Fon vurgununun anatomisi
Son fon vurgunu hem fon piyasasında, hem de devletimizin siyasi tarihinde en büyük yüz karasıdır. Fon piyasamız hem henüz çocuk mesabesinde olduğu için, hem de bu piyasanın fıtratında olduğu için vurgunun fon piyasasında olması ya da ilk olması fazla yadırganmaz. Ama işin siyasilerle bağlantılı bölümüne geldiğimizde işin rengi değişir ve affedilemez bir boyaya bürünür. O nedenle, naçiz kanaatim odur ki, bu vahim olayın siyasi boyutu mutlaka irdelenmeli, doğrudan ve dolaylı sorumluları mutlaka su yüzüne çıkartılıp toplum ve siyaset sahnesinden silinmelidir. Ben daha da ileri giderek, ileride anlatacağım üzere, bu patolojinin anatomisini hazırlayan ve bu anatomiye alkış tutan tüm çevrelerin de lanetlenerek, dışlanıp tam bir toplumsal arınma yoluna girilmelidir. Lakin, hemen söylemem gerekir ki, bu işin ameliyat boyutu riskli, zahmetli, hatta içinde yüzdüğümüz yapılanmada hemen hemen olanaksız gözükmektedir. Belki tek yol, belirli odaklarda siyasi ve yönetsel güce dayandırılmış rant furyası koalisyonunun demokratik yoldan toplumundan sökülüp atılması olabilir. Bu yazıda fon zihniyeti üzerinde durmayacağım, zira o alan hem bilgi kapasitem dışındadır, hem de etik görüşüm açısından beni aşar. Bu yazıda işin siyasi yapılanma ve yapılandırma veçhesini kısaca ele almak istiyorum.
Hemen ilk cümlede söylemek durumunayım ki, fon vurgunu ile siyasetin bu denli iç içe olması, siyasetin kurgulanış ve işleyişi ile ilgili olduğu düşüncesi oluşturmaktadır, bende. Tek-adam rejimini kurgulayan ekip ve sistemin hukuksal yönetsel yapısını çatan alim hukukçular ordusu kadar, bu yapıya oy veren ve onayan gerçek ya da sanal tüm oyuncular da dolaylı olarak yapıdan ve oluşturduğu sonuçtan sorumludur. Lütfen, yapı böyle olmakla beraber, etik davranışların da böyle gelişmesi gerekmezdi, gerekçesi ile bu görüşü reddetme yoluna girmeyelim; zira böyle bir sistemde ancak peygamberler her türlü usulsüz işlemlerden masun kalabilir, zira ahlak ya etik, kadim Yunan filozoflarının düşünmüş olduğu gibi, ya da büyük filozof Hegel’in düşünce düzleminde geliştirdiği gibi soyut ortamda değil, üzerinde oturtulduğu yönetsel-ekonomik yapı üzerinde oluşur ve yükselir. Etrafımıza şöyle bir baksak durumu görmez miyiz!
İşe başlamanın ilk kademesini, tek-adam rejimi ve atama rejimi ile çevreye yaydığı güç sarhoşluğu psikolojisi oluşturmaktadır. Tek lider hemen hemen her kuruma atama yaparken, atananın sorumluluğu tabanına karşı değil, atayana karşı gelişir. Atayanın farklı şapkalar altında sınırsız yetkilerle donatılmış olması, atananın sırtını riskli, fakat güçlü bir lidere dayadığı hissi verir. Evet, atama risklidir, zira azil ya da daha kibarca görevden af da gelebilir. Fakat, merkez zihniyetinin iyi algılandığı ve rolün eksiksiz oynandığı durumda atananın sırtı pek olur, hatta öyle görevler yapılabilir ki, ona göre sırtı yere gelmez olur. Son olaylarda, şunu yapan henüz anasından doğmamıştır lafını fütursuzca savurabilen, ya da tedbir kararlarının karar evrakı soğumadan kaldırılması veya hukuka-adalete sürüklenmeyecek kadar güçlülük algılaması gibi davranış bozuklukları tümüyle basına yansımamış olsa da, güçlülük patolojisinin içten içe hissedilmekte ve yaşanmakta olduğundan kuşku duyulmamalıdır. İşte güçlü tek-adamın çevreye yaydığı koruyucu alan! Bu konuda rahmetli hocamız Engin Geçtan ’ın Çağdaş Yaşam ve Normal-Dışı Davranışlar eserine baş vurulabilir. Bu muazzam eserde de gösterildiği gibi, tek-adam rejimleri çevrelerinde farklı halkalar halinde güvenli siyasi koruma çemberleri oluştururlar. Bu çemberlerin köle sadakatini gösterebilmeleri belirli koşullara bağlıdır. Demokrasinin askıya alındığı, otomatik ve halk adına denetleme yapabilecek bağımsız kamusal kurumların işlev ve alanlarının kısıtlandığı, medyanın teslim alınması dışında ve ilaveten yandaşlaşma görevi ile denetlendiği durumda işlerin suhuletle yürütülmesi önünde engel kalmaz. O zaman iş ekonomik çıkara dayanır ve bağlanır. Bu ortamda, siyasi etik de toplumsal etik de tedricen erir ve çürür. Böyle bir durumda birkaç “günah-keçisi” ile işin içinden çıkış olası olur mu, bilemiyorum! İzninizle bu soruya, geçen günlerde karşılaştığım iki öğretici pasajla yanıt vereyim.
Birincisi Baruch Spinoza’nın Teolojik ve Politik Risalesi ’nden. Şöyle: “İnsanların dillerini kontrol edebilmek için bireylerin denetlenebilmesinin olası ve kolay olduğu durumda her yönetici [kendisine göre] güvenli bir şekilde toplumu yönetir ve [görünürde] baskıcı bir yönetim söz konusu olmaz, Çünkü bu durumda herkes yöneticinin düşüncesine göre yaşar [davranır], neyin doğru, neyin yanlış olduğuna emirlere göre karar verir.
Fakat bir insan beyninin başkasının mutlak denetiminde olması [her daim] olası değildir. Zira hiç kimse doğal hakkı olan davranış özgürlüğünden, özgür düşünme ve özgür karar alma hakkından vaz geçerek, iradesini başkasına devretmeyeceği gibi, böyle bir davranışa da zorlanamaz. Bundan dolayı, insanların kafa yapılarını denetlemek isteyen bir devlet yapısı baskıcı olarak görülür. “
İkinci alıntıyı sosyal medyada rastladığım bir hikâye oluşturmaktadır, hikâye şöyle. Vakti zamanında bir adam bir sokak çeşmesi yaptırmış ve üzerine Müslümanların çeşmeden su içmesinin yasak olduğunu yazmış. Doğal olarak cemaatten şikayetler yükselmiş ve konu dönemin kadısına, oradan da padişahın huzuruna kadar gelmiş. Padişahın huzuruna çıkan hayır sahibine padişah olayın esasını sorduğunda, zanlı önce kendisinin dinlenmesini talep etmiş, istedikleri yerine getirildikten sonra karara boyun eğeceğini söyleyince, padişah bu itiraza razı olmuş ve taleplerini almış. Zanlı, önce bir papazın hapse atılmasını, daha sonra bir hahamın ve en sonra da bir imamın hapse atılmasını padişahtan talep etmiş. Padişah istenenleri sırayla uygulamaya başlamış. Papaz zindana koyulduktan sonra Hristiyan cemaat ayaklanmış ve papaz zindandan kurtarılmış. Haham zindana atıldıktan sonra Yahudi cemaat ayaklanmış ve haham zindandan kurtarılmış. İmam hutbeden indirilerek halkın gözü önünde zinada atıldıktan sonra Müslüman cemaatte hiçbir hareketlenme olamamış. Bunun üzerine padişah da şunu söyleyerek huzuruna getirilen zanlıyı bağışlamış “liderine sahip çıkmayan bir toplum her şeyi hak eder!”
Şimdi, fon soygununda acaba milyonlar kaybedilirken, gerçek anlamda sorun çözülüp, bu süreçte dahli olanlar saptanıp, yargı önüne çıkarılıp, kayıplar telafi edilebilecek mi; siyaset bu konuda samimi ve ciddi olarak sebat edebilecek mi? Bilemiyorum!