GİRİŞ
Gücün topraktan veriye, üretimden algoritmaya kaydığı bir çağda, daha önce yaşanmış sosyoekonomik süreçlere bir yenisi ekleniyor:
“Yeni emperyalizm”.
ABD’de son dönemde bazı gençlerin sokaklarda “No Kings” (Krallara Hayır) sloganı atması ve Avrupa’da benzer bir huzursuzluğun için için yayılması, Türkiye’de “Tek adamcılığa” karşı çıkışlar bu dönüşümün yalnızca teorik değil, toplumsal bir gerilim olarak da hissedildiğini gösteriyor.

Bu gelişmelerin karmaşık yüzünü anlamaya çalışmak, günümüzde yaşanan ekonomik olayları, politik ortamı, savaşları ve bireyin bu koşullar altındaki konumunu kavramaya yardımcı olabilir.
Bu dönüşümü yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel bir sorun olarak ele almak; geçmişin kuramsal mirasıyla bugünün dijital gerçekliği arasında bir bağ kurmak ve insanın bu yeni düzen içindeki yerini sorgulamak, yeni bakış açıları, yeni davranışlar üretmenin bir yolu olabilir.
Burada aktarılanlar bir iddiadan çok, yaşadığımız zamanı kavrama çabası olarak görülmelidir.
KRALIN GERİ DÖNÜŞÜ
Dünya, görünüşte modernleşirken aslında eski biçimleri de içinde barındırıyor. Ya da eski biçimler yeni görünüm ve niteliklerle ortaya çıkıyor.
Teknolojinin zirvesinde bile, insanlık yeniden kralların ve imparatorların gölgesinde yaşıyor.

Bugünün kralları, tahtlarını algoritmaların üzerine kurdu.
Çünkü algoritmalar artık yalnızca verileri işleyen, teknik hesaplama dizileriyle yapılan matematiksel işlemler değil; insan davranışını ölçen, yönlendiren ve görünmez biçimde denetleyen dijital iktidar mekanizmalarına dönüşmüştür.
Kimi yeni krallar sosyal medya imparatorluklarını yönetiyor, kimi enerji koridorlarıyla sınırları yeniden çiziyor, kimi parayı ve veriyi tekeline alıyor.
Ama hepsi aynı düzenin yeni maskeleri;kapitalizmden türeyen çağdaş “yeni emperyalizm”in figürleridir.
Bu yeni düzen, artık toprakları değil, bilinçleri de yönetiyor.
Asıl kırılma burada.
Ve bu yönüyle, bir asır önce tanımlanan kapitalizmin tekelci aşaması, bugün dijital platform imparatorlukları biçiminde yeniden karşımıza çıkıyor. Hem de daha güçlü.
İşte tam da bu nedenle, bugünü anlamak için emperyalizm analizine yeniden dönmek bir tercih değil, bir zorunluluktur

Yeni Krallardan: Elon Musk (Tesla, SpaceX, X Corp), Jeff Bezos (Amazon), Mark Zukerberg (Meta: Facebook, Instagram, WhatsApp)
EMPERYALİZM VE EMEK
19.yüzyılın ortalarından itibaren başta Avrupa olmak üzere dünyaya hâkim olmaya başlayan,başlangıçta toplum için bazı ilerici unsurlar taşıyan kapitalizm, sanayileşme ve bankacılığın gelişmesiyle büyüdü.
Sistem, sermaye emek ilişkisi üzerine kuruluydu.
İşletmelerde emeğin ürettiği artı değere kapitalist el koydu, bunu sermaye birikimine dönüştürdü ve bu birikimi yeniden yeni artı değerler üretmekte kullandı.
Tabii ki bu süreç insan emeğinin ağır sömürüsüne dayanıyordu. Güçlü işçi direnişleri boy gösterdi.
Zaman zaman ciddi krizlerle karşılaşsa da vahşi kapitalizm, kendini yeniden üretmeyi ve varlığını sürdürmeyi bildi.
Emperyalizm, kapitalizmin belirli bir aşamasında, ilk kez 19. yüzyıl sonunda ortaya çıkan ve giderek yoğunlaşan bir egemenlik biçimidir.
Bu aşamada üretim ve sermaye belirli merkezlerde toplanır; ekonomik güç, siyasal ve askeri güçle birleşerek dünya ölçeğinde bir hâkimiyet kurar.
Kapitalizmin bu ileri evresinde tekelleşme, finansal gücün birkaç odakta toplanması, sermayenin sınır tanımayan hareketi ve küresel paylaşım mücadeleleri sistemin belirleyici özellikleri hâline gelir.
20.yüzyılın ortalarında, özellikle II.Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan bilimsel ve teknolojik gelişmeler, kapitalizmin yapısını ve emek-sermaye ilişkilerini köklü biçimde dönüştürdü.
Seri üretim, otomasyon, petrokimya, havacılık, iletişim ve nükleer teknoloji gibi alanlardaki ilerlemeler; üretimi hızlandırırken emeği daha disiplinli, parçalanmış ve makineye bağımlı hale getirdi.
Bilim giderek devlet, sermaye ve askerî sanayiyle bütünleşirken; çok uluslu şirketler, finans kapital, enerji tekelleri ve küreselleşme olgusu sistemin temel unsurları haline geldi.
Sermayenin sınır ötesi hareketi hızlandı; üretim, pazar ve hammadde ağları dünya ölçeğinde yeniden örgütlendi.
Böylece emperyalizm yalnız toprak ve kaynak denetimiyle değil, teknoloji, finans, enerji ve küresel şirket ağları üzerinden de şekillenmeye başladı.
Tabii ki bu modelde de emek, sistemin merkezindedir.
Bu süreçte üretim araçlarının yoğun özel mülkiyeti, emeği değer üreten ama aynı zamanda yabancılaşmış bir konuma iter.

20.yüzyıl başındaki emperyalizmi ekonomi politik bağlamında açıklayan Rus düşür, politikacı, devlet adamı V.İ.Lenin.
Üretimde sömürü biçim değiştirirken, emperyalizm de kendini yeniden üretir.
***
Bilim ve teknolojide son yıllarda görülen inanılmaz gelişme, kapitalizmi de yeni biçimlere girmeye zorluyor.
Dünya adeta bir dijital devrim yaşıyor.
Hayatın her alanı gibi kapitalizm de dijitalleşiyor.
Her ileri teknolojik adım yeni ilişkiler doğruyor.
Dijital kapitalizm ve algoritmik iktidar düzeni de diyebileceğim yeni sistem, bu tarihsel dönüşümün daha ileri bir aşamasını temsil ediyor.
Ancak kapitalizmin olmazsa olmazı olan sermaye ile emek ilişkisi, faklı boyutlarda olsa da sürüyor.
Bu ilişkinin somut sonucu olan fiziksel sömürüye dijital sömürü de ekleniyor.

Ahtapot gibi dünyayı kollarıyla saran emperyalizm
Tekelci kapitalizm, dijital ağ tekellerine; sermaye ihracı, veri ve algoritma ihracına; sömürgecilik, bilişsel ve kültürel etki alanlarına dönüşüyor.
Emek ise yalnızca üretimle sınırlı kalmıyor; veri üretimi, dikkat ve etkileşim yoluyla da sistemin parçası haline geliyor.
Günümüzde emek hâlâ fabrikada, tarlada, hastanede ve maden ocağında sürüyor; ancak aynı zamanda ekran başında, mobil uygulamalarda ve sosyal ağlarda da devam ediyor.
İnsan artık yalnızca üreten değil, aynı anda veri bırakan bir emekçidir.
Finansal gücün belirleyici rolü ortadan kalkmamış; aksine veri temelli birikim biçimleriyle birleşerek daha yoğun ve daha görünmez bir hâl almıştır.
Kapitalizmin dönüştüğü bu yeni emperyalizm, emeği hem fiziksel hem dijital düzeyde sömürüyor; birinde beden, diğerinde dikkat, zaman ve duygu harcanıyor.

Bu emperyalizm yeni
BAĞIMSIZLIK VE ANTİ-EMPERYALİZM
Mustafa Kemal Atatürk, kendi döneminde emperyalizmi yalnızca ekonomik bir tahakküm biçimi olarak değil, aynı zamanda bir egemenlik ve irade meselesi olarak görüyordu.
Bu nedenle “tam bağımsızlık”, onun düşüncesinde yalnızca siyasal bir hedef değil; ekonomik, toplumsal ve kültürel boyutlarıyla bütünlüklü bir varoluş ilkesiydi.
“Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir.Bunların herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir."

“Hürriyet ve istiklâl benim karakterimdir.”
Bu yaklaşım, ekonomik bağımsızlık ile ulusal egemenlik arasında doğrudan bir bağ kurar: ekonomik bağımsızlığını kaybeden bir toplum, egemenliğini de kaybeder.
Bu nedenle emperyalizm, yalnızca ekonomik bir ilişki değil; aynı zamanda bir egemenlik sorunudur.
Ancak tam bağımsızlık, dünyadan kopmak ya da uluslar arasında eşitliğe dayanan karşılıklı ilişkileri reddetmek anlamına gelmez; tersine, bağımlılık yaratmayan adil ve dengeli ilişkilerin kurulabilmesinin temel koşuludur.
Atatürk’ün 1921’de dile getirdiği şu söz, bu bütünlüklü bakışı açıkça ortaya koyar:
“Efendiler, … bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe mücadeleyi caiz gören bir mesleği izleyen insanlarız.”

1930’lar Türkiyesi.
Bu cümledeki “biz”, “dar” bir sınıfı değil; üretimin bütün yükünü taşıyan toplumu ifade eder. Köylü, işçi, zanaatkâr, öğretmen, asker—yani emeğiyle var olan herkes.
Atatürk için “milletin efendisi” köylüydü, çünkü üretimin kaynağı oydu; ve emek olmadan ne cumhuriyet ne özgürlük ne kalkınma mümkündü.
Atatürk’ün ekonomik politikaları—devletçilik, sanayi planları, iş yasaları ve eğitim reformları—yalnızca kalkınma hamleleri değil;emeği koruyarak ulusal egemenliği inşa etmeyi hedefleyen anti-emperyalist bir programdı.
Bağımsızlık, bu çerçevede yalnızca sınırları savunmak değil;
aynı zamanda üretimi, emeği ve toplumsal iradeyi korumak anlamına gelir.
NEO/TEKNO FEODAL DÜZEN Mİ?
Bağımsızlık ile emek arasındaki bu bağ, yalnızca tarihsel bir tespit değil; günümüzde farklı bir biçim altında yeniden karşımıza çıkan bir gerçeğe işaret eder.

Yeni/Tekno feodalizm
Üretim ilişkileri yok olmamış; dijitalleşerek daha karmaşık ve görünmez bir hâl almıştır. Emek üzerindeki bağımlılık çözülmemiş, yeni araçlar ve yeni biçimler üzerinden derinleşmiştir.
Tarihsel olarak hiçbir toplum üretim ilişkilerinden bağımsız var olamamıştır. Günümüzde değişen şey, üretim ilişkilerinin ortadan kalkması değil; dijital kapitalizm içinde yeniden biçimlenmesidir.
Tabii ki tarihsel süreç boyunca bu ilişkiler, her toplumun kendi koşullarına göre farklı biçimler aldı. Dönüşümler de her ülkede aynı zamanda ve aynı hızda gerçekleşmedi.
Feodal çağda köylü toprağa bağlıydı, efendisine vergi veriyordu.
Bugün işçi dijital platforma, çiftçi sözleşmeli tarıma, öğretmen puan sistemine, yazar algoritmaya bağlı.
Emek biçim değiştirdi ama zincir kaybolmadı; yalnızca görünmez hale geldi.
Artık kimse zorla çalıştırılmıyor; herkes kendi markası, kimliği, kanal hesabı için gönüllü biçimde sistemin dişlisi oluyor.
Eski feodaliteyi toprak bağlılığı,yenisini veri ve algoritma bağımlılığı belirliyor.
Bu yeni feodalizme benzer düzende emek, dijital çağın sermaye sahiplerine bağımlı kılınırken giderek yalnızlaştırılıyor.

Yeni krallar ve yeni kullar
Kolektif örgütlenme yerine bireysel rekabet geçerli oluyor.
Sendika yerini “puan sistemine”, sınıf dayanışması yerini “kişisel gelişime” bırakıyor.
Dolayısıyla “yeni emperyalizm”, yalnızca sömürü düzeni değil; aynı zamanda emeği bölme, izole etme ve görünmezleştirme rejimidir.
Bu yeni bağımlılık biçimi, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir dönüşümü de beraberinde getirir.
Emeğin bireyselleştiği ve parçalandığı bu düzende, kolektif irade zayıflar; yerini merkezileşmiş karar mekanizmalarına bırakır.
Böylece emek üzerindeki denetim, yalnızca üretim alanında değil, siyasal alanda da yoğunlaşır.
Bu yeni düzen için “yeni feodalizm”, “dijital derebeylik”, “tekno-feodal yapı” ya da “görünmez sermaye ağları” gibi farklı kavramlar kullanılabilir. Ancak bunların tümü, özünde “yeni emperyalizm”in farklı görünümleridir.
Bu durum, bir sonraki aşamada “post-demokratik bir hiyerarşinin” ortaya çıkmasına zemin hazırlar.

Yeni hiyerarşi
POST-DEMOKRATİK HİYERARŞİ
“Post-Demokrasi” “demokrasinin içinin boşaldığı hâl” anlamını karşılar. Yani, bu sistemde şekil vardır, içerik zayıftır.
“Hiyerarşi” ise güç eşit dağılmadığı, yukarıda az kişinin, aşağıda çoğunluğun bulunduğu durumdur.
“Post-demokratik hiyerarşi”, demokratik kurumların sürdüğü ama gerçek iktidarın yukarıda toplandığı, aşağıdakilerin ise etkisiz kaldığı sistemdir.
Yukarıda “kral, imparator, tek adam, oligarklar; aşağıda yığınlar…
Çağdaş düşünürler gelişmeleri dikkatle değerlendirir.

Yeni emperyalizmin her yerde gözleri var.
İngiliz siyaset sosyoloğu Colin Crouch’un “post-demokrasi” tanımı, çağın özünü ortaya koyar: seçimler sürer, kurumlar işler görünür; ancak gerçek iktidar giderek dar bir elitin elinde yoğunlaşır ve yurttaş, karar veren değil, sürece dahil edilen bir figüre indirgenir.
Bu durum, emeğin doğrudan üretimden uzaklaşıp kullanıcı davranışlarını yönlendiren dijital etkileşim (tıklama, beğenme, paylaşma, yorum yapma, ekranda kalma süresi, kaydırma hareketi, arama yapma) süreçlerine kaydırılmasına işaret eder.

(Colin Crouch)
Algoritmaların; yani veriyi işleyen ve kullanıcı davranışlarını analiz ederek hangi içeriğin, seçeneğin ya da eylemin öne çıkacağını belirleyen matematiksel kurallar bütününün çizdiği sınırlar içinde gerçekleşen etkileşimdir bu.
Bu tabloyu derinleştiren düşünsel yaklaşımlar da aynı yönü işaret eder.
Demokrasi, neoliberalizm ve iktidar ilişkileri üzerine çalışan ABD’li akademisyen Wendy Brown, neoliberalizmin—devletin rolünü azaltıp piyasa mantığını toplumsal hayatın tüm alanlarına yayan yaklaşımın—demokrasinin içeriğini piyasa değerleriyle aşındırdığını vurgular.
Çağdaş siyaset teorisi alanında çalışan, yine Amerikalı bir düşünür onan, Jodi Dean’e göre dijital çağda kamunun siyaset içinde olması, düşünsel üretimden çok anlık duygu akışları tarafından belirlenir.

(Byung-Chul Han)
Çağdaş toplumun en çok tartışılan düşünürlerinden biri olan Kore doğumlu Alman filozof Byung-Chul Han özgürlüğün bireyin kendi kendini denetlediği (psikopolitik) bir öz-sömürü biçimine dönüştüğüne işaret eder.
Yunanistanlı bir iktisatçı, siyasetçi ve düşünür Yanis Varoufakis ise bu yapının kullanıcıları, verilerini ve davranışlarını sürekli dijital platformlara sunan ve karşılığında gerçek bir mülkiyet ya da kontrol hakkı elde edemeyen “bulutun (şirketlerin kontrol ettiği siber hafızaların) serfleri”ne(eski bağımlı köylülerin yerine geçen kullanıcılara) çeviren bir tekno-feodal düzene evrildiğini savunur.
Bu çerçeve, 20. yüzyılın en önemli siyaset düşünürlerinden biri olan Alman doğumlu Amerikalı teorisyen Hannah Arendt’in uyarısıyla daha da netleşir: kamusal alan daraldıkça yurttaş, etkin özne olmaktan çıkar, izleyiciye dönüşür.

(Hannah Arendt)
Aynı dönüşüm, sistemin içinden de dile getirilmektedir; ABD’li bir iş insanı ve düşünür olan; veri analizi ve yapay zekâ alanında faaliyet gösteren “PalantirTechnologies”in kurucu ortaklarından ve CEO’su olan Alex Karp, teknoloji ile devletin birlikte hareket etmesi gerektiğini savunarak algoritmaların artık yalnızca araç değil, doğrudan iktidarın parçası haline geldiğini açıkça ortaya koyar.
Donald Trump, Vladamir Putin, Elon Musk, Jeff Bezos, Mark Zuckerberg, Sam Altman (Open AI), Larry Fink (Black Rock)— farklı coğrafyalarda ama aynı simgeyi taşırlar. Onlar post-demokratik krallar, imparatorlardır.

Dünyada trilyonlarca dolarlık sermaye akışını yöneten modern finans aristokrasisinin sembol figürlerinden biri: Black Rock CEO’su ABD’li Larry Fink.
Kitleler, üretici değil, seyirci; yurttaş değil, takipçi konumuna itilmiştir.
Bu düzende emek de edilgenleştirilir.
Siyasette temsil, ekonomide veri temelli dijital platformlar, kültürde ise sahte katılım duygusu öne çıkarılır.
İnsan kendini sürecin parçası sanırken, kararlar çoktan görünmez algoritmalar ve güç odakları tarafından şekillendirilmiştir.
Böylece emeğin gerçek kurucu rolü giderek silikleştirilir.

Kuklacı ve kuklalar
YENİ EMPERYALİZM
Bugünün dünyasında sömürü, birden fazla düzeyde ve iç içe geçmiş biçimde işler.
Fiziksel emek hâlâ fabrikanın, tarlanın ve hizmet sektörünün temelini oluştururken; dijital emek veri üretimi, içerik oluşturma ve dikkat ekonomisi üzerinden görünmeden sürer.
Buna, etkileşim, beğeni ve kimlik üretimiyle şekillenen duygusal emek de eklenir.
Bu katmanlar birbirinden kopuk değil, aynı sistemin birbirine bağlı parçalarıdır.
Bir tarladaki üretici de bir kuryenin mobil uygulamaya bağımlılığı da bir ofis çalışanının ekran başında geçirdiği zaman da aynı zincirin parçasıdır:Artı-veri zinciri.
Bu sistem, emeğin ürettiği değeri yalnızca maddi üretim üzerinden değil, aynı zamanda veri ve davranış kalıpları üzerinden de toplar, işler ve yeniden dolaşıma sokar.
Böylece emek, üretimin ötesinde; izlenmesi ve ölçülmesi üzerinden sömürülür.
Klasik anlamda üretim sürecinde ortaya çıkan değer, dijital çağda veri biçiminde yeniden üretilir ve yeni birikim mekanizmalarının temelini oluşturur.

Digital kapitalizm
İNSAN: ÖZNE Mİ, NESNE Mİ?
Kurtuluş, yalnızca siyasal ya da ekonomik bir mesele değildir; aynı zamanda bir bilinç meselesidir.
Bugün bu bilinç, emeğin yeniden kendini fark etmesiyle ortaya çıkacaktır.
“Tam bağımsızlık” ilkesi, artık yalnızca sınırları değil; veriyi, üretimi ve karar mekanizmalarını da kapsar.
Bugün robotik üretim sistemleri, otomatik depolar, yapay zekâ destekli ağlar ve veri merkezleri; yalnızca teknik gelişmenin araçları değildir.
Bunlar aynı zamanda emeğin ritmini ölçen, insan davranışını izleyen ve üretim süreçlerini algoritmalar aracılığıyla yöneten yeni denetim mekanizmalarına dönüşmüştür.

Yeni insan mı?
Böylece “yeni emperyalizm”, yalnızca toprağı ve hammaddeleri değil; veriyi, zamanı ve insan emeğinin görünmez alanlarını da kontrol etmeye yönelmektedir.
Bu nedenle temel soru yeniden sorulmaktadır:
Veri kimin? Altyapı kimin? Algoritma kimin elinde?
Mülkiyet?
Emeğin yeniden özgürleşmesi;– algoritmaların şeffaflaşması,– üretim zincirlerinin adilleşmesi,– dijital emeğin görünür kılınmasıyla mümkündür.
Ama belki de daha temel bir soru ortadadır:
İnsan, kendi ürettiği sistemin öznesi midir, yoksa nesnesi mi?

Yeni toplum mu?
GELECEK?
Trump’a “imparator”, Putin’e “çar” deniyor;çünkü çağ, yeniden güçlü lider imgesini yüceltiyor.
Ama tarih gösterir:
Hiçbir iktidar, emek bilincine karşı sonsuza kadar dayanamaz.
Emperyalizm, kapitalizmin en yoğun ve en tehlikeli aşamasıdır.
Bağımsızlık, yalnızca toprağı değil;emeği, üretimi ve iradeyi korumaktır.
Bugün “yeni emperyalizm”, her şeyi veriye, her değeri sayıya, her insanı kullanıcıya dönüştürmek istiyor.
Bireyler bağımlı, bireyler tutsak! Görünmez kılınan bir bağımlılık ve tutsaklık bu.
Ama hâlâ bir güç var: Emek.

Türkiye’de Eskişehir’deki linyit madeninde haklarını almak için direnen işçiler. Nisan-2026
Çünkü insan, makineleşse bile anlam üretme kapasitesini kaybetmedi.
Gerçek özgürlük,emeğin yeniden insana dönmesiyle mümkün olacak.
Ve belki de çağımızın en devrimci eylemi: üretmekten çok düşünmek, tüketmekten çok sorgulamak ve görünmez emek zincirini fark edip birlikte kırmaktır.

Avrupa’da gücünü gösteren emekçiler.20.yüzyıl
Çünkü mesele artık yalnızca nasıl yaşadığımız ya da nasıl yaşayacağımız değil; kimin için yaşadığımızdır.
Ve belki de asıl soru hâlâ aynı:
Quo Vadis? Nereye gidiyoruz?
Sefa Taşkın
03.05.2026
Karşıyaka/İzmir
Çok Okunanlar
Bursa'da genç avukatı katleden saldırganın ifadesi ortaya çıktı
İranlı komutan uyardı
Cem Küçük'ten sipariş kulis itirafı
Kadın avukat cinayetinde 5 kişi tutuklandı
TBB'den avukatlara yönelik sosyal medya izleme merkezi
'Başmüzakereci' kimle neyi müzakere edecek?!
Yeni emperyalizm-1: Dijital dünyanın gölgesinde yeni krallar, imparatorlar
Yuan’ın önündeki engel Washington değil Pekin
‘Taksim dışındaki tüm meydanları reddediyoruz’
Süleyman Soylu'nun eski tarihli Amedspor sözleri gündem oldu