Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
Aşağıdaki tarih aralığında yayınlanmış haberleri bul
ve ve
ve ve
ve ve
Temizle
Euro
Arrow
51,4850
Dolar
Arrow
44,4973
İngiliz Sterlini
Arrow
58,7512
Altın
Arrow
6806,2388
BIST
Arrow
10.729

Akademinin sonu gelmeyen çürümesi

Uluslararası siyasetin dönüşümüyle birlikte, bunun hem tetikleyicisi hem de sonucu olarak, uluslararası ekonominin de evrildiğine şahit olduğumuz bir dönemdeyiz. Bu evrimin sancıları hayatın her alanında, her boyutta, her seviyede çekilmekte. Kimine göre 2020’den kimine göre 2008’den beri süregelen bir çileden söz ediyoruz ki bu yazının ana konusu elbette bu değişim değil. Fakat bu hafta uluslararası ekonominin ve hem ülkemizde hem de dünyada şiddeti artan krizin bir itici kuvvetine, yapay zekâ destekli neoliberal düzene ve bunun akademiye etkisine değinmek istiyorum.

GSÜ Dayanışma Ağı’nın Ocak 2026’da yayınlanan dergisi İzlek’in birinci sayısını yeni okuma fırsatı buldum. Dergi içerisinde hem konu hem üslup itibarıyla ilgimi çeken bir makale oldu. Tolga Çınar imzası taşıyan bu yazının başlığı da içeriği gibi çarpıcı: “Akademinin Cesedi: Bir İtaatsizlik Manifestosu”. 

Çınar müthiş bir taarruzla başlamış: “Öğrenci, bugün insanlık tarihindeki en acınası, en gülünç ve en sefil figürdür.” (s. 12) Katılmak ya da katılmamak elde değil. Geçinme sıkıntısıyla beraber uluslararası krizler dizisinin haddeden geçirdiği gençler, gerçeklik algısının tümüyle yok olduğu bir dönemi deneyimliyor. Yazarın ifadesiyle bu kitle bugün “tüketici bile değildir; o, kendi kendini pazarlayan bir üründür. LinkedIn profilini parlatmak, CV’sine bir satır eklemek için onurunu ayaklar altına alan, ‘hocam’ diyerek peşinden koştuğu o vasat tiplerden referans mektubu dilenen bir zavallıdır.” (s. 13)

Türkçede ve yayıncılık dünyamızda bu polemik ifadelerin, Karl Marx’ta ve onun öğrencilerinden merhum Yalçın Küçük’te en mütekamil hâline kavuşan coşturucu üslubun eksikliğini bu yazının doldurduğunu keyifle ifade etmeliyim. Yazar dertli, yazar öğrenciden tiksinmekte; ama elbette tek suçu bu kitleye yüklememekte. Aksine öğrencilerin altında “o ‘mülayim’ ve korkak’ zemini ‘çekmek’ için yazdığı yazıda, başlığın da ifade ettiği üzere bir cesetten emir almaması gereken gençliğe sesleniyor. Derdin devasını ise “öfkeli olmakta”, yine Marx’a referansla “eleştiri silahını” ele almakta görüyor:

“Okulu bırakın demiyorum (bu, bireysel bir kaçış olurdu ve sistem kaçakları sever). Diyorum ki; kendinizi ‘öğrenci olarak’ tanımlaya bırakın. Okulu bir ‘eğitim/öğretim’ alanı olarak değil, bir savaş alanı olarak görün.

Sınıflarınıza girdiğinizde karşınızdakinin size bir şey öğretmek için orada olmadığını, sizi ehlileştirmek için orada olduğunu bilin.” (s. 13) Nitekim yapay zekânın bütün sistemi domine etmek üzere olduğu, bilgiye erişimin tarihin hiçbir evresinde olmadığı kadar kolaylaştığı bir devirde, “bilgi aktarımı maskesi düştüğünde, altından çıkan şey çıplak şiddettir. Hoca artık bir ‘eğitmen’ değildir; o, elinde yoklama kağıdı, not defteri ve disiplin yönetmeni olan bir gardiyandır.” (s. 12)

Çınar, eleştirilerini çok doğru noktalar üzerinde inşa ediyor. Evvela, artık yerel değil küresel bir problemin teşhisini başarıyla yapıyor. Türk akademisinin çürümüşlüğünden, bu sistemin parçası olan herkes az ya da çok haberdar. Fakat sorun aslında Türkiye’nin sınırlarını da aşıyor: Akademi ya da üniversite, artık Catherine Liu’nun da ifade ettiği gibi liberallerin tamamen monetize ettiği, yani paraya çevirdiği bir tür kulüp. Burada farklı lobiler, kendi siyasi ajandalarını güderek sadece hocalar ve öğrenciler üzerinde değil, bütün idari sistem üzerinde tahakküm kurmuş durumdalar. Dünyanın en prestijli kabul edilen Batı üniversiteleri ise bundan en muzdarip kurumlar. Milyonlarca dolar “bağış” gözleyen üniversite yönetimleri müfredattan kurulacak kürsülere kadar neredeyse her şeye donörlerin karar vermesine onay veriyorlar. Bu sadece bugünün sorunu değil elbette. Soğuk Savaş’ta yaşanan entelektüel dönüşümün bir çıktısı. 

Türkiye’de bu durum çok farklı şekillerde tezahür ediyor; özellikle sosyal bilimlerde “bağımsız” olduklarından dem vuran pek çok liberal araştırmacı ve enstitü doğrudan Batı’daki meslektaşlarının ajandalarına koşulmuş durumdalar. Devlet tahakkümünün hissedildiği diğer üniversitelerde farklı şikayetler söz konusu. Ama hepsinin, Batı’yla da Ortadoğu’yla da Güney ve Uzak Asya’yla da tek ortak yönü var: Sertifika dağıtır gibi diploma dağıtmak. Çınar’ın ifadesiyle “piyasaya giriş biletlerinin kaşelendiği köhne bir gişe”ye dönüşmüş durumda üniversiteler. (s. 12)

Bilgi her yerde ama hakikat nerede? Bir-iki komutla bitirme tezlerinin yazıldığı ve bir-iki komutla bu tezlerin değerlendirildiği bir ortamda aslında her şey tiyatrodan ibarettir. Ben, Manifesto yazarı gibi sert bir dil kullanmak istemiyorum. Lakin öğrencilerin de öğretim görevlilerinin de bu tiyatronun bir parçası olduklarını; hem de bu oyunun çok uzun zamandır sahnelene geldiğini fark etmelerini diliyorum.

Gel gelelim bugün yaşanan dönüşümlerin artık üniversitenin sonunun geldiğine işaret ettiğini de düşünmüyorum. Evet, on yıllar içerisinde yaşanan dijital dönüşüm, yapay zekanın desteğiyle içerik üretiminin kolaylaşması önümüze bizlere Aristoteles’in, Newton’ın ya da Einstein’ın hayal dahi edemeyeceği bir zenginlik sunmakta. Evet, şu anki işlevsiz ve şaşırmış hâliyle üniversiteler staja hazırlık ve diploma dağıtım merkezlerine dönüşmüş durumda. Ama neden bu kriz ortamı fırsatları da beraberinde getirmesin?

Akademinin geleceğine dair Manifesto yazarı gibi tamamen karamsar olmadığımı ifade etmeliyim. Süheyl Ünver’lerin, Cahit Arf’ların, Korkut Boratav’ların öğrencileri olarak işimiz zor. Ama Mao’nun da dediği gibi “Gök kubbenin altında muazzam bir kaos var. Vaziyet harika.”

Öncelikle heyecan içinde bütün akademiyi çöpe süpürmemek; bence henüz cesede kesmemiş fakat sonsuz bir çürümeye mahkûm bu bedenle mücadele içinde nice öğrenci, akademisyen ve idareci olduğu gerçeğini kabullenmemiz gerekir. “Sahtekâr” hoca vardır fakat Çınar gibi bunu genelleştirmenin çok büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Bilginin her yerde ve ücretsiz olmasının da bir bedeli var: Artık araştırmacı veya okur, karşısındaki devasa malumat ve materyal okyanusundan korkuyor. Şaşkınlık içinde. Ünlü şarkıyı uyarlayacak olursak “so many books so little time”. Hal bu olunca akademinin ve akademisyenin disiplin işlevi önem kazanıyor. Fakat tabii, kaçınılmaz olarak Manifesto’da da anılan Foucault ve takipçilerinin “disiplin”inden bahsetmiyorum. 

Okuma disiplini; neyi okuyacağını, nasıl okuyacağını, neleri nelerle birlikte okuyup düşüncelerini sözlü ve yazılı olarak nasıl ifade edebileceğini bilmeyi sağlar. Bunu da en iyi verebilecek olan yine hocadır. Hoca, kaçınılmaz olarak yıllar içinde uzmanlık alanındaki literatürü silip süpürür veya en azından bununla mükelleftir. Yirminci yüzyılın ortasındaki üniversite devrimlerine kadar da “aktarım” görevi üstlenmiştir. Aktardığı ise bilgi değildir. Aydınlanma ile birlikte “yöntem”i aktarır. 

Çınar’ın kabul ettiği gibi Aydınlanma bugün çökmüştür. “Üniversite, medeniyetin motoruydu. Şimdi etrafınıza bir bakın. Hangi ilerleme? Hangi gelecek?” (s. 12) Aydınlanma’nın, yani rasyonalizasyonun köküne kibrit suyu döken, bana göre, ceset halindeki postmodernizmin toprağa gömülmesiyle belki bir geri dönüş yaşanabilir. Rasyonel öğrenci, rasyonel hoca, rasyonel öğrenim ortamı ve bilgiye erişimin sınırsız olduğu bir dünyada akademiye çok büyük görevler düşüyor. Gişeler var olmalı ve bilgi ile pratik belki de artık yollarını ayırmalı. Bu sebeple epistemolojik engeller yaratıp öğrencilikten istifayı önermek yerine, sanırım, sadece öğrencilere değil ama, hepimize düşen görev bu akademiyi yeniden inşa edebilmektir.