Kriz büyüdükçe küçülen sorumluluk... İktidar fon krizinin sorumlusunu buldu
Fon vurgununun faturası, iktidarın başı derde girdiği her gelişmede olduğu gibi yine “dış güçler”e kesiliyor. Oysa asıl mesele dışarıda değil, içeride. Bunu başta sorumuluları olmak üzere hepimiz çok iyi biliyoruz.
Siyasi iktidarların kriz anındaki refleksi, yönetim anlayışının en dürüst aynasıdır. Türkiye’de ise yıllardır aynı senaryo oynanıyor. Yapısal bir sorun ya da ağır bir kriz patladığında sorumluluk asla üstlenilmiyor, fatura derhal ve çok planlı ama bir o kadar da ezber söylemlerle uygun bir dış adrese çıkarılıyor.
Kamuoyuna sunulan şüpheliler de asla değişmiyor... FETÖ, “dış güçler” ve İsrail.
Ne var ki bu söylemler yakın tarihle yan yana konunca kumdan bir kale gibi çöküyor.
Bugün her aksilikte işaret edilen FETÖ yapısının devlet içinde nasıl büyüdüğü, kimlerle yakın ilişki içinde olduğu ve semirtildiğ hafızalarımızda olanca berraklığıyla duruyor...
Bugünün önde gelen iktidar isimlerinin o yapının liderine yönelik davetkâr çağrıları, övgü dolu sözleri kulaklarımızda çınlıyor. Türkçe Olimpiyatları’ndaki üst düzey temsiliyetleri de arşivlerde... Birlikte banka açılış kurdeleleri kestikleri, büyümesine zemin hazırladıkları, ne istedilerse verdikleri bir yapıyı sonradan her şeyin sorumlusu olarak sunmak iktidar için etkin bir sorumluluktan kaçış yolu.
Yine İsrail... İktidar ne zaman dara düşse bir polemik patmıyor ve hop gündem değişmiş, TV ekranlarında İsrail ile ordu kıyaslamaları yapılıyor. İsrail karşıtı mitingler düzenlenirken, ticaret gemileri de Akdeniz'de nazlı nazlı süzülerek istikamete doğru yol alıyor.
İktidarın bu ruh halinin, yani yansıtma, sorumlu üretme ve suçu başka yapıların üzerine atma mekanizmasının medya ayağını anlatmak için bir anımı paylaşmak istiyorum.
Yirmi altı yıllık gazetecilik hayatımın en öğretici anlarından biriydi. Anıdan çok, ilk ağızdan dinlediğim bir 'gerçeklik' demek daha doğru olur.
Cumhuriyet.com.tr’nin genel yayın yönetmenliğini yaptığım dönemde iş görüşmesi yaptığım bir editör, teklifimi kabul edemeyeceğini söyledi. Nedenini sorduğumda çarpıcı bir özeleştiri yaptı. Beş yıl iktidara yakın bir medya kuruluşunda çalışmış, bu süreçte mesleki algısının bozulduğunu, nesnel bakış açısını yitirdiğini itiraf etmişti.
Anlattığına göre haber mutfağında bütün kurgu iktidarı övmek üzerine kuruluydu. Olumsuz haberler mümkün olduğunca perdeleniyor, okura sunulmuyor; kriz ya da krizler saklanamayacak boyuta ulaştığında ise mutlaka bir sorumlu bulunup fatura ona kesiliyordu.
Kısacası iyi olan her şeyin her gelişmenin sahibi iktidardı. Kötü olanlar ise asla iktidara ait değildi. Hatta bunlar iktidarı hedef alan kumpaslar idi.
Dışarıdan izlediğimiz bu işleyişi mutfağın içinden biri anlatınca tablo daha da netleşmişti. Bildiğimiz bir gerçeği bizzat dinlemek ilginçti. Sanki bilgi zihnimde perçinlenmiş, ete kemiğe bürünmüştü.
Ve bugün... Ülke tarihimizin en büyük vurgunu, yolsuzluğu, hırsızlığı gerçekleşti. Borsa ve fon vurgunu koskoca Türkiye'yi finansal bir depremle karşı karşıya bıraktı.
Rakamlar ortada.
Borsada işlem gören şirketlerin toplam değer kaybı 180 milyar dolar civarına ulaştı. Fon krizi doğrudan 500 bin, dolaylı olarak yaklaşık 3 milyon yurttaşı mağdur etti. Bunun reel ekonomiye yansımalarının milyonlarca hayatı etkilemesi kaçınılmaz.
Böyle bir yıkımın ardından kamuoyuna birtakım insanlarca sunulan açıklama ise tanıdık: “İsrail finans darbesi yaptı.”
Peki, bu iddiayı bir an doğru kabul edelim. O zaman cevaplanması gereken dört soru var.
Birincisi, öngörü. Devleti yönetenlerin asli görevi, bu tür tehditleri önceden görüp tedbir almak değil midir? Ekonomiyi dış operasyonlara açık, savunmasız bırakmak, başlı başına bir yönetim zaafiyeti itirafı olmaz mı?
İkincisi, ilişki ağları. Fon vurgunu gerçekten bir dış operasyonsa, kamuoyunda bu süreçle ve iddialarla adı anılan eski bakan Fatma Betül Sayan Kaya ve ilişkili diğer siyasi aktörler bu denklemin neresinde duruyor? Krizin üzerinden haftalar geçip bazı isimler tutuklandıktan sonra atılan adımlar neden bu kadar geç geldi? Soruşturma ilişkili diğer siyasi isimlere de uzanacak mı? Yoksa bu isimler İsrail’e mi çalışıyor?
Üçüncüsü, Meclis’in denetimi. Ortada milli güvenliği tehdit eden bir finans darbesi varsa, bunun tüm boyutlarıyla aydınlatılması için verilen araştırma önergeleri neden iktidar oylarıyla reddedildi? Gerçeğin ortaya çıkmasından rahatsız olmayan iktidar sahipleri, bir araştırma komisyonundan neden kaçsın? Dış güçlerin finans darbesi varsa Meclis araştırsın, bulsun, öyle değil mi? Üstelik bunu en çok Erdoğan istemez mi? Zira kendisi daha geçen gün, "Bir gerçek var. Bakıyorsunuz hiç ummadığınız insanlar bu işlerin içerisine girmişler. Sermaye piyasalarımızı bu mikroptan temizleyeceğiz" demedi mi?
Dördüncüsü, uyaranların akıbeti. Tera’nın halka arzına karşı görüş bildirdiği öne sürülen SPK üyeleri neden görevden alındı? İddiaya göre yaklaşan tehlikeyi işaret eden bürokratları tasfiye edenler kimdi? Süreç bir dış operasyonsa, alarm sistemini devre dışı bırakanların sorumluluğu nasıl izah edilecek?
Ekonomik krizler ve finansal skandallar, soyut bir dış düşman kurgusuyla örtülemeyecek kadar somut sonuçlar doğurur. Milyonlarca yurttaşın birikimi ve ülkenin ekonomik geleceği söz konusuyken cevap, hamasi nutuklarda aranamaz. Sosyal medyada organize biçimde servis edilen aklama videolarıyla da bu dosya kapanmaz. Cevap ancak şeffaf bir denetimde, bağımsız bir yargı sürecinde ve yukarıdaki soruların nesnel yanıtlarında bulunabilir.
Dışarıda düşman aramak kolay, zor olan aynaya bakmak... Ne gariptir ki asrın soygunundan bile bir kahramanlık hikâyesi çıkarılmaya çalışılıyor.
Öyleyse başta mağdurlar olmak üzere tüm halkı uyaralım: Bu numaralara kanmayın. Vurgunu yapan, organize eden, zengin olan, kaçan, kaçırılan, plan, sistem ve yoksulluğa mahkûm edilen milyonlar... Her şey ortada. Tabii gören ve görmek isteyen gözlere.