Yılbaşını “Firavun” Netanyahu ile kutlayan Trump, “Yeni yıl için verdiğiniz bir karar var mı?” sorusunu, “Evet var. Barış. Dünyada barış.” diye cevapladı.
İki gün sonra İran’ı, ekonomik kriz nedeniyle başlayan eylemlere müdahale ettiği takdirde “üslerini vurmakla” tehdit etti. Bu tehditlerde Mossad ve PKK’nın İran kolu olan PJAK da Trump’ı yalnız bırakmadı. Bundan bir gün sonra da Trump’ın dünyada eşi benzeri görülmemiş haydutluğuna, eşkıyalığına tanık olduk; Venezuela Devlet Başkanı Maduro ile eşini yatakta nasıl derdest edip ABD’ye getirdiğini görüntüler eşliğinde, film anlatır gibi anlattı.
45 YILDIR ''OİL''IN PEŞİNDELER
AKP ve ortağı MHP’nin bu haydutluk karşısındaki tavrına gelmeden önce iki ismin tepkisini aktaralım.
11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Maduro’ya eleştirilerini saklı tutmakla birlikte, bir devlet başkanının askeri operasyonla evinden alınmasının, uluslararası hukukun ihlali olduğunu ve ABD’nin bu hamlesinin küresel siyasette tehlikeli bir emsal oluşturabileceğini belirterek, “Bu kapının ABD tarafından açılması çok tehlikeli gelişmelere yol açacaktır.” uyarısında bulundu.
DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan ise BM Şartı’nın ihlâl edildiğini vurgulayıp, “Venezuela’nın kaderinin dış güçler tarafından değil, Venezuela halkı tarafından tayin edilmesi gerektiğini” bildirdi. Babacan iktidara da “Türkiye bu konuda ilkeli ve tutarlı tavır sergilemeli, her koşulda uluslararası hukuku savunmalıdır.” çağrısında bulundu.
Niye mi bu iki isim? Çünkü ABD’nin Irak’ın işgâlini öngören, ama milletin ve milletvekillerinin direnmesi sonucu yeterli oyu alamayan 1 Mart tezkeresinin en büyük savunucuları olmuşlardı. Dönemin ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı olan Babacan, ABD ile 8.5 milyar dolarlık kredi anlaşmasının pazarlıklarını yürütmüş, bu arada yapılan anlaşmaya, “Türkiye tek taraflı olarak kuzey Irak’a asker göndermeyecek” şartının konduğu ortaya çıkmıştı.
Dönemin Başbakanı Abdullah Gül’e gelince; 1991’de ilk Körfez Savaşı başladığında Refah Partisi temsilcisi olarak TBMM’de yaptığı konuşmalarda şunları anlatıyordu:
“Bu savaşın, Amerika’nın önderliğinde ve egemenliğinde, dünyada yeni bir düzen kurma imkanı sağlamak için nasıl tezgahlandığını tüm dünya gördü...Herhalde, bu savaşın gerçek sebeplerini en iyi açıklayan, Amerikan Kongresindeki Azınlıklar Komitesi lideri Robert Dole oldu. Aynen şöyle söylüyor; ‘We are in the Middle East for three letters; Oil. That is why in the Gulf’. Yani adam, ‘biz üç harf (o, i, l) için Ortadoğu’dayız, yoksa demokrasi için, şunu bunu kurtarmak için değil’ diyor. Aynı şekilde, savaşın başladığı ve Bağdat’a binlerce ton bombanın yağdırıldığı ilk günün, ilk saatlerinde yine Amerikan Kongresi’nin önemli adamlarından Les Apsin, savaşın hedefe ulaştığını şu üç şeyle hatırlatıyordu: 1- İsrail’in güvenliğinin sağlandığını, 2- Petrol bölgelerinin hakimiyetinin ele geçirildiğini, 3- Amerika’nın, tek büyük güç olarak dünyaya gücünü ispatladığını söylüyordu.”
“32’nci ile 36’ncı paralel nedir?.. Var mıdır böyle bir Birleşmiş Milletler kararı?... Yoktur böyle bir şey. Olan şey sadece şudur; Amerikan, İngiliz ve Fransız üçlüsünün, bu bölgeyi bölmek, bu bölgedeki petrol hakimiyetini devam ettirmek, İsrail’in güvenliğini temin edebilmek için bu bölgeye baskı kullanmaktır.”
“Hepimiz kaygıyla takip ediyoruz ki, yarın bu, Irak’ı, Sudan’ı, Yemen’i de, hatta hatta İran'ı da içine alır mı?... Bu tabii, çok daha tehlikeli bir gelişmedir. Ekonomik açıdan ise Türkiye ne yazık ki, çok kötü şartlarda yakalanmıştır, ekonomik bağımsızlığını adeta kaybetmiş bir ülke olarak yakalanmıştır. Belki de Türkiye’nin, bazı şeylere, ‘hayır, öyle değil şöyle olsun’ diyememesinin altında bu da yatabilir.”
Devr-i iktidarlarında bunlar ayniyle vaki oldu. Saddam, Kurban Bayramı’nın birinci günü asıldı... Kaddafi linç edilerek öldürüldü... Suriye parça pincik edildi... Sudan ve Yemen’in hali ortada.
Dakika bir; Venezuela’da da, “hedefin yer altı kaynakları olduğu”, “Amerikan petrol şirketlerinin bayram edeceği” konuşulmuyor mu?.. Bizzat operasyonu yapan komutan, “ABD’nin Latin Amerika’daki ilgi odağı demokrasi değil petrol, lityum, altın ve nadir toprak minerallerini kontrol etmektir.” demiyor mu?
Yani ilk Körfez savaşı ve ABD’nin Afganistan’ı işgâlinden bu yana Garp cephesinde değişiklik yok. Baksanıza yine hemen nasıl da toplaştılar. Trump’a ilk kutlama Netanyahu’dan geldi. İngiltere Başbakanı, “Maduro’yu gayrimeşru bir devlet başkanı olarak görüyorduk” dedi. AB, “Venezuela’da demokratik geçişi desteklediklerini” duyurdu... Teknolojiyle insanlığı ve dünyayı ele geçirmeye çalışan Elon Mask da Trump’ı tebrik edip bu zaferin dünyanın her yerindeki kötü diktatörlere açık bir mesaj olduğunu belirtti.
ERDOĞAN- MADURO ''KARA GÜN'' DOSTU
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in önceki gün hatırlattığı gibi, 15 Temmuz darbe girişimi karşısında iktidara ilk destek verenlerden birisi Maduro’ydu. Maduro’nun Türkiye ziyaretlerinde Erdoğan da bunu vurgularken, kendilerinin de en zor ve sıkıntılı dönemlerinde Venezuela halkının yanında olduklarını söylemişti.
“Zor ve sıkıntılı dönem” dediği; o dönemde yaşanan küçük çaplı bir askeri ayaklanma, Venezuela’ya uygulanan yaptırımlar ile ekonomik kriz nedeniyle yaşanan yoğun protestolardı. Erdoğan, tüm bu konularda Maduro’ya şöyle destek verdi:
“Halkın iradesinin üzerinde güç olmadığına inanıyor, dış müdahalelerin çoğu zaman zorunları daha da derinleştirdiğini düşünüyoruz.”
“Venezuela'nın maruz kaldığı çok yönlü kuşatmanın aşılmasında Maduro'nun güçlü ve cesur liderliğinin önemli payı bulunuyor. Değerli dostum, tıpkı Simon Bolivar ve Hugo Chavez gibi ülkesinin bağımsızlık mücadelesine adını altın harflerle yazdırmıştır. Sayın Maduro'nun, Filistin meselesindeki duruşu da takdire şayandır... Venezuela'ya yönelik tek taraflı yaptırımlara karşı olduğumuzu Sayın Cumhurbaşkanı ile bir kez daha paylaştım. Tek taraflı yaptırımlara yönelik ilkesel tutumumuzu özellikle vurguladım.”
Erdoğan, “Türkiye ile Venezuela arasındaki dostluğun, gerçek anlamda bir 'kara gün' dostluğu olduğunu, böyle bir dostluğun tezahürü olduğunu tüm dünyaya gösterdiklerini” de kaydetti.
Ama yakın zamanda ne oldu? ABD’nin uçuş ambargosu çağrısına ilk Türkiye uydu. Hakkını teslim adına; 13 gün önce buna tepki gösteren Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan’ın, Venezuela’nın Gazze konusundaki kararlı duruşuna dikkat çekip, “Bu nasıl vefa, dostluk?” dediğini ve şu uyarılarda bulunduğunu hatırlatalım:
“ABD’nin son müdahaleci adımları, uluslararası hukuka aykırı olduğu kadar, bağımsızlık ilkesine yönelik açık bir tehdittir... Venezuela’ya yapılan her baskı, aslında bütün bağımsız ülkelere verilmek istenen bir mesajdır... Eğer bugün Venezuela’ya yapılanlara sessiz kalırsak, yarın aynı yöntemler başka ülkelere karşı da kullanılacaktır. Bugün İran, yarın Mısır, diğer gün Endonezya...”
ERDOĞAN- MADURO 1 AY ÖNCE NE KONUŞTU?
Dün ABD merkezli New York Times’ın bir analizi dikkat çekti; 23 Aralık’ta ABD’nin Maduro’ya görevi bırakıp Türkiye’ye gitmesini önerdiği, Maduro’nun bunu öfkeyle reddetmesi üzerine de Trump’ın düğmeye bastığı iddia edildi.
Gündem bombardımanı içinde o kadar çok şeyi unutuyoruz ki. İşte bu da onlardan birisi. Oysa Trump’ın sağ kolu olarak bilinen, özellikle Trump’ın sık sık övündüğü Rahip Brunson’u kurtarmada başrolde oynayan ve Erdoğan’ın, “Dürüst bir insan değil” dediği Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, Kasım sorunda Maduro’nun sürgün edilebileceği imasında bulunurken, “Bu mevsimde Türkiye ve İran’ın çok güzel olduğunu duydum” demişti.
Bunun ardından 6 Aralık’ta Erdoğan ile Maduro telefonda görüştü. Bazı internet siteleri, görüşmenin Maduro’nun Türkiye’ye sığınacağı iddiasından sonra gerçekleştiğine ve hangi tarafın talebiyle yapıldığının açıklanmamasına dikkat çekti.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın iki gün sonra yaptığı açıklamada ise; “Erdoğan’ın, ABD ile Venezuela arasında diyalog kanallarının açık tutulmasının önemli olduğunu, gerginliğin bir an evvel yatışmasını temenni ettiği, liderlerin ikili ilişkiler ile bölgeler sorunları görüştüğü” belirtildikten sonra şu ayrıntıya yer verildi:
“Washington, Caracas’ı ABD’ye uyuşturucu taşımacılığı yapmakla suçlamakta. Bununla birlikte Washington Maduro’nun istifa etmesi amacıyla Venezuela’ya baskı kampanyası yapmakta.”
ABD VE TRUMP CISS
Trump’ın Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi olarak atadığı Tom Barrack geldiği günden beri özellikle egemenlik haklarımıza yönelik bir dizi ceviz kırdı, ama AKP’den tek bir tepki görmedi.
En meşhuru da; Trump’ın Erdoğan’la Beyaz Saray’da buluşmasından önce, Trump’ın Erdoğan’a en fazla “ihtiyacı” olan “meşruiyet vermekten” söz ettiğini söylemesiydi.
İşte CHP Genel Başkanı Özgür Özel Maduro’nun paketlenmesine ses çıkarmayan Erdoğan’a önceki günkü Çankırı mitinginde ve ardından yaptığı paylaşımda bu “meşruiyet” meselesi üzerinden yüklendi.
O ana kadar ABD’nin ve Trump’ın adını hiç anmadan adeta olaya ilişkin utana sıkıla paylaşım yapan veya yaptıkları paylaşımları silenler, ondan sonra okları Özgür Özel’e çevirip “dış politika” ve “meşruiyet” dersi vererek “had” bildirmeye başladı. Yani bu vahim ötesi olay da “iç savaşa” dönüştü.
Keşke zamanında Tom Barrack’a da böyle had bildirselerdi!..
ABD VE 15 TEMMUZ
Erdoğan’ın sessizliği ve AKP’lilerin bu tavrına karşılık Cumhur İttifakı’nın ortağı MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin ABD’nin Venezuela’ya yaptığı askeri müdahaleyi 15 Temmuz’a ve Erdoğan’ın Marmaris’ten kaçırılma teşebbüsüne benzetip konunun bu yönüyle ele alınması istemesi hem önemli hem dikkat çekiciydi.
Hatırlayalım; 15 Temmuz’un arkasında ABD’nin olduğunu açık ve seçik ilk dillendiren, dönemin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Süleyman Soylu oldu. Soylu bu iddiasını İçişleri Bakanıyken de tekrarladı, ama Venezuella olayında ABD’nin adını anmadan, “15 Temmuz’da durduğumuz yerdeyiz” demekle yetindi.
Evet, 15 Temmuz’da Trump henüz başkan değildi, sadece Cumhuriyetçilerin adayı olduğu kesinleşmişti ve yaptığı açıklamalarda, 15 Temmuz’un başarısızlığa uğramasını överken, muhaliflere yönelik “cadı avı” başlatılacağı endişeleri için Erdoğan’a, “‘hukukun üstünlüğü’ çağrısı yapmaya haklarının olmadığını” söylemişti.
Öte yandan da göreve geldikten sonra Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak atadığı John Bolton’un 15 Temmuz gecesi darbe girişimini, “Türkiye’nin seküler anayasasını korumak için ordu içinde bir grubun eylemi’ olarak yorumladığı ve Erdoğan’ı Türkiye’yi “İslâmlaştırmakla” suçladığı, bir diğer danışmanı emekli general Michael Flynn'in de, “Darbe alkışlanmayı hak ediyor” dediği ortaya çıkmıştı.
Ancak Erdoğan, Türkiye için hayati bir dönüm noktası olan 15 Temmuz’un arkasında olduğu iddialarını da klasörlerce talebe rağmen Fetullah Gülen’i iade etmemesini de umursamayıp ABD ile dostluğunu sürdürdüğüne göre; acaba ortağı Bahçeli, Venezuela üzerinden neden bu mesajı verdi?
Herhalde, “ABD ile hesaplaşma zamanı geldi” diyerek; Eylül’deki, “Dünyaya meydan okuyan ABD-İsrail şer koalisyonuna karşı akla, diplomasiye, siyasetin ruhuna, coğrafi şartlara ve yeni yüzyılın stratejik ortamına en uygun seçenek ‘TRÇ’ ittifakının inşa ve ihya edilmesidir. TRÇ ittifakının da; Türkiye, Rusya ve Çin’den müteşekkil olması arzu ve önerimizdir.” çağrısını hatırlatmak istedi.
Yoksa Maduro'nun içeriden ihanete uğradığı bilgisinden hareketle, bir türlü araştırılmayan "FETÖ"nün siyasi ayağının üzerine gidilmesi ile iktidara ve PKK açılımına karşı çıkanlara yönelik yeni operasyonların işaret fişeğini mi attı?
Hasılı; neler olacağını görmek için Erdoğan’ın bugün Trump’la yapacağını duyurduğu telefon görüşmesine ve Suriye’de PKK/YPG/PYD/SDG merkezli gelişmelere odaklanalım.
Çok Okunanlar
SSK, BAĞ-KUR ve memur emeklisinin zam oranı belli oldu
Bahçeli neden 15 Temmuz'u hatırladı?!
Siyasi partilere hazine yardımından para yağacak
İbo Show'a gelmesi için Asena'ya ödenen para ortaya çıktı
Tohum ekildi, kan biçiliyor: IŞİD
Savaşa sürüklenme tuzakları üzerine
AKP, 2023'ten bu yana 11. milletvekili 'transferini' yapacak!
Beyaz Türklerin sınavı
Sabah da kaçak yazarını görmezden geldi
Okuyup ne olacak?