Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4673
Dolar
Arrow
43,4683
İngiliz Sterlini
Arrow
59,4576
Altın
Arrow
6786,2041
BIST
Arrow
10.729

Türkiye’de ücretler ve talep: Neredeydik, nereye gidiyoruz?

Para politikasında dezenflasyonist tutum alınınca, yapısal sorunların (uzun vade) ve konjonktürel analizin üç temel sektöründeki talebin gelişimi merak konusu oluyor: Konut, otomotiv ve teknoloji. Zira Baran ve Sweezy’nin tekelci rekabet kitaplarında belirttiği üzere: “Ekonomik sistem ancak toplumsal ihtiyaçlar temelinde rasyonel planlanırsa sürdürülebilir olur.”

Eğer böyleyse, şunu söylememiz gerekir: Türkiye’nin konut, savunma sanayi ve otomotiv üzerinden büyüme stratejisi, rasyonel planlamayla, toplumsal ihtiyaçları gözeterek, hem ithalatı ikame eden yatırımlar, hem de sivil toplumu geliştirecek ve iç talebi gözetecek yeni bir stratejiyle yer değiştirmeli.

Tıpkı ABD’nin Çin’le rekabette geri kalarak, içerde çip (yonga) yatırımlarına yönelmesi gibi.

Yalnız ABD ICE polis gücüyle sivil toplumu bozucu yönde ilerlediğinden, telafi mekanizması kuramıyor. Minneapolis’de öldürülen masum emekçi ABD vatandaşları üzerinden topluma gözdağı vererek, ABD Doları’nın gücünü her geçen gün daha da zayıflatıyor. Ayrıca ABD, küresel ısınmanın yüzde 13-15’inden sorumlu olmasına rağmen, Paris İklim Anlaşması’ndan çekildi ve iklim verisi kullanmıyor. Bu nedenlerle kötü bir örnek aynı zamanda.

YAPISAL SORUNLAR TAVAN YAPARKEN

Enflasyondaki 50 aya yaklaşan ivmelenmenin “kısmen yavaşlaması” iç ve dış talep açısından tatsız bir görünümle gerçekleşiyor. Öncelikle kısa vade açısından konutta yavaşlama dönemine girildiği, fiyatlardaki olağanüstü artış nedeniyle yapısal sorunların tavan yaptığı bir aşamadayız.

Konut sahipliği hayali bile kuramayan kitlenin artışı bir yana, ortalama kiranın nominal ortalama ücretlere yakınsadığı bir dönemi yaşıyoruz. İşyeri kiralarından yüksek artışın hizmet enflasyonunda belirleyici olduğunu biliyoruz artık.

Öte yandan, arsa maliyetindeki artışın yavaşlamaması ranta çeken tarafın hâlâ güçlü olduğu, bu sorunun uzun vadeye taşındığı konusunda bir fikir vermektedir. Peki, geçen yıl gerçekleşen yaklaşık 1,7 milyonluk konut satışı ve 1,35 milyonluk otomobil satışı sürdürülebilir mi? Bu iki sektöre gelen talep ve artık değerin emilim süreci dikkate alınınca, yanıtımız hayır. Üstelik gelen talebin önemli bir kısmı en üst gelir dilimindeki -nüfusun- yüzde 15’lik “tuzu kurularından” geliyor.

Yıl sonu vergi ve döviz kuru artışından kaçan ikinci el alımlarındaki yükseklik de dikkat çekici. Bu kitleyi yaklaşık 14 milyon olarak genellersek, 23 milyonluk hane halkı içinde 4-5 milyonluk hane halkının alım satımda etkili olduğunu anlayabiliriz. Geri kalan yüzde 85’lik büyük kitle ayakta kalma mücadelesi verdiğinden talep oluşturamıyor ne yazık ki. Burada da halkın genel ihtiyaçlarından çok, rantın ve kârın peşinde koşan “şanslı” küçük kitlenin refah eğilimlerinden çıkan bir taleple karşı karşıyayız.  

Öte yandan, Migros depo işçilerinin hakkını arama amacıyla iş durdurma eylemi yapmaları örneğinde olduğu gibi, eğer reel  ve nominal ücretlerin düşüklüğü tersine çevrilmezse durgunluk eğilimi kaçınılmaz. Sadece savunma sanayiinin iç ve dış talebi belirleyebileceğini düşünemeyiz. Dünya savunma sanayii içindeki ilk 100 şirket içinde 5 savunma sanayi şirketi olan ülke olmak, toplumun temel ihtiyaçlarını görmezden gelmeyi gerektirmemeli. Bu şirketlerin yıllık ihracatı 2024-2025’de yaklaşık 9 milyar dolar. Oysa geçen yılki dış ticaret açığımız bu değerin 10 katı (92 milyar dolar).

Demek ki çok yetersiz bir katma değer artışıyla refah artışı ve Sweezy-Baran deyişiyle “artık değer emilimi” gerçekleşemiyor. Emekliler başta olmak üzere, yaşanan derin yoksulluk, artık göreli yoksulluğun ötesinde.

Peki, bu noktaya nasıl gelindi?

GERÇEKLER VE İSTATİSTİKLER

DİSK Emek Çalışmaları Topluluğu ve Cumhuriyet’in aktardığına göre: 2015–2022 arasında 230 yasal grev cumhurbaşkanı kararıyla ertelendi, yani fiilen yasaklandı. Bu grevlere katılması beklenen işçi sayısı yaklaşık 170 bin kişi. Bu, katılımcı sayısı açısından yasal grevlerin yüzde 90’ının fiilen engellendiği anlamına geliyor.

Emek Çalışmaları Topluluğu’nun derlediği verilere göre, grev yapamayan emekçi,  işyeri temelli eylemlerini ivmelendiriyor. İşçi eylemlerinde 2019 yılı zirve yılı 2024’den itibaren aşıldı. 2025 işyeri temelli işçi eylemi 558 ve ortalama süre 10 gün. Birleşik Metal, örgütlü sendikalar içinde en fazla eylem yapan sendika örgütü. Zaten metal işkolunda yapılan yıl sonu sözleşmeleri, ücretleri (ek yardımlarla) en azından 80 bin lira ortalamasına yaklaştırdı. Bu, aynı zamanda, tüm sektörlerde 1000 euroya yaklaşan ortalama ücretlerin, metal işkolunda mart ayından itibaren 1500 euronun üzerine çıkması demek.

Bu ücret 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırında kalsa da, diğer sektörlere örnek olacak bir eğilim sergiledi. Gelecek yıl da en azından enflasyon oranında zam alacak metal işçisi. Sendikal mücadelenin emekçinin refah düzeyini yükseltmesi ve artı değerden aldığı payı yükseltmesi açısından ne kadar önemli olduğu ortada. Bununla birlikte, yine DiskAr’a göre, durum şöyle:

“Türkiye’de resmi sendikalaşma oranı yüzde 14,5 iken fiili sendikalaşma oranı yüzde 12 civarındadır.

Özel sektörde her 100 işçiden yalnızca 5-6’sı sendikalaşabiliyor.

Kamu işçileri dahil her 10 işçiden yalnızca biri toplu iş sözleşmesi kapsamında.

Türkiye’de toplu iş sözleşmesi kapsama oranı yüzde 9-10 civarında.

Özel sektörde toplu iş sözleşmesi kapsama oranı yüzde 4-5 civarında.

Türkiye temel hak ve özgürlüklerde en kötü 10 arasında!

İşçi ve sendika haklarında ise en kötü 8'inci ülke”.

TOPLAM TALEP YÜKSEKLİĞİ: BİR BOŞ İDDİA

Özetle, sendikalaşmanın yolu uzun  ve sendikalı işçi sayısı yüzde 15 bile değil. Bu da , ertelenen grevler açısından düşünüldüğünde ortalama ücretlerin yoksulluk sınırı altında kalmasının temel nedeni.

Zemin bu olunca ana akım medyada bazı iktisatçı ve finansçıların satılan konut ve otomobil sayıları üzerinden toplam talebin hâlâ yüksek olduğunu iddia etmelerinin altı boştur. Toplam talep değil, yüksek gelirlilerin talebi belirleyicidir. Onun da soluğu kesilecektir, zira artık değerin toplum tarafından kullanılan miktarı azaldıkça, yüzde 15’lik zengin kesimin de gelirleri finansallaşmanın dar koridorlarına hapsolacaktır.

Yine Sweezy’nin “artı değer” ile “artık değer” ayrımından hareket edersek, şöyle: Türkiye’deki artı değer, reel ücretlerin metal sektöründeki ortalamaya yaklaşması engellendikçe, finansallaşmanın artık değeri haline dönüşecektir. Banka kârlarının arttığı, en azından 2025 yılı için enflasyonun altında (gölge bankacılık hariç) arttığını biliyoruz.

Onları 1 trilyon liraya yakın kâr kesmiyorsa, ücretlerin halini siz düşünün.