada gerçekleştirilmektedir.
Hal bu olunca; devamlı olarak bütçe kalemleri üzerinde tepinmenin hiçbir yararı yoktur. Çünkü, tüm belge, en ince detayına kadar, bir sistem ve işleyiş sonucudur. Eleştirinin bütçeye yöneltilmesi, dikkatlerin ana kaynağa yöneltilmesini engeller ve adeta, bütçede önemli değişikliklerin yapılması durumunda işlerin ve işleyişin düzeltilebileceği kanaati topluma kazandırılmış olur. O nedenle, özünde bir sonuç olan bütçeye değil de, işin temelini oluşturan sermaye devinim süreçlerine ve bunun üzerinde yapılandırılan devlet yapı ve felsefesine bakmak gerekli ve daha anlamlıdır.