Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Kapitalist devletin tarafsızlığı meselesi

Bilindiği üzere, devlet teorisi irdelenirken, çoğunluğun oyu ile iktidarı almış ve genel eğilim olarak halkın yararına kamusal yönetimi sürdürdüğü düşünülen siyasi yapı, artık geçmişte Hobbes’in ileri sürdüğü gibi Leviathan, yani bir canavar olarak değil, kutsal bir yapı olarak algılanır.

Eski görüşün başat bazı ülkelerdeki anlayışa göre, devleti temsil eden siyasi yönetime karşı çıkış adeta Allah’a karşı çıkış olarak algılanabilir ve şiddetle  cezalandırılabilirdi. Ancak ulus devlet inşası ve özellikle de sosyal devlet politikalarının yaygın alan bulduğu İkinci Savaş ertesi Avrupa toplumlarında oluşan burjuva devlet yapılarında bu tür anlayışlar zayıflamış, hatta tümüyle sahneden kalkmıştır. Günümüz koşullarında yaygın uygulama alanı bulan burjuva toplumsal yapı ve burjuva devlet yapıları kısmen kutsallığını koruyor olmakla beraber, artık bu kutsal görevin hedefi, maalesef, halk değil güçlü sermaye kesimi olmaktadır.

Zaten, toplum da, devlet yapılanması da “burjuva” sıfatını böylesi yapılanmadan almaktadır. Bu yazının konusunu oluşturan sistem ise, Avrupa tipi burjuva devlet yapılanmasından da farklı olan bir sui generis uygulama olarak karşımıza çıkmaktadır.

Cumhurbaşkanı ve parti başkanı şapkaları taşıyan bir kişinin vatandaşlara karşı sosyal ve ekonomik alanda tarafsızlık ilkesini koruyabilmesi için ya mutlak piyasa kurallarına sadık kalması ya da piyasa kurallarından saptığı durumda herkese ve her kesime eşit davranış sergilemesi asgari kural olmalıdır. Şöyle ki, piyasa kurallarına göre emek ve sermaye üretim faktörü olarak piyasa koşullarına göre üretime katkıda bulunur ve kapitalist sisteme göre de, bağlı olduğu sınıfına göre, ya sömürüye muhatap olurlar, ya da sömürürler. Bu sistemde işsizlik de boğaz tokluğuna çalışmak da vardır, buna karşın aşırı kâr da zarar da vardır.

Kapitalist sistem sömürüye dayanır ve bu sistemde kalındığı sürece piyasa ortamında herkes bu koşullara razı olmak durumundadır. Hatırlanacağı üzere, özelleştirmeler döneminde özelleştirme politikası lehine ileri sürülen savunmalarda, kamu işletmelerinin arkasında devletin olduğu, bu nedenle özel işletmeler gibi riskle karşı karşıya bulunmadığı, söz konusu kuruluşlarının zararlarını karşılamaya yönelik devlet desteğinin ise vatandaşların vergileriyle sağlandığı savları ileri sürülmüştü. 

Bu savı hatırımızda tutarak, devletin özel kesime sağladığı vergi avantajlarını, bedava veya ucuz girdi sağlama mekanizmasını, arsa ya da farklı olanaklarla ilk sermaye birikime destek vermesini bir tarafa koyalım. Bunun karşısına da devletin emekçilere nasıl yaklaşım yaptığına bir bakalım. Hemen karşımıza asgari ücret konusu çıkmaktadır. Asgari ücretin açıklandığı gün ilgili bakan genellikle sağ tarafına göstermelik olarak işçi temsilcisini, sol tarafına da gerçeğin tam zıddı olarak işveren temsilcisini alarak hayal kırıklığı yaratan ücret düzeyini açıklar. Devletin özel kesime, hele de ihalelerle abat olan yandaş sermaye kesimine sağladığı vergi avantajları ciddi servet aktarımı gerçekleştirirken, emekçiye asgari ücret konusunda oldukça cimri davranması fazla anlaşılır olmamaktadır.

Yine ilk savımızı aklımızda tutarak, sermayeye türlü avantajlar sağlayan devletin çeşitli dönemlerde kurumlar vergisinin matrahını devamlı olarak aşağı çekme eğilimi taşırken, gelir vergisi tarifesinde basamak genişlikleri ve oran farklılıkları üzerinde ücretliler ve düşük gelirliler lehine fazla kafa yormaması siyasi erkin tüm çalışan kesimlere, hatta tüm vatandaşlara tarafsızlıkla yaklaşımı iddiasıyla savunulabilir mi?

Aynı durum kıdem tazminatı ve işsizlik fonu konusunda da geçerlidir. Kıdem tazminatı, mantığı gereği, emekçinin hak ediş bedelinden kesilen ve, nasıl bir anlayışsa, patronun kullanımına sunulan paradır. Bu paranın zaman maliyeti olarak da faizi vardır. Bunları bir yana bırakalım, kıdem tazminatı konusunda devletin emekçinin değil de, sermayenin yanında yer alması devlet başkanının tüm vatandaşlara tarafsızlık ilkesi ile yaklaşım yaptığının delili olarak görülebilir mi? İşsizlik fonunda da durum bundan farklı değildir. Zaman zaman ilgililer tarafından yapılan açıklamalara bakarak, böylesi uygulamalarla ilk ağızda sermaye korunuyor gibi algılanabilmesine karşın, asıl amacım sermayenin öne çıkarılmasıyla emeğe daha fazla iş olanağı sağlama amacı güdüldüğü tezine inanılabilir mi?  Oysa tüm uygulama sonuçlarında da açıkça görüldüğü üzere, sermaye her vergi düzenlemesinde ve emeklehine her düzenlemede kendisine sağlanacak avantajın işleri büyüteceği ve istihdamı yükselteceği savını ileri sürer, fakat hemen her durumda bunun tersi davranışı sergiler. Çünkü sermayenin amacı ne istihdamı yükseltmek ne de devlete daha fazla vergi ödemektir, onun tek amacı sömürü payını yükseltmektir.

İşin daha acı yanı, yabancı sermayeyi ülkeye çekebilmek için süslü ifadelerle emeği ucuz meta olarak sergilemektir. Bu politika hiçbir şekilde devletin tarafsızlık ilkesi ile uyumlu görülemez. Bugün bunu yapan devlet, keşke ulusal varlıkları yok pahasına yerli ve yabancı sermayeye aktararak emeği günümüzün çaresizliği işinde sömürücü sermayenin önüne koymasaydı. Görülüyor ki, burjuva devletinin vatandaşların çeşitli kesimlerine karşı geliştirdiği ve uyguladığı politikaların fazla savunulur bir yanı bulunmamaktadır. Bunun sebebi de, kapitalist sistemde burjuva devlet yapıları politikacıların ve bazı çevrelerin söylediği gibi tarafsız değil, sermayenin siyasetteki ajanı rolündedir.

Tartışmamızı, memur, emekli ve tüm halkımızı ilgilendiren, çeşitli kesimlere verilen vaatlere rağmen uygulanmayan katsayılar ve zamlarla ilgili görüşlerle tamamlayalım. TÜİK hesapları teknik olarak doğru olabilir. Şöyle ki, sepetteki ürünleri kasıtlı saptayarak, ilgisiz saptama sonrasında ülkenin en ücra köşesindeki ürünlerin fiyatlarını esas alarak, hiçbir hesap hatası yapmadan, yani sağduyu ve etik konularını bir tarafa bırakarak, dava konusu olabilecek hiçbir hata işlemeden fiyat indekslerini saptamış olabilir. Emekçinin ve genel halkın gelirinin çok büyük bölümünü kapsayan temel gıda maddelerinin piyasa fiyatları yerine TÜİK’in akla durgunluk verici verilerini alarak zam hesabı yapmak tarafsızlık mıdır, yoksa ekonomik artığın büyük bölümünü sermayeye döndürmek midir?  Göreli de olsa, burjuva devleti, önce fiyat indekslerinin anlamlı ve kullanılabilir şekilde hesaplanması yönteminin oluşturulması konusunda ilgili dairelere gerekli talimatı verip,  sonra da zamları hiç değilse zam yapanları da vicdanen görece huzurlu kılabilecek şekilde uygulama politikasını uygular. 

Bir ülkede uygulanan ekonomi politikası, o ülkenin ve o ülkeyi yöneten siyasi kadronun bir bakıma kimlik kartının yansımasıdır. Bu hüviyet de boşlukta oluşturulmayıp, uluslararası arenada dahil olunan birliklerin hüviyetinin yansımasıdır. Açıktır ki, Türkiye kapitalist blokta bir devlet yapılanması ve ekonomik örgütlenme içindendir. Hal böyle olunca, kamuoyuna sağlıklı bilgi verebilmek açısından, ülkenin dahil olduğu ekonomik blok ve bu bloğun ekonomik kurallarının göz önde bulundurulması kaçınılmazdır. Ancak, başta emekçiler olmak üzere halkın bilinç düzeyi ve örgütlülüğü siyasi kadronun politika üretme ve uygulama alanının zorlanmasında etkili olabilir. Bu nedenledir ki, ekonomik sistemlerin işleyişi iyi okunmalı ve arzulanan toplumsal değişimin sistem içi ılımlı değişim şeklinde mi, yoksa sistemlere arası dönüşüm şekelinde mi hedeflendiği iyi saptanıp, siyasi mücadele yoluyla siyasilere verilecek mesaj ona göre saptanmalıdır.